25 Ağustos 2014 Pazartesi

derniere dance

sanki yirmi gün sonra ceketini alıp gidecek olan ben değilmişim de okulunu yeni bitirmiş, işe hevesli yeni yetme bir delikanlı gibi hummalı bir şekilde çalışıyorum iki haftadır. ibrahim tatlıses şarkısı gibiyim. o eski halimden eser yok şimdi. onbeş dakika çalışıp yarım saat pencereden kuşları izleyip türlü hayaller kuran adam gitmiş, yerine son derece işkolik, mesleğine ve işyerine aşık bir adam gelmiş sanki. halbuki ikisi de benim. şaşırmıyorum. sanıyorum iki nedenden dolayı bunu yapıyorum. ilki, arkamdan konuşulmasından hiç haz etmem. ikincisi de çalışmak unutturuyor gerçekten. en azından bir süreliğine.

aslına bakılırsa sıradan hayatım çok değişmiş değil. her zamanki gibi sabah işe gidiyorum akşam eve dönüyorum. her pazar sabahı önce market alışverişine sonra da kadıköy'e, sözde kahve içmeye gidiyorum. aynı tarz filmleri izleyip aynı tür kitapları okuyorum. yenisini bulana kadar hep aynı fransızca şarkıları dinliyorum. işe gidip gelirken, markette alışveriş yaparken hep aynı yüzleri görüyorum. garip bir şekilde iş arkadaşlarım değişiyor ama yol arkadaşlarım değişmiyor. her şeye alıştığı gibi buna da alışıyor insan.

oysa benim gibiler için imkansız olmasına rağmen uzun yıllar başka türlü bir hayatımın olabileceğini hayal ettim hep. gerçeklerden kaçtım. yüzleşmek zorunda kaldığımda ise en yakınlarımı suçladım. haklı olduğum taraflar çok olsa da olan olmuş, ölen ölmüştü. bunu anladığımda otuzüç yaşındaydım. çırpınmak faydasızdı. uzunca bir süre elimden kayıp giden hayatım için üzüldüm. galiba biraz da acıdım kendime. sonra işte bekir'i tanıdım. önce kader'i sonra masumiyet'i izledim. meğer izleme sıralamam yanlışmış masumiyet kader'den önce çekilmiş. olsun sonuç tek ve aynıydı. kaderimiz belliydi ve eğip başını usul usul yürümekten başka şansımız yoktu...

o günden sonra mesela daha az görüşür oldum etrafımdakilerle. 
az sayıdaki dostlarımın sayısını biraz daha azalttım. artık onbeşte bir her pazartesi anneme gidiyorum.  zaman zaman incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden maraza çıkarsa da aramız fena değil. fiziğimden ötürü hep babama benzetirler beni ama ben huysuzluğumdan ötürü kime benzediğimi çok iyi biliyorum. "ben yaşlanınca senin gibi olmayacağım " diyorum. önce sırtımda patlayan terliğin sesi sonra hüzünlü kahkahalar yankılanıyor babaocağında. beraber gülüyoruz. çay içiyoruz. bazen kederleniyoruz birbirimizden gizli. komşularını anlatıyor bana. beceriksiz olduğumu bildiği halde belki bir gün denerim diye erik ve vişne kompostosunun tarifini yapıyor sonra. benim anlatacak fazla bir şeyim olmadığı için erkenden uyuyor. 
kimseye anlatamadıklarımı oturup buraya yazıyorum ben de en sevdiğim şarkılar eşliğinde. 
şimdi mesela indila'dan   derniere dance   çalıyor. aslında iki gündür sadece bu şarkıyı dinliyorum. sanki sonsuza dek bu şarkıyı dinleyecekmişim gibi hem. 
öyle sevdim..