26 Nisan 2014 Cumartesi

la lune

yağmurlu bir cumartesi. işyerindeyim. küfrederek geldim işe yine. ama çalışmıyorum.  zaten yüzde elli olan performansım yerlerde sürünüyor son bir kaç aydır.  patron inatla kovmuyor. bir bildiği var demekki diyorum. lakin üşengeçlikten ben de yeni bir iş aramıyorum. oluruna bıraktım.
öte yandan değişiklik arıyorum oturduğum yerden. televizyondaki radyo kanallarını karıştırıyorum. her gün birini dinliyorum. eşantiyon not kağıtlarına belli belirsiz, anlamlı anlamsız şekiller çiziyorum. borsa analizlerini okuyorum. iddaa bültenlerini falan. ama ikisini de oynamıyorum. semt pazarındaki sade vatandaş gibi bakıyorum sadece. sonra masanın yönünü çeviriyorum. sırtımı bir cama bir boş duvara veriyorum. beğenmiyor eski haline getiriyorum. çay yerine kahve içiyorum. bazen de ıhlamur. olmuyor! çünkü biliyorum ki ihtiyacım olan daha büyük değişiklikler. ve yine biliyorum ki sonuçları da büyük olacak. lakin işte o büyük cesaret ben de yok..
şimdi radyo 4 de türk sanat musikisi dinliyorum. arada camdan dışarıya bakıyorum. uzaklara. en uzağa.. 
otobanı görüyorum. uzaklara gidenleri..
bir gün o gidenlerden biri olma umuduyla izliyorum onları.
hepsi içlerinde onlarca hikaye ile her gün batıdan doğuya, doğudan batıya gidiyorlar. irili ufaklı bir sürü araç. otomobiller, kamyonetler, yolcu otobüsleri hakiki ve kâmil koçlar, varanlar, ulusoylar, itimat turizmler falan. ve yük kamyonları elbet. her gün görüyorum onları. söyledim ya işyerinin cephesi otobana bakıyor çünkü...
her gün ve herbirinin ayrı hikayesini okuyorum bu asfalt şövalyelerinin.
bazen de kendi hikayemi okuyorum aralarında.
mesela ve bazen radyosunda sezen'in unuttun mu beni şarkısı çalarken gözleri dolan pazarlamacı sarışın da görüyorum hikayemi. bazen de çocuğunun özlemiyle yanıp tutuşan ama güneşliğindeki fotografıyla gözlerinin içi gülen tır şoföründe. ya da yolcu otobüsünde sait faik okuyup rock dinleyen üniversite öğrencisinde okuyorum hikayemi. 
ama en çok da  "satmışım bu dünyanın anasını bi daha mı gelcem lan" deyip sadece bir sırt çantasıyla kendini bilinmezliğe vuran özgür ruhları seviyorum. işte o zaman belki bir gün diyorum.
belki bir gün..
.