30 Aralık 2014 Salı

yeni mi yıl






candan erçetin - beklemeden

düşünce suçu

düşündüklerini yazmamak da düşünce suçuna girer mi?
sevdiğini
ama
kızdığını
lakin
özlediğini
fakat
çok
!
söylemek istediğim ne çok şey var oysa
kendime bile söyleyemediğim
ama sadece şarkılar
şarkılar geçiyor şimdi içimden
duyuyor musun
?
.
model-bir pazar kahvaltısı

28 Aralık 2014 Pazar

sevmeler cumhuriyetinde bir platonik güzelleme

şahsen ben sana öyle ulu orta, hem de dünyanın dilinde eskimiş ve üstelik tarihi bir yapım ekine ulanmış bir isimle hitap etmek yerine benim için ifade ettiğin her anlamda, her duyguda seslenmek isterim sevgilim!
mümkün olsa hepsini aynı anda ve aynı ses uyumunda bir çırpıda söylerim. lakin mümkün değil.
belki aynı anda söyleyemem ama yazabilirim.
çünkü sen...
evet çünkü sen; benim bu basit ve sıradan hayatımın geceleri yıldızı, gündüzleri güneşisin
izlediğim filmlerim, okuduğum kitaplarımsın
ve elbet dinlediğim müziksin. ama en çok da senle başlayan hayatımın introsusun.
sen çünkü .
yazma sebebim, kahvemde şekerim, aldığım nefesimsin
şiirimin yüklemi, hayatımın öznesisin
diyorum ki sevgilim; sen benim her şeyimsin.
çünkü ben;
dünyanın bildiğim ve bilmediğim tüm dillerinde, ulusal ve uluslarası tüm sularda ve dahi bütün kıta sahanlıklarında, ulaşılabilmiş ve ulaşılamamış tüm hava sahalarında, yerde ve gökte, yazda ve kışta, bütün fransızca şarkılarda, henüz adı konulmamış kitaplarda ve elbetteki en bağımsız avrupa filmlerinde ama en çok da şu devrik cümlelerimde seviyorum seni.
.

 indila - love story
.

27 Aralık 2014 Cumartesi

eksi sonsuz

bazen de işte tıpkı bu sabah gibi çok boktan olabiliyor hayat. kişisel gelişimciler böyle durumlarda önemli kararlar almaktan kaçının derler ya hani. ben de diyorum yazmasam mı acaba böyle vakitlerde? ama işte yazmadığımda çatlıyorum tam orta yerimden. keşke diyorum böyle zamanlarda hayat pessoa mı yoksa zarifoğlu mu okusam kararsızlığından öte olmasa. en büyük zorluğu böyle bir kararsız ikilem olsa diyorum. olmayacağını bile bile.  biliyorum ve kafanızın çok karıştığının farkındayım genç bayan ve siz çok sevgili bayım. bir gün öyle bir gün böyleyim. lakin ve inanın benim de kafam çok karışık. hayır unutmadım!. tam bir yıl önce şunu da söylemişliğim vardır bir belediye otobüsünün en ön koltuğunda; bu kafam karışık klişesini aklı başında hiç bir kadın yemiyor artık bayım. hâlâ aynı fikirdeyim fakat sizi temin ederim ki kafam ve kalbim gerçekten çok karışık sayın bayım. tek kurtuluş gitmek gibi gözüküyor. lakin onu da götüm yemiyor ne yalan söyleyim. ama işte umut fakirin ekmeği şu hayatta en sevdiğim ikinci klişedir. birincisi mi? şaka yapıyor olmasın dostum!
.
sting - englishman in newyork

26 Aralık 2014 Cuma

kırmızı başlıklı kız

daha önce yapmadığım şeyleri yapıyorum. çayı kahveyi şekersiz içmenin, nefret ettiğim bamyayı iştahla yemenin dışında hiç haz etmediğim kalabalıkların içine atıyorum artık kendimi. hani şu literatürün sosyalleşme dediği şeylerden bahsediyorum. şimdi mesela ata isimli bir şehrin asortik bir cafe hanesinde arkadaşımı bekliyorum ki beraber sosyalleşeceğimiz mekana gidelim. böyle manasızca beklemek normalde çok sıkıcı. lakin tüm ara sokakların tek bir ana caddeye çıktığı gibi tüm düşünce ve eylemlerim artık sana çıktığı için dert edinmiyorum hiç bir şeyi.
bekliyorum... sadece.
benle beraber üç müşteri ve bir de aypediyle iddia oynayan cafenin patronuyla içerde oturuyoruz. sigara içilen bölümde ise iki çift sevgili ilişkilerinin geleceğini konuşuyorlar. hepi topu bu kadar insanız. sanırım sekizden sonra hareketleniyor burası. daha önce hiç gelmediğim bir yer. yüzküsür ekranlı led tv de love songs başlıklı bir müzik programı sergilenirken kulağımda adele love song diyor tam şu anda. masum bir tesadüf. hayat dediğimiz şey de aslında böyle minik tesadüflerden ibaret bana kalırsa..
misal o günkü geniş katılımlı toplantıda yanıma oturmasaydın seni hiç tanımayacak, gözlerin vasıtasıyle ruhunu okuyamayacak ve dolayısı ile sana aşık olamayacaktım. tabi senin bundan haberin yok ama. olsun..
hayat diyorum bazen on numara...
..



25 Aralık 2014 Perşembe

amorti

bir saat önce içtiğim sigaranın iğrenç tadı var şimdi kursağımda . tiksiniyorum bu duygudan ve bunu yapmamdan. bir de yazamamaktan. evet eskisi gibi yazamıyorum artık. tükeniyorum.
beni oyalayan, elimde kalan tek ilacın da yavaş yavaş tükendiğini hissetmek midemi bulandırıyor. oysa ölesiye yazmak, durmaksızın kusmak isterken içimdekileri cümlelerimi yutan, elimi bağlayan, düşüncelerimi hapseden gizli bir güçle boğuşuyorum. nedir gerçekten bilmiyorum. aslında çok da umrumda değil sebebi. tek derdim yazabilmek çünkü. ama işte böyle çok yazmak isterken yazamamak, tıkanıp kalmak, düğümlenmek var ya? işte bu acı verici. sanki gizli bir el kalbimi avuçlayıp sıkıyor ama ben boğazım sıkılmış gibi nefessiz hissediyorum.

dün akşamüstü gittiğim cafedeydim yine. isminin necdet olduğunu sonradan öğrendiğim garson, adeta aşkından kül olan aşığın tutkusuyla istediğim kağıt ve kalemi getirdikten hemen sonra
başladı her şey.  ilk o zaman yazamadım. oysa içimden taşanları kağıda dökmek için yanıp tutuşuyordum. dün başta benim olmak üzere tüm müşterilerin peşinde dolaşan sırnaşık kediyi tekrar gördüm ilk cümlemi yazmaya hazırlanırken. yalvaran bakışlarından bir şey kaybetmemişti. sanki beni tanıyıp da yanıma gelmiş ve dünden beri nasılsın der gibi öyle dikkatli bakıyordu gözümün içine. yahut bir şey anlatmak ister gibi. abartısız bir kaç dakika, öyle liseli aşıklar gibi bakıştık. ama birbirimiz için elimizden hiç bir şey gelmiyordu. belki o an için dünyada beni anlayan tek varlık oydu. belki de karnını doyurmanın peşindeydi. bense hislerimi.
bilemiyorum.
söylemiştim; hiç bir şey bilmeyen, hayatta doğru dürüst bir izi olmayan sıradan yaşam süren sıradan biriyim. tıpkı geçen akşam öylesine izlemeye başlayıp beni içine çeken filmdeki mali denetmen jonathan gibiyim. ve bazen silinmiş hissediyorum kendimi. enteresandı. bu mesleği yapanların ortak özelliği bu muydu gerçekten? yoksa o da hayatın sallama tesadüflerinden biri miydi sadece?
düzenli bir iş. çok sevgili rakamlar. her daim dakik bir yaşam. hep bir nizam, hep bir intizam. geçmişte yaşanılan yoklukları ve zorlukları aşıp refaha erme. geçmişin kıymetini bilip aşırılıklardan sakınma adına çoğu zaman başkalarının yönlendirdiği ve çizdiği sınırların dışına taşmadan tek düze, sıradan bir hayatı devam ettirmek zorunda kalmak.
bazen her şeyi bırakıp dışarıyı, insanları seyrediyorum. hayatı görüyorum. kusursuzca yanımdan geçip giden. ama sonra benimle aynı şekilde hayatı sadece seyredenleri görüyordum. kimi farkındaydı bunun kimi de nasıl bir çıkmazın içinde olduğunu anlamaya çalışıyordu sanki. ama hepsinin, hepimizin ortak yönü bir vardı. bakışlarımızla, oturuşumuzla, yürüyüşümüzle, sigarayı daha bir derinden çekişimizle adeta mutsuzluk kıvılcımları saçıyorduk etrafa.
işte bakın bir küçük kız - ki parkın en neşeli insanı o'dur diye yemin edebilirim- bir anne ve muhtemelen bir anneanne yürüyüşe çıkmışlar. ortadaki genç anne pek bir düşünceli. sert, memnuniyetsiz bir yüzü var. aslında buraya oturduğumdan beri çocuk arabalarıyla geçen diğer genç annelerinkinden pek bir farkı yoktu o soğuk ve mutsuz ifadesinin. çocuğuna bakıp keyifle gülenini görmedim daha. arabalarını sanki bir taş ocağındaki esirmişcesine mutsuz itiyor, zoraki gidiyorlardı çocuklarının peşinden. mutsuzluk akıyordu yüzlerinden ve vücut dillerinden. sanırım mutsuz insanları yine en çabuk mutsuz insanlar anlıyor ve tanıyordu. oysa ben hepsini ilk kez görüyordum ömrümde. mutlu etmiyordu tabi onları öyle görmek. ama itiraf etmeliyim mutsuz da etmiyordu.
herkes bir şekilde peşindeydi mutluluğunun. kimilerine göre an'ı yaşamaktaydı mutluluğun tarifi. kimilerine göre özgür olmakta. kimilerine göre ise sayılamayacak kadar çok paradaydı.
söylenilene göre çok az kişi ulaşıyordu. ben bu huzursuz kişiliğimle asla ulaşamayacağımı anladığımda yıllar önceydi. yine de para seçeneğini işaretleyenlere selam ederek teklifsiz yanıma sokulup "yılbaşı bileti almaz mısın beyim"  diye soran piyangocıya kayıtsız kalamadım.
"sahte değil di mi bunlar" ikazımı yapıp kimliğini kontrol ettikten sonra bir çeyrek çektim şansıma. zeki alasya'nınkine benzer -metin akpınar mıydı yoksa- iğrenç sıralı bir bilet çekmişim.
"çıkmaz lan buna" dedim.
piyangocudan evvel o sırada boşları alan necdet güldü.
piyangocu "öyle deme abi şans bu, kime güleceği belli olmaz" dedi.
"hadi öyle olsun bakalım."

en son bileti ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. ama çok uzun zaman önceydi. rahmetli hayattaydı daha. demek ki onbir seneden fazla olmuş. sonuncu biletimi değil ama ilkini çok iyi hatırlıyorum. üç kardeşin üçünün şansına kendi elleri ile çektiği sonra eve geldiğinde bir piyangocu edasıyla kendi adımıza tekrar çektirdiği çeyrek biletlerdi. sanırım biradere bir amorti çıkmıştı sadece. gerçi hayatımız amortiden ibaretti ama mutluyduk. üç çocuklu ailenin ortancasıydım. zengin değildik. orta halli bile değildik. ama dedim ya mutluyduk kendi halimizde. sonra büyüdük ve dağıldık çil yavrusu gibi. iş, güç, mevki-makam sahibi olduk. n'olduk? ara'da kaldık. arafta kaldık. ne bu dünyanın ne öte dünyanın olduk. şarapnelin en öldürmeyen ama en can acıtan parçalarını sapladık yüreğimizin orta yerine. mutlu insanların hikayesi olmaz derler. hayır, vardı. inanılmaz güzellikte ve de çoğunluktaydı hem. şu an bir yerlerimi kanatıyor olmalarının nedeni o güzelliklere bir daha ulaşamayacağımı bilmemdir belki de. oysa şimdi bir amortimiz bile yok..

.

22 Aralık 2014 Pazartesi

serbest

biz seninle arka fonda vaya con dios çalarken oturup konuşmadık hiç.  
bir gün diyorum vaya con dios çalarken oturalım yine.  
konuşmasak da olur. 
gözlerimiz temas etsin eskisi gibi yeter. 
ondan sonra ölmek zaten serbest..
.





13 Aralık 2014 Cumartesi

ömür sayacı

insanları izliyorum. buradan çıktıktan hemen sonra unutacağım hal ve hareketlerini kaydediyorum gereksizce ve sessizce. çünkü yapacak daha iyi bir işim yok.  çay ya da kahve yerine portakal suyu içiyorum bu sefer. özel bir sebebi yok. içimden gelen şeyleri yapmayalı bir hayli olmuştu. buraya mesela yıllardır gelirim. hani dışarıdan baksan pek öyle ahım şahım bir özelliği görünmez. ama ben seviyorum bu dar sokağın şövalyesini. boş olduğu vakitler sokağı net gören asma kata otururum hep. işte şimdi yine buradayım. insanlar geçiyor kimi hızlı, kimi yavaş. kimi uzun, kimi kısa.  burada hiç sıkılmadan yüzyıllar boyu onları izleyebilirim gibi geliyor şimdi.  dükkanın önünde iki kadın boş masalardan hangisine oturacakları konusunda kararsızlar. iki ayrı uca gittiker önce. sonra güneş görmeyen bir masada karar kıldılar. ne yazık!
biz insanlar bilmiyoruz sanki güneşin kıymetini. bilhassa bu mevsimde. misal şu aşağıdaki kediler , dertsiz tasasız bol güneşliler. ne güzel..


bir kuşları kıskandım şu hayatta özgürce uçuşan. bir de aylak kedileri..
gerisi mesela ve hep teferruat..
.
iki eli dolu garson camdan kapıyı ayağı ile açıp gidiyor sipariş teslimine. onun boşalttığı alana leo beanheaker yakışıklılığında beyaz saçları ve siyah pardesüsü ile ellilerinin baharındaki bir adam giriyor. aynı anda dünyanın dört bir yanında kim bilir hangi olaylar cereyan ediyor ama benim için şu an en önemli olay garsonun ayak hareketi ile leo'nun savrulan pardesesü. dedim ya ötesi hep teferruat. 
etrafa pür dikkat kesilmeyle dikkat dağınıklığı arasında bir yerdeyim şimdi. karşı masama yirmibeşlerinde kıvırcık saçlı bir esmer kuruluyor. oturduğu gibi akıllı telefonuna yöneliyor bense gayri ihtiyari televizyona bakıyorum.  erzurumdaki winterfest'den bahsediyor haberde. hareketlilik dinmiyor. iki çocuklu iki ayrı çift oturuyor çapraz iki masama. aşağıya da genç bir kadın ve bir adam.insanlar geliyor, insanlar geçiyor. haftalar yine öyle. aylar ve yıllar hakeza.
bazen yeni badana yapılmış odanın kokusu gibidir hayat. kokudan rahatsız olursun. gitmek istersin. fakat gitmemek için sebeplerin daha çoktur. hem şikayet etmek çok kolaydırböyle durumlarda. bir şey yapmazsın değişim için. yaptığın tek şey sızlanmaktadır. ah tabi şarkılar iyi gelir her zaman. sonra filmler. bazen kitaplar. arada dostlarla muhabbet. günler geçer böylece. mevsimler de. yılları saymıyorum bile. al işte ikibinondört veda turlarına başlarken ikibinonbeş ramazan davulcusu gibi  dayandı kapımıza.. oysa ve sanki daha dün bindokuzyüzdoksandokuzdu. son tahlilde; ömür diyorum doktor, ömür çabuk geçiyor.

replikas - ömür sayacı
.

8 Aralık 2014 Pazartesi

bir yer var biliyorum

böyle bir yer olmalıydı bir gün yaşayacağım yer. ama tam olarak burası gibi değil. buradan daha küçük, daha sakin. kalabalık olmayan ama bir köşesi mutlaka denize temas eden, küçük bir yer. burası gibi soğuk olabilir önemli değil. yeter ki o deniz, o yosun kokusunu duyumsamalıyım. sahil kenarına sıralanmış kahverengiye boyalı, yaşlı ve yorgun banklarına oturup dalgaların dansını izleyebilmeliyim. bazen de günbatımını ve uyanabildiğim vakitlerde gündoğumunu seyretmeliyim telaşsız, sakin. sonra gelen geçenin ve elbetteki sıcak, yardımsever esnafının hikayesini yazabilmeliyim. insanları az ama öz olsun mesela. ben hepsini tanıyabileyim. yolda karşılaştığımızda içtenlikle selamlayıp hal ve hatırlarını sorabilmeliyim. balığımı hep o küçük balıkçıda yiyip kahvemi de köşedeki o mütevazı ocakta içebilmeliyim. zaman zaman memleketi ve beşiktaşımı kurtarabildiğim bir iki de laf cambazı buldum mu değmeyin keyfime! böyle bir yer. ama küçük. ama sakin. fakat yosun kokan. lakin insanı olan. bir yer... bir gün...
.
candan erçetin - hafif
.

6 Aralık 2014 Cumartesi

altı aralık

eskiden kendime verdiğim sözleri tutmazdım. şimdi başkalarına verdiğim sözleri de tutmamaya başladım. eskisinden daha çok yalan söylüyor, daha çok küfrediyorum artık. giderek ben olmaktan çıkıyorum. beni ben yapan özelliklerimi, babamdan miras kalan hasletleri elbiselerimi çıkarır gibi birer birer atıyorum üzerimden. iyilik ve iyi niyet üzerine ne söyleniyorsa tersini yapıyorum.  samimi gelmiyor artık hiç bir şey , hiç bir insan.
misal şimdilerde anlaşılmaya , anlamaya çalışmak çok yorucu ve bana sorarsan çok da gereksiz. konuşmak, hal ve beyanatlarda, bu dünyada karşılığı olmayan taahhütlerde bulunmak hep beyhude hareketler. oysa ve bana kalırsa ; iki çift gözün sessizce konuşup anlaşması tüm anlamların üzerindedir bu yeryüzü aritmetiğinde.
şu son iki haftadır mesela bir kabuğu zorluyorum kırmak için. ama korkuyorum da!  kabuğun dışındaki hayat ya şimdikinden daha kötüyse? 
bilemezsin. bilemem. bilemeyiz...
ama şunu biliyorum sevgilim. bu kabuğu kırmazsam şayet sana asla ulaşamam. ve sana ulaşamazsam zaten yaşamanın bir manası yok. bugüne kadar beni hayatta tutan yegâne şey sana ulaşma umudum, şu sefil ömrümdeki tek gerçek mutluluğum hiç tanımadığım sana kavuşma hayalim çünkü yıllardır. dürüst olmak gerekirse kısa süreli, geçici mutluluklar yaşadım şu son zamanlarda. ama bunların gerçek olmadığını bilecek kadar da büyüdüm artık. bu suni mutluluk gazları ile insanların bir sosyal projeden diğerine keklik gibi sektiklerini, çözülmesi güç bir fizik yahut matematik problemi gibi hesaplar yaptıkları ama öte yandan janjanlı hitaplardan taviz vermedikleri aşk aktivitelerini hayretler içinde izliyorum. bilmesem görmesem yaptıklarını inanabilirdim belki samimiyetlerine.
umrumda değil ama şimdi ne dünya ne feza. ne de gayrisafi milli hasıla. ille de sen ille de ben. sadece biz. gerisi hep teferruat sevgilim. hep teferruat..
.
irem - hayalet sevgilim

5 Aralık 2014 Cuma

mademoiselle'e mektuplar-2

uzunçayırı geçip ulubatlı hasan gibi istanbul'un çamlıca sırtlarına dayandığımda saat ondörtotuzu gösteriyordu. yağmur bütün klişelere nazire yaparcasına bardaktan boşanıyordu. ve trafik orda durmuştu. vaktim çoktu. acelem yoktu. belki de o yüzden hayatımda hiç sinirlenmediğim, sabırsızlığıma yenik düşmediğim dahası adım adım ilerleyen sol şeritten şeritimi bir kez olsun değiştirmeden sekiz dakikalık yolu bir saat onbeş dakikada aldım. boşluklarda aracın radyosunda kayıtlı altı adet radyoyu tek tek dolaştım. ayrı ayrı tüm istasyonları sevsem de torpidoda uyuyan duman'ı uyandırdım. ağır aksak ilerleyen trafikte kah onlara ritim tuttum kah dışarıyı izledim. arada yarım metre ilerliyorduk. şikayetçi değildim. ta ki aydınlatma direklerinin tam ortasına konmuş lila renkli çiçekleri görene kadar. ne sevindim ne üzüldüm ama şaşırdım. hani daha çok kuş yuvasına benzettim. ilkbahar olsa belediyenin kuşlara amme hizmeti diyeceğim ama bu karda kışta çok dayanacaklarını sanmıyorum. sağ taraf ama çamlıca. hâlâ güzel ve hâlâ yeşil. silüeti bozan çirkin antenlerini görmediğime ayrıca sevindim. bu şekilde yağan yağmurla birlikte çamlıcadan boğaziçine aktık yorgun ve ağır bir savaşçı gibi. köprü ve sonrasında biraz olsun hızlandıysak da mecidiyeköy girişi istanbul gerçeğimizi bir kez daha vurdu yüzümüze. hoop hemşerim geçişler tek şeritten ve kontrollü dedi. eğdik yine boynumuzu, eyvallah dedik. toplantı binanıza vaktinden çok erken ve kazasız belasız ulaştıktan sonra harbiyeye dar attım kendimi. şöyle etraflıca, aylakça dolaşmayalı ne çok olmuştu buraları.  beş, on hayır hayır onbeş yıl. tam tamına onbeş yıl. yeni yetme bir ergenle aynı yaşta şişli-osmanbey-pangaltı hatsızlığım. poyraz sk, hidayet sokağı, dere sokağı. bir sürü sokak. eskiden de bilmezdim bu isimleri şimdi de bilmiyorum. ama şahsen tanıyorum! oturacak akıllı uslu ama caddeyi de gören köşe bir mekan bakarak ağır ağır ilerliyordum ki müthiş bir koku geldi arkamdan ve hızla beni geçti. hemen peşinden de kokunun sahibesi, düz sarı saçları omuzunda, kendinden emin hallarını da biryetmiş boyuna mütemmim cüz eylemiş,  mavi blucinli siyah montlu fransız güzeli girdi görüş alanıma. fransız olduğunu nerden mi biliyorum? ben öyle istiyorum çünkü. gözleri de maviydi üstelik der demez benim gözlerle birlikte van kedisini oluştururuz artık diye de salakça bir espri yaptım. yaptım evet. ben dahil kimse gülmedi. çünkü içimden yapmıştım. pek çoğu şeyi yaptığım gibi.
sonra işte bizim fransız güzeliyle üç yüz dört yüz metre, akan trafiğin tersine şişliye doğru yürüdük önlü arkalı. tam şişli camiinin kavşağından sola dönülen tenhada eğilip öpecektim ki çok şiddetli ve ardı arkası kesilmeyen korna sesi ile kendime geldim. önce sol şeritte önümdeki araçla üçyüz metrelik mesafeyi ve sonra arkamda çıldırmak üzere olan, garip hareketleri olan ticari taksi şoförünü gördüm. duman senden daha güzel şarkısını söylerken ben iki elimi teslim olmuş gibi havaya kaldırarak arkadakilerden özür diledim ve hızla olay yerinden uzaklaştım....

20 Kasım 2014 Perşembe

mademoiselle'e mektuplar-1

sevgili mademoiselle, tam sana yazmaya karar verdiğimde candan erçetin sıradaki şarkıyı kırık kalpleri dağlarcasına söylüyordu adeta. şarkı mı yazıyı tetikledi yoksa her güzel sese teşne olan yazma isteğim mi algıda seçicilik yaptı bilmiyorum. hem çok da önemli değil. çünkü yıllar sonra yine, yeniden sana yazıyor olmak güzel şey. ayakta yetmiş yolcu kontenjanının dörtte birinin doldugu belediye otobüsünün en şanslı, en mutlu yolcusu benim şu an şoför arkası bir numaralı koltukta. 
özgürüm. çünkü yazıyorum. 
ne ağır akan trafik, ne günün yorgunluğu ne de dünya ve ülke gündemi. hiç biriyle ilgilenmiyorum. hani bomba atsalar umurumda değil mademoiselle.. bomba atsalar.. zamanın ötesindeyim çünkü. yazıyorum...
bilirsin, sait faik az daha çıldırıyormuş yazmadığı için! samuel johnson yazmak için yaşamış, yaşamak için de yazmış mesela. bukowski'yi zaten biliyorsun hiç bir zaman huzur içinde yazamadı ama sıkı yazdı hep.
peki ya ben?
sanırım unutulmamak için yazıyorum. ekmel bey'in aksine bir iz bırakmak için, bu dünyadan bir mithad selim geçti desinler diye belki de. 
ama iyi ki yazıyorum mademoiselle. iyi ki..
acılarımı çünkü bir tek yazarken sevebiliyorum. hayallerimi keza, yazarken yaşıyorum. ve sadece yazarken anlıyorum kendimi. belki de bu yüzden anlaşılmak gibi bir kaygım yok yazmaya başladığımdan beri. ve yine bu sebeple samuel'e inancım tam. çünkü ben aslında ve sadece yazarken yaşıyorum mademoiselle. sadece yazarken. 
anlıyor musun?
.
ondokuz kasım 2014
istanbul

9 Kasım 2014 Pazar

beş vakit - 2

sabah
ben kurtulmak istedikçe o kırmızı görmüş boğa gibi üstüme üstüme geliyor. belki ekmel bey'i okumamış olsaydım bu kadar takılmazdım pazar günlerine. kendime bir kahve yaptım. bu sefer ne süt ne de şeker koydum içine. bu pazar farklı olsun istedim her şey. ne zamandır izlemediğim televizyonu açtım. vakit geçsin diye öylesine,  kanallar arasında dolaşırken trttürk'te gündem edebiyat diye bir programa denk geldim. daha doğrusu tarihi bir kaç binayı, eski istanbul tadındaki sokakları görünce beynim elime ani bir komut verdi. kumandayı koltuğa yavaşça bıraktım. programı izlemeye başladım. bir kadın mütemadiyen konuşuyordu. kitaplardan, kelimelerden, yazılardan bahsediyordu. fakat görüntü devamlı değişiyordu. bir süre sonra boş boş televizyona baktığımı ama kafamda başka şeyler dolaştığını farkettim. dün akşam kitaplığımda bulduğum kese kağıdı biçim ve rengindeki şu küçük spiralli defterlerimden birini "şiYirimsi" defteri yapmayı geçirdim aklımda. çünkü bu beyaz cama yazmayı o kadar da sevmiyorum artık. el yazılarımı özledim. kalemin kağıtla adeta sevişircesine olan birlikteliğinden çıkan o sessiz sesi özledim. sonra iki noktayı, de ve da eklerini ayrı yazmayı özledim. parmaklarım kopuncaya kadar ama aşkla ama sevgiyle ama muhabbetle yazmayı özledim. sonra o yazdığımı beyaz bir zarfa koyup postalamayı. ve nihayet beklemeyi özledim..

öğlen
pencereden sokağı izliyorum. sokak pazar normallerinde, sakin. tek tük insan geçiyor. saat öğleyi vurmasına rağmen çoğunluk uyumayı tercih ediyor. araba dahi geçmiyor. sokaktaki az sayıdaki insandan telaşla caddeye çıkmaya çalışan, şık giyimli, kadın ve adamlar belli ki pazar gezmesine gidiyorlar. cadde tarafından onların aksine ağır ve düşünceli adımlarla elinde farklı marketlerin poşetleriyle pazar alışverişinden geliyor bir kadın ve bir adam. birbirlerini görmüyorlar bile. kör bir bakışla, sanki uzaktan kumanda ediliyormuşcasına yürüyorlar. dışarıya çıkmaktan vazgeçiyorum o dakika..
karşı apartmandaki teyze, balkonunda çiçeği ile uğraşıyor. buradan çiçeği tarif etmek zor. gerçi görsem de bilemem sanırım. çünkü papatya ve gülden başka çiçek tanımam. bir de lale. kalanı ilkokul terk zihnimde. sanırım konuşuyor çiçekleriyle. bir yerde okumuştum. rivayet odur ki söylediklerinizi anlıyormuş bitkiler. ne güzel. keşke benim de böyle bir tutkum olabilseydi dedim içimden. keşke. belki bir sonraki hayata!..

ikindi
fikrimi değiştirdim. dışarıya çıktım. hava güzeldi. güneşliydi. ve biraz serindi. aslında tam istediğim gibiydi. lakin lanet olası pazardı işte. ve ben ne istediğimi bilmiyordum. uzunca bir süre yürüdükten sonra kalabalık bir cafeye oturdum. sanırım ömrümün en uzun kahvesini orada içtim. pazar sevişgeni edasındaki pazar kahvecilerini, yoldan geçen araçları ve o araçların içindeki insanları izledim bir süre. sonra çok önemli bir iş yapıyormuşcasına, kâh elim çenemde düşünerek kâh kulağımdaki müziğe tempo tutarak dört sayfa yazı yazdım. -tekrar okudum da yazdıklarımı, lafı bile edilmeyecek, bi'boka yaramayan hayat kırıklıkları- tek bir sigara içtim. bolca iç çektim. şimdi o boka yaramayan notları buraya çeksem mi diye düşünüyorum. ama yok hayır yazmayacağım. kitap okur gibi izlediğim o güzel kumralı da!..

akşam
yapacak bir işim yoktu. oturdum taş-kağıt-makas'ın suzan defter hikayesini yeniden okudum. dolayısı ile ekmel beyi. ve suzan hanımı da. altını çizdiğim satırlara yenilerini ekledim. daha önceden çizdiklerimi yeniden kazıdım belleğime. sıkıntım azalacağı yerde daha da arttı. işte o zaman anladım sıkıntımın asıl nedenini.
ısrar etmenin bir faydası yoktu. bir anda  anlamsızlaşıyor işte her şey. buhar olup uçmak istiyorsun. bir sis bulutu gibi güneşe ulaşmak. hakkını veremiyorsun çünkü hiç bir şeyin.
ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. ama ve belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti o'na bu kelimeleri. iz bırakmak konusunda benim de ekmel bey'den bir farkım yok aslında. lakin olur da bir gün kaybolursam aniden sen beni unutma yine de. unutma!

yatsı
gitme vakti.
.




8 Kasım 2014 Cumartesi

beni bu güzel havalar mahvetti*

orhan veli'yi diyorum sevgilim, mahveden havalar sandığımız gibi gerçekten yaz-bahar havaları mıdır?
misal niye sarı yaprakların tel tel döküldüğü, hüznün nirvana yaptığı pastırma yazlı bir sonbahar havası yahut kar tanelerinin boşlukta raks ettiği bir kış havası değil de ille de güneşli, az bulutlu çiçek ve çilek kokulu ilk-bahar yaz ayları gelir aklımıza.
bilemiyorum sevgilim. bilemiyorum.
şayet geçmişe, istediğin bir tarihi kişiliğe gitme hakkın var deseler hiç düşünmeden orhan veli, 1941 derim bu kutsal yanıtı almak için. lakin yine de emin değilim bundan. düşünmek gerekebilir. zira sait faik var beri yanda. ikisinin de aynı mekanda olduğu bir anı denk getirebilirsek bu havaların bir anlamı olur belki.
ve işte bugünlerde, böyle sonbaharla karışık kış aylarında, işi gücü,  istanbul keşmekeşini, trafiği hatta insanoğlunun çiğliğini hatta hatta insanlığımı ve dahi kendimi, dahası dünyayı unuttuğum havalarda diyorum.  çok zorlu ama aylaklığı azdıran, romantizmi çağlatan havalardan bahsediyorum sevgilim.
bu havalar, ne güzel havalardır.
diyorum ki orhan veli'ye o şiiri yazdıran havalar da böyle soğuk ve yağmurlu en olmadı kış güneşinin baba şefkatiyle gülümsediği havalardır bana sorarsan. düşün bana bile yazdırıyor bu güzel havalar! ki şiir yazamam, beceremem. bunu en iyi sen bilirsin.  ama ve yine en çok böyle havalarda tütün ister canım. keza tuzu şekeri ekmeği almayı da bu soğuk ve yağmurlu havalarda unuturum yalan yok şimdi. ama bir tek , bir tek böyle havalarda aşık olmadım üstadın aksine. çünkü ve zira dört mevsim, on iki ay, üçyüzaltmışbeşgün hep sana aşığım sevgilim. sadece sana nüksederim ben böyle havalarda...
.
alpay - anlatamıyorum


6 Kasım 2014 Perşembe

kartpostal yazıları - mutluluk


cemal süreya; " mutluluğun kahvaltıyla ilgisi olmalı" demiş. olabilir, kendi görüşüdür,  saygı duyarım. ama bana sorarsanız bayım mutluluğun bizatihi kendisi ; şu tepemde ışıldayan kış güneşidir.
şimdi mesela; bu varoş cafede  ispanyol ezgileri eşliğinde güneşe karşı kurulmuş kahvemi yudumlarken nazım hikmet gelse ve dese ki;

" bana mutluluğun tarifini yapabilir misin mithad selim efendi?"

derim ki o'na ;

-gölge etme başka ihsan istemem ey büyük şair, gölge etme..
..
eleni karaindrou - sonsuzluk ve bir gün

4 Kasım 2014 Salı

böyle derde neyler hekim

bir kalbiniz vardır onu tanıyınız
bir şehir kadar kalabalıktır bazıları

bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
konuşurlar
isterler
susarlar
                cahit zarifoğlu

işe gitmedim. aile hekimimize gittim bu sabah. kapının üstündeki ışıklı tabela adımı yazıp içeri girdiğimde saat tam dokuzu beş geçiyordu ve kafamda selvi boylum al yazmalım'ın enstrümantal müziği çalıyordu.
gide gele artık aile olduğumuz için hekimim sâfinaz hanım  hoş beş etmeden direk konuya girdi. kafasını önündeki bilgisayardan kaldırmadan sordu.
-neyiniz var mithad?
-aslında grip ama kalbim çok ağrıyor ve de çok üşüyor doktor.
ani bir hareketle yüzünü bana döndü, başını hafif öne eğip siyah kemik gözlüklerinin üstünden şöyle bir süzdü önce beni. sonra iki narin eliyle masadan kuvvet alıp tekerlekli koltuğunu geriye doğru kaydırdı. sakin adımlarla yanıma geldi ve
-önce bir ateşine bakalım dedi.
ateşime baktı, tansiyonumu ölçtü, sırtımı dinledi. hiç bir şey söylemedi. ben de sormadım.
masasına gidip tahta dondurma kaşığına benzer bir aletle yanıma döndü.
-ağzınızı kocaman açın mithad dedi
kocaman açtım.
hmm.hmmm.cık cık cık. diyerek başını iki yana salladı. tahta kaşığı kenara bıraktı. ince, beyaz lastik eldivenlerini giydi.
-kocaman açın. AAAAA deyin
bi daha kocaman açtım ağzımı.
sağ elini ağzımdan içeri soktu. sol tarafıma indi. kalbimi avuçladı ve yavaşça çıkardı. beyoğlu'nun ara sokaklarındaki meşhur kahve falcıları gibi incelemeye başladı kalbimi. ve neden sonra;
-çok hoyrat kullanmışsın kalbini. aşırı hız yapmışsın. üstelik hiç yerinde durmamış gibi. üzgünüm ama ikinci el piyasası bile yok. kimse almaz artık bu kalbi. 
bunu duyar duymaz 
-o zaman bana müsaade doktor dedim
- dur nereye gidiyorsun ?
- gidip biraz zarifoğlu okuyacağım
-ama kalbin?
- sen de kalsın. zaten hiç benim olmadı ki şerefsizz..
.
hayat neden şekil yapıyor - F.D.

27 Ekim 2014 Pazartesi

sıradan, gereksiz, uzun bir gün

duvardaki saatli maarifin yaprağına göre bugün benim doğum günüm. üstelik telefonuma düşen banka ve meslek odası mesajları, en nihayetinde mavi renkli plastik kimlik kartım bu gerçeği doğruluyor. ve tabi ki sevgili arkadaşlarım.  bu nazik insanların bir kısmı bu tarz sonradan icatlarla aramın hiç iyi olmadığını bilirler. bazıları bilmez. sorun değil. aşmam ve yaşamam gereken daha ciddi sorunlarım var çünkü.
oysa bu yaşıma değin aklımda kalan doğum günü kutlaması bir elin parmak sayısını geçmez. 
ilki mesela oniki günlük kariyerimin oldugu yabancı ortaklı bir şirkette israilli bir genel müdürün organizasyonunda gerçekleşmişti. benim için ne denli zor olduğunu anlatamam. zira konuşurken yazarken olduğu kadar rahat değilimdir ve o gün konuşma yapmak zorunda kalmıştım.
bir diğer sürpriz doğum günü kutlaması da bayrama denk gelen ve uzak yakın tüm aile fertlerinin bir arada oldugu zamandı. tabi biraderin nerde olduğunu sorduğum annem "pasta almaya gitti ağabeyinle sana süpriz mi ne yapacaklarmış " demese gerçekten çok büyük sürpriz olacaktı o gün benim için. 
yine bir seferinde edebi yönü güçlü bir arkadaşım doğum günümü iki dizeyle  erkenden kutlamak durumunda kalmıştı da onu hiç unutamamıştım. 
"vaktinden önce ya da sonra ne farkeder doğmuş olman yeterdemişti de çok hoşuma gitmişti bu jesti.
görüldüğü üzere hediyeden çok hal ve davranışlar daha çok etki ediyor bu karmaşık bünyeye. 
ama ve yine de itiraf etmeliyim ki bugüne kadar ki en güzel doğum günü hediyemi şimdi görüşemediğim ve hiç bir yerde bulamadığım güzel bir insan verdi seneler evvel. o güzel insan bana yine kendi yazılarımı verdi minik bir kitap haline getirerek. unutmadım. unutamam.
ve bugün. bu unutulmaz dogum günleri faslında bugünü de unutmayacağım. fakat bu sefer nedenini söylemeyeceğim. o da bende kalsın.....
.
şimdi bir yıl daha eklediğim şu yorgun ve sefil ömrüme dönüp baktığımda çok iyi şeyler söylemem mümkün değil maalesef. cumartesi gecesinden beri düşünüyorum aslında bunu. hatta bu yazdıklarımın temeli cumartesi gecesi menşeili. kolpa mı demişti hani ölünmüyor mutsuzluktan diye?  doğru demiş fakat eksik söylemiş. zira ölünmüyor belki ama ölmek çok isteniyor böyle anlarda. ama işte kimi benim gibi ya itikadını bahane ediyor ya da korkaklığını öne sürüyor, ölmüyor. ölemiyor.
benim babam doğum gününde öldü mesela. bunu da unutmadım hiç. o günden beri doğum günlerime ölüm günü gözüyle de bakıyorum artık. iki kardeşim, annem, babam hep ağustos doğumlular. bir tek ben ayrık otu gibi sonbahar mı kış mı olduğu belli olmayan bu karanlık günde doğdum. sevdim yine de. sevmeye çalıştım en azından. doğum günümü,  ekimi, sonbaharı ve kışı. en çok ama kış güneşini sevdim. fakat yoruldum artık. iyi olmaya çalışmaktan, kötü olmaktan kaçmaktan. sorumluluklardan, prangalardan, ezberlerden, yalanlardan, sırtımdaki yüklerden, ara'da kalmaktan. çünkü ne layıkıyla iyi olabildim bugüne değin ne de kötülüğün hakkını verebildim! aralarda gezinmekten bıktım artık. bilmem kaç milyar yaşındaki dünyadan bile yorgun hissediyorum şu an. anlat deseler anlatamam. öyle yorgunum..
 hem daha ne kadar yazar, daha ne kadar yaşarım bilmem. bilemem
 buhar olup uçmak, yok olmak  istiyor insan. bir sis bulutu gibi güneşe uzanmak diyorum şimdilerde kaç paradır bayım?


kompozisyon

giriş
-seni  seviyorum

gelişme
-seni hâlâ seviyorum

sonuç
-seni çok seviyorum

indila - derniere dance

13 Ekim 2014 Pazartesi

beş vakit

sabah
onlarca araç, yüzlerce insan her sabah aynı yöne, güneşe doğru ilerlemeye çalışıyoruz otoban trafiğinde. derdimiz, zorumuz ne bilmiyorum? hep aynı yerde sıkışıp kalıyoruz. beklerken kimi sigara içiyor, kimi kahvaltı ediyor, kimi de diğer araçtaki insanları ya da çevreyi izliyor. ben soğuktan büzüşen parmak uçlarımı ısıtmaya çalışıyorum. henüz ekimin onüçü olmasına rağmen kış erken indi bünyeme. kışın geldiğini büzüşen parmak uçlarımdan anlıyorum. sorun değil yıllardır alıştım buna. tıp da çaresini bulamadı zaten. hem bu tür soğuma ve üşümelere alışıyor da insan kalbinin soğumasına bir türlü alışamıyor. anılarının birer birer hafızasından silinmesine anlam veremiyor. zor geliyor alışmak sevmekten böyle anlarda. düşünüyorum, düşünüyorum yine. çok düşünüyorum. fakat çıkamıyorum işin içinden. sonra işte bu yazıp çizme işleri de saçma, anlamsız geliyor bazen. yaşamak gibi! telefonumun birbirine dolanmış ve bir türlü açılmayan kulaklığı gibi karmakarışığım bugünlerde. ne yapacağım? bilmiyorum..

öğlen
burada işe başladığımdan beri öğle yemeği için ilk kez bugün dışarı çıktım. ne zamandır gözüme kestirdiğim bir lokantaya gelip oturdum. nezih bir yere benziyor. garsonları ilgili ve de saygılı. şu an için tek müşterisi benim. nilüfer şarkıları çalıyorlar. en çok bu hoşuma gidiyor sanırım. "dünya dönüyor sen ne dersen de" diyor nilüfer o billur sesiyle. allah için çok da güzel söylüyor. lakin bu şarkıyla birlikte yine bir düşüncedir alıyor beni. yemeği yarıda bırakıyorum. çay söylüyorum. yanında sigara hiç fena olmazdı diye düşünüyorum. ama yanımda sigara yok. biliyorum istesem bulup getirir bu son derece kibar garson. ama ve sanırım utanıyorum istemeye. onun yerine hesabı istiyorum...


ikindi
penceremin kenarına konan küçük, sevimli kuşları izliyorum bir süredir. ama ben asıl yükseklerde kâh süzülüp kâh pike yapan o beyaz kuşlara öykünüyorum. kıskanıyorum onları. onlar gibi olmak , uçup gitmek istiyorum. uçup gitmek...

akşam

üç yıl önce sezen şarkılarından yaptığım listeyi dinliyorum şimdi. annem karadayı seyrettiğini sanıyor ama oturduğu koltukta uyuyor. son zamanlarda çok üzdüm o'nu. bir bakıma özür ziyaretine geldim bu akşam. ama ve sanki özür dileyen kendisiymiş gibi en sevdiğim yemekleri yapmış yine. yemekten sonra çay içip lafladık biraz. şu hayatta keyif alarak yaptığım çok az şeyden biri son sekiz yıldır. eskiden yapmazdık hiç. hatta hiç konuşmazdık. babamın ölümünden sonra  bazen susarak ve bazen kısa cümlerle ama mutlaka eskisinden çok konuşuyoruz. babamla da konuşmazdık hiç. ama allah biliyor ya ben en çok babamı sevdim.
ama bir kez olsun seni seviyorum diyemedim dünya sözüyle.
o da bana demedi bir kez olsun. fakat ikimizde biliyorduk birbirimizi sevdiğimizi. hayat işte bazen çok acımasız. ikinci şansı ne hak edene ne de etmeyene, hiç kimseye vermiyor. sevdiğini söylemeye, sıkıca sarılmaya geç kalmamalı insan...

yatsı
seni düşünüyorum..

.

12 Ekim 2014 Pazar

mademoiselle'e mektup

el yazısı ile kaleme alınmış mektup göndermeyeli ne çok oldu?
aslında mesele mektup yazmak değil de mektup yazmaya değer doğru  insanı bulmak ve kaybetmemek sanırım sevgili mademoiselle. yoksa satırlarca, sayfalarca yazıp da şişeler dolusu mektubu marmara'ya, ege'ye salmışlığım çoktur..
şimdi mesela o kadar çok , ama o kadar çok doluyum ki roman kalınlığında mektup yazsam kâfi gelmeyebilir. ama ve hani şu amerikan filmlerinde dedikleri gibi  "artık her şey için çok geç" olmuş olabilir mi? bilemiyorum..
.
orhan veli'nin nahit hanım'a yazdığı mektupları okudum geçen yaz. ahmed arif'in leyla erbil'e yazdıklarına da şöyle bir baktım. ve şimdi kafka'nın milena'ya yazdıkları duruyor masamın üzerinde.
 hayır mademoiselle, hayır!
o müstehzi gülüşünüzün ardına sakladığınız düşünceleriniz gibi değil gerçek.
anlaşılmak yahut okunmak değil salt mesele. yaşamak mademoiselle , ya-şa-mak!
bilmem anlatabiliyor muyum?
.
çünkü çok sevgili mademoiselle; hüznümüz gözlerimizden çok dinlediğimiz şarkılarda ele veriyor artık kendini. sadık haklıydı, hep haklıydı! iyiler, güzeller de bu şarkılar içimizden bir şeyler götürüyorlar her seferinde. yine de ve her şeye rağmen şarkıları tekrar ve tekrar sevmek istiyorum. fakat işte bir şeyler eksik gibi.
sonbahardandır diyor arkadaşlarım.
ama hayır! ne baharın ne de şarkıların suçu yok aslında.
eşgalsiziz sadece bu son-bahar yağmurlarında. sessiz ve kimsesiz değil de hani yalnızız daha çok yeni cami meydanında. yaNlız olamayacak kadar yaLnışız üstelik.
cümlelerimiz dilimize, kalbimiz eylüle karışmışcasına dağınık ve hüzünbazız kaç zamandır. oysa bak eylül geçti sıra ekimde ve sonra kasımda. ömür diyorum mademoiselle işte böyle geçiyor hiç bir şey anlamadan ve bizden habersiz. hem artık birbirimizi kandırmanın da bir  manası yok.
bir kaç gündür  buralarda, hem de bu kış ortasında esen yaz-bahar havasına aldanmayalım. bu yakası açık ve kısa kollu ilk-yaz cümleleriyle mutluymuş gibi yapmak bu ruha iki beden büyük geliyor.
hayır elbette ki rol yapmıyoruz ama hayat sahnesinden rol çaldığımız gün gibi aşikâr.
sahici olalım o yüzden!
hani okulu kırardık eskiden, bilirsin.
sinema, tiyatro ve bazı beşiktaş maçları için.
o günler diyorum geri gelse mesela -mecazi olarak elbet-
misal, işi gücü siktiredip bostancı hareketle burgazada'ya kaçmak "kaç paradır" şimdilerde.
martılara simit atmak hakeza.
ve yine eskisi gibi rüzgarla konuşmak vapurun yan tarafında? saklambaç,kuka,leblebi tozu,ilk-okul aşkımızdan ve annelerimizin pencere önündeki vita tenekelerinde yetiştirdiği çiçeklerden bahsetmiyorum bile farkındaysan..
işte böyle basit ve kendimce hayallerim var günü birlik.
para dediğime bakıp yüzünü buruşturma hemen. mecaz dedik ya daha en başında. en kötü cinaslı kafiye olmadı ince bir tecahül-i arif yapma niyetimdeyim. ama bana sorarsan en güzeli hüsn-i ta'lil. bunu bari çok görme bana mademoiselle..  bunu bari..
çünkü ve zira parasız bir dünyadan öte bir hayat düşlüyorum. paranın geçmediği, maddenin hüküm sürmediği bir coğrafya, bir kıta sahanlığı mümkün müdür sence?
bence hâlâ mümkün.. ümidimi kaybetmek istemiyorum. en azından ve hani bu gerzekliklere çok fazla ihtiyaç duymayacağın bir meridyen aralığı olmalı..  kim bilir belki de orhan veli'nin bildiği fakat anlatamadığı yerdir orası! kim bilir..
en nihayetinde hepimizin gideceği yer aynı değil mi zaten sevgili mademoiselle. paralı ya da parasız!
.
son tahlilde sevgili mademoiselle; hayallerle yaşamak değil de hayallerinin ve umutlarının hâlâ yaşıyor olması güzel tabi insanın. 
.
ve bu akşamüstü diyorum ; şöyle uzunca bir mektup yazmalı. kuşlar bile kıskanmalı...
.

şarkısı : .zaza fournier- mademoiselle

filmi    : lake house

11 Ekim 2014 Cumartesi

söz mü?

oysa söz vermiştim kendime. artık yazmayacaktım. lakin yapamadım. hayır, sait faik gibi çıldırmaktan değil ölmekten korktum. çünkü sevgilim; yazmazsam ben ölürüm. bunu ikimizde istemeyiz öyle değil mi?
bunca yıl sonra anladım ki; şu hayattaki tek tutamağım yazmak benim. iyi veya kötü, saçma ya da mantıklı, ümitvar yahut karamsar ne şekilde olursa olsun nefes aldığımı hissediyorum yazarken.
tutabileceğim daha doğrusu tut-un-mayı çok istediğim başka sözler de verdim kendime dün gece üçü çeyrek geçe. belki sırf bu yüzden sabah işe gitmedim. "skerim lan işini, gücünü" dedim. dokuzbuçukta zor kalktım. hastayım da demedim. direk, bugün işe gelmiyorum dedim. zaten ayrılmama ne kaldı şunun şurasında. daha az kazanacağım belki ama daha çok aylaklık yapabileceğim. evet bazı kararlar aldım kendime ve hayatıma dair. hayır onları burada söyleyecek değilim elbet. ama güzel şeyler olmasını ümit ediyorum gelecekte. kabul ediyorum zor bir karakterim ve zor bir yaşamın içindeyim. tüm bunların içinde imkansız gibi görünse de yalın bir hayat istiyorum aylak adam timsali. tek istediğim bu. olur mu olmaz mı? göreceğiz.
hem oldu oldu, olmadı çay içer, zarifoğlu okur, sıla dinleriz..

sıla-oluruna bırak

8 Ekim 2014 Çarşamba

7 Ekim 2014 Salı

kış çayı

hani olur ya bazen zaman hiç akmasın, olduğu gibi hatta sonsuza kadar dursun istersin. bazı durumlarda da ise tam tersini, zamanın hızla akıp geçmesini, eteğinde ne varsa alıp götürmesini istersin. işte şimdi o ters yandayım doktor.
.
az önce tesadüfen okuduğum bir cümlesinde "zamanı derin bir acıyla hissediyorum" diyordu pessoa.
sığamıyorum ben de hiç bir yere. eskiden evde geçirilecek uzun tatil günleri bulunmaz bir nimetti benim için. şimdi ise ne içeriye ne de dışarıya sığabiliyorum. çünkü zaman benden habersiz, benim istemediğim şekilde geçip gidiyor. istediğimi gerçekleştirecek cesaretim, istemediğime ise dayanacak gücüm yok. böyle boktan bir aralıktayım.
ne gidebiliyorum ne de kalabiliyorum.
çok denedim. olmadı...
her gün biraz daha azalıyorum... ama ve yine de pes etmemeye çalışıyorum. masumiyet'in bekir'ine kulak kabartıp yürümek istiyorum usul usul ve eskisi gibi..
.
misal sanki bugün pazarmış gibi tek şekerli kahve içiyorum. en iyi, en istikrarlı yaptığım şey çay-kahve içmek zaten. bir de joy fm'de ilk kez duyduğum, beni kendine aşık eden şarkıların adını yarım yamalak ingilizcemle öğrenmeye çabalıyorum eskiden olduğu gibi. ve yine okursam yazamamak, yazarsam okuyamamak gibi salakça huyum devam ediyor. bu sabah okuyamadığım, yarım bıraktığım kitaplara bakayım istedim. en sevdiğime üç sayfa dayanabildim. kalktım sabahın köründe kadıköy'e indim ben de. ayaklarım ezberlenmiş adımlarla sırasıyla sahaflara, balık çarşısına, antikacılara ve sakızgülü'ne götürdü beni. yorulmasaydım, daha doğrusu sıkılmasaydım çok daha fazla dolaştıracaklardı. bahariye'ye uğramadan döndüm ilk kez. eve dönmeden evvel özel karışım kış çayı yaptırdım kendime. beklerken aktarla ilginç olmayacak, sıradan bi'kaç kelam ettik. eli çok yavaştı. muhabbeti çekilmezdi. bu kış hasta olmamaya karar verdim.

candan erçetin-git

6 Ekim 2014 Pazartesi

teşrinievvel

bugün hâlâ bayram ve ben
yeni yaşıma günler kala saçma bir telaş içindeyim bu sabah
en sevdiğim kitaplarımı dizdim a'dan z'ye
en sevdiğim şarkıları dinledim sıla'dan sezen'e, zaz'dan tom waits'e
yine çok sevdiğim filmlerin unutulmaz repliklerini hatırladım bir bir
ve çok sevdiğim kadınları düşündüm ergenliğimden bu son yaşıma
çünkü bayım
ne vakit yeni bir yaş almaya yaklaşsam ve ekim sinsi sinsi yanan bir sigara gibi eksilmeye başlasa garip bir hüzün çöker üstüme
hemen kağıdı kalemi alır geçmişin hesabını görmeye niyetlenirim
lakin başlamadan daha kalemi bir yana, defteri öte yana fırlatırım ve
en edepsiz küfürleri savururum hem gelmişime hem geçmişime.
çünkü bayım
yusuf gibi yarım kalmış bir niyetim ben
yahut ekmel bey gibi sıradan hayatı sıkıntıdan ve mutsuzluktan ibaret olan faili meçhulum
.
çünkü bayım...
bayım beni dinliyor musunuz?
..
çünkü diyorum bayım; mutluluğa tepki olarak doğmuş bir faniyim. böyle gelmiş böyle gidecek.
o yüzden ne vakit ekim, sonbaharı ve dökülen sarı yaprakları da arkasına alıp afroamerikan bir yüzmetreci gibi sona doğru depara kalksa elim ayağım hep birbirine dolaşır
hamarat bir ev hanımı gibi kitaplarımı, masamı, kitaplığımı silerim
üzerlerine sinen toz zerreciklerinde çocukluğumun kaybolan masumiyetimi ararım
ne zaman ekim gelse hiç gitmesin isterim
çünkü ekim demek o demek, o demek ekim demek
ekim diyorum bayım çünkü
ben o'nu çok özledim

 october love



5 Ekim 2014 Pazar

bir melek vardı

yıllar önce bir adam tanımıştım. yine böyle bir bayram günüydü. yanılmıyorsam bayramın üçüncü günüydü. gelen gidenin kalabalığından bunalmış, biraz hava alacağım bahanesiyle evden çıkmıştım. güzel havada cankurtaran'dan sarayburnu'na kadar yürümüş, yorulmuştum. o, sırım gibi boyuna rağmen, iki büklüm kamburu çıkmış bir halde öylece ve sessizce denize bakıyordu kırık bir belediye bankında. yanına ilişirken verdiğim selama başıyla karşılık verdi. otuzlarında kumral, gençten bir adamdı. baktığında, tereddütsüz tüm servetini emanet edebilecek dinginlikte temiz bir yüzü vardı. ama aynı yüzde genç yaşına rağmen yaşanmışlıkların verdiği çizgiler ve saklayamadığı belirgin bir hüzün vardı. sanki iyot kokusuyla hayatta duruyormuşcasına arada derin nefesler alıyor, belli belirsiz gülüyordu.  uzaklara , köprünün de ötesine adeta karadenize bakıyordu. neden sonra ben sormadan kendiliğinden anlatmaya başladı.

"çok uzun zaman önce, yirmibirimde bir kız sevdim. ama öyle böyle değil. hani kara sevda derler ya nah işte öyle. adı melek'ti. görsen peri kızı. aslında bir çerkes kızı. biraz deli dolu ama dünyalar iyisi. adı gibi melek bir kız. ben zaten bu deliliğine vuruldum en çok. kimseden lafını esirgemez, sonunda zarar mı ziyan mı gelecek düşünmez, doğru bildiğinden şaşmazdı hiç. trabzon'da, karadeniz teknik üniversitesi'nde matematik öğretmenliği okuyorum o vakitler. ben üçüncü sınıftayım. o ikiye gidiyor. baba parasıyla öğrencilik yapıyoruz tabi. biraz da haytayız. alttan dört dersim vardı. bunlardan birinde aynı sıraya düştük melek'le. trabzonda yaşıyorlar ama dedim ya tam bir çerkes kızı. inat mı inat. deli mi deli. ama işte dünya güzeli. tanıştığımız gün önden üçüncü sıradaydık  lineer cebir dersinde.  hemen sağımda vakfıkebir'li cemal vardı. yediğimizi içtiğimiz ayrı gitmezdi. alltan derslerimiz bile aynıydı nerdeyse bu laz uşağı ile. biz cemal'le dersi dinlemek yerine kaynatmaya başlayınca sol böğrümde bir acı hissettim. döndüm baktım dünyanın en güzel ama en mavi iki gözü fakat hiddetle bana bakıyor. ilk kurşunlar o gün atıldı. ben de boş durmadım tabi. en masum , en yeşil bakışlarımla karşılık verdim. kim kimi aşık etti önce bilmiyorum ama aramızdaki ateşkes çok çabuk sağlandı ve o günden sonra varsa melek yoksa yine melekti benim için hayat. lakin hiç bir aşk kolay değildi. bizimki de kolay olmadı. ailesi melek'i okul bitince amcazadelerinin bir oğluyla evlendirmek istiyordu. şehirde ikisi market biri pastane olmak üzere üç dükkanları vardı amcazadelerin. çocuk lise ikiden terk ve tek evin tek çocuğuydu. çocuk dediysem eşek kadar adam. yirmibeş yaşında askerliği bitirmiş babasının hediyesi pastaneyi işletiyordu. ama melek en başından ve şiddetle karşı çıkıyordu bu eski usul, çağ dışı evliliğe. ölürüm de evlenmem diyordu. bunların hepsini zaten melek anlattı daha çıktığımızın ilk günü. durum bundan, bundan ibaret, böyle şeylerle uğraşamam dersen anlayışla karşılarım seni diye tüm detayıyla anlattı her şeyi. aynı gün ikinci kez aşık oldum o'na. dürüstlüğüne, dobralığına ama işte en çok bu deli haline, cesaretine, dik duruşuna. önce alnından sonra dudağından öptüm. "ancak ölüm ayırır bizi" dedim. ancak ölüm!
ailesi okulun bitmesini bekliyor. o yüzden pek fazla üstüne gitmiyordu. fakat trabzon küçük şehir. ailesi, başta meleğin çam yarması iki abisi çok geçmeden öğrendi tabi bizi. önümüze çıkan her zorlukta daha çok kenetleniyorduk. bir leyla ile mecnun aşkı değildi belki bizimkisi ama saf bir aşktı. ve ikimizde bunu biliyorduk. melek'in abileri iki kez dişlerimi, bir kez burnumu kırdılar. en son meleğin hediyesi yüzüğün bulunduğu  parmağımı kırdıktan sonra; "bana bak lan istanbullu; melek'i bırakacaksın yoksa seni öldürürüz." dedi askerliğini sat komandosu olarak yapmış büyük abisi. tehditler, tehditler. genciz tabi, bizim de kanımız deli akıyor  o zamanlar. koca mustafa paşa çocuğuyuz bi'de.  kuru gürültüye pabuç bıracak falan değiliz.
"meleksiz ben zaten ölüyüm. öldürün lan ibneler,  öldürün aha da başım" dedim uzattım boynumu önlerine. abi kardeş önce şöyle birbirlerine baktılar sonra hiç bir şey demeden çekip gittiler. o günden sonra dayaklarını yemedim. yalan yok özledim de ilk zamanlar. dayak arsızı olmuştum. bir de onlarla didişmek, sevdiğin için sonunda mağlup da olsan savaşmak hoşuma gidiyordu. her seferinde çünkü daha iyi yeniliyordum brecht ibnesinin dediği gibi. burnumu kırdıkları ilk gün melek vazgeçecek gibi oldu. hayır, kendini düşündüğünden değil elbet. kalın kafalı abilerini tanıyordu ve benim dik kafalılığımı biliyordu. ama ben engel oldum. "senin için ölmeyeceksem kim için öleceğim şu dünyada, bırak dedim, bırak ne olacaksa olsun." ne kadar ciddi olduğumu gözlerimin ateşinden anladı. sıkıca sarıldı. ama o güne kadar sarılmadığı kadar sıkı. sımsıkı.  toplamda üç dişim bir burnum ve bir parmağım kırıldı ama biz sevdamızdan vazgeçmedik.
hiç geçmedik...."

sustu. uzaklara daldı yine. sıkıntılı bir boşluk oluştu aramızda.
bir kaç dakika sonra utana, sıkıla;
-sigaran var mı benim paket az önce bitti de dedi.
belki efkarlanır da içerim diye mümin efendi'den aldığım ve henüz açmadığım paketi uzattım telaşla.
nemli gözleriyle bana baktı hiç içmemişsin der gibi.
-sorun değil, tiryaki değilim zaten. sende kalabilir dedim.
acı acı gülümsedi.
çabuk bir el hareketiyle paketi açıp içinden bir adet sigarayı aldıktan sonra bana geri uzattı.
ceketinde çakmağını ararken ondan önce davranıp sigarasını ben yaktım.
başıyla teşekkür ettikten sonra, derin bir nefes çekti sigarasından.
ve denize bakarak anlatmaya devam etti.

"  fırsat bulabildiğimiz her dakikayı beraber geçiriyorduk. tabi bu vakitlerin çoğu okuldaydı. abilerinin dışarıdaki sıkı takibi devam ediyordu.  iki sene bulaşmadılar bize. son sene rüzgar birden tersine döndü. melek'e baskılar yeniden ve artarak başladı. o sene nişan yapmaya kalktılar. bir gün okul çıkışı abileri yine önümüzü kesti. küçük abisi melek'i alıp uzaklaşmak istedi. biz biraz konuşacağız dedi büyük abisi. melek gitmek istemedi önce. abisi yemin billah etti sadece konuşacağız dedi. ben de melek'e gitmesini işaret edince zorla ikna oldu. dediği gibi sadece konuştu komando abi. daha önce çünkü kaba kuvvetle olmamıştı. tatlı dil taktiğini kullanıyordu şimdi. ailelerin kökünden, gelenekten görenekten bahseden sıkıcı bir konuşma yaptı. sevgimize saygı duyduğundan ama verilmiş sözlerden, adetten falan bahsetti. başkası olsa lafı ağzına tıkardım. sonuçta kayınbiraderim olacaktı ileride. sonuna kadar dinledim. bitirince,  konuşmadaki tek cümlemi ettim. "melek'le ben evleneceğim, siz isteseniz de istemeseniz de."
başını iki yana olumsuzca salladıktan sonra. sen bilirsin deyip çekip gitti.
ertesi gün cumaydı. melek okula gelmedi. pazartesi de gelmeyince bi'bokluk olduğunu anladım. melek'le aynı mahallede oturan bizim sınıftaki selma'dan o'nu eve hapsettiklerini öğrendim. evlerine nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. iki abisi çıktı karşıma tabi. bu sefer daha öncekilerden fena patakladılar beni. öyle ki öldü sanıp bırakmışlar. gözümü açtığımda hastaneydim. ağzım burnum dağılmış, kaburgalarım kırılmıştı. kırıklar değil de melek'ten haber alamamak, o'nu görememek canımı daha çok acıtıyordu. on gündür hastanede yatıyordum ve melek'ten haber alamıyordum. cemal'e, selma'ya soruyordum. onlar da gözleri yerde biz de haber alamıyoruz en son samsun'a teyzesinin yanına gönderdiklerini duyduk dediler. bir şeyler saklıyor gibiydiler. yemek yemiyordum. sadece su içiyordum. melek'ten haber alana kadar bir şey yemeyeceğimi söyledim onlara ve doktorlara. ertesi gün, benimle her zaman ilgilenen doktorun aksine başka bir doktorun geldiği sabah kocaman bir fil oturuyordu sanki göğsümde. yeni doktor konuşmadana önce bir iğne yaptılar bana. sonrasında dünyanın başıma yıkıldığını gördüm. her şey dönüyordu. bir de doktorun o buz gibi sesi çınlıyordu kulağımda. melek intihar etti. melek intihar etti melek intihar etti melek intihar etti   melek intihar etti melek intihar etti melek intihar etti...."

dağ gibi adam hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlıyordu yanımda. ve ben bir şey yapamıyordum. elimi omzuna koymaktan başka.uzunca bir süre sonra kendine geldi.
-şimdi durduk yerde bu hikayeyi sana niye anlattığımı merak ediyorsun değil mi diye sordu.
bu kez sesziz konuşma sırası bendeydi. başımı evet dercesine hafifçe öne doğru eğdim.
-sana anlattım çünkü bundan tam on yıl sonra, sen de bir başkasına anlatma ihtiyacını duyacaksın. ama ne bir yıl sonra ne de beş yıl. tam on yıl sonra. melek'in cennete gidişinin yirminci yıl dönümde.
tam öldüğü yaşta anlatacaksın bir kez daha!

model - bir melek vardı

rüya

şehrin en işlek meydanında yıllardır bitiremediğim tutunamayanların son sayfasını okuyordum
cahit abi yeni şiirinin son düzenlemelerini yapıyor
eşref, bir sokak kedisiyle tek kale maç yapıyordu
müjgan'ı göremiyordum ama kalbim orada olduğunu biliyordu
soğuk karadeniz sabahında
bir jeep dolusu jandarma
önce cahit abi'yi aldılar
sonra eşref'i götürdüler
sıra bana geldiğinde sevdiğim kadını dudaklarından öptüm
hem de iki kere
bir kez dipçik yedim. yılmadım.
-sen benim yazılmamış şiirimsin müjgan diye bağırdım
cahit abi arabadan doğru; "sende mi şair oldun lan hergele" diye dalga geçti
eşref abartarak güldü
çok ağrıma gitti ama belli etmedim.
jandarmalar bu kez onlara girişti
fırsattan istifade sevdiğim kadını bir kez daha öptüm
öpmemle dünyam tersine döndü
iki dipçik daha yedim
ikincisinden sonra gözlerim karardı
-o daha çocuk dediğini duydum kalabalıktan birinin
-alışsın ibne diyordu cahit abi, eşref yine katıla katıla gülüyordu
kabus olmalıydı bu
en kötüsü de müjgan arkasına bakmadan gidiyordu  ama neden?
gitme diyemedim
gözlerimi açtığımda ssk hastanesindeydim
rüya değilmiş aq.


 ezginin günlüğü - rüya


3 Ekim 2014 Cuma

saki

sol kolunu e-5 karayoluna dayamış bir metro istasyonunun önünde dörtlüleri yakmış arkadaşlarımı bekliyorum. önümdeki siyah passatın sahibi sarışın kadın da dörtlüleri yakmış bekliyor. ve o'nun önündeki fiat doblonun sahibi kır saçlı abi de. gökyüzü çok bulutlu. ha yağdı ha yağacak. ölümü bekler gibi, sessiz ve sedasız  tıpkı bir can sıkıntısı gibi öylece bekliyoruz. bu hüzünlü havaya elbet sıla yakışırdı. cd çalardan nazikçe model'i  çıkartıp aynı incelikte sıla hanımefendi'yi içeriye davet ettim. sonuçta sanatçı insanlar, hassas kişilikler. dikkat etmek lazım. ama sadece ve üst üste bir şarkısını dinliyorum. çünkü hala çok seviyorum saki şarkısını. bagajdaki çantamdan yekta'nın kitabını da aldım beklerken belki biraz okurum diye. ama bu şarkıyla zor. çok zor. daha birinci cümlede yanımdaki koltuğa bırakıverdim kitabı. geleceğimi düşünmeye başladım yağmur çiselemeye başladığında. ve geçmişimi unutmaya çalıştım. ikisi de mümkün olmadı. çünkü bu şarkı ve bu duygu yüklü ses paramparça ediyor beni. eylül ve ekimin tüm hüznünü, hatta ömrümün bütün yükünü melankoli yağmuru olarak başımdan aşağıya döküyor adeta. yapabileceğim fazla bir şey yok. hem galiba biraz da seviyorum bu halimi. kafası kopartılmış tavuk gibi telaşla oradan oraya koşturan insanları ve yağan yağmuru izliyorum öylece. arkadaşlarım hala gelmedi. metroda telefonun çekmediğini unutup arama gafletinde bulundum onları. aradığım kişiye ulaşılamadığını söyleyen bant kaydına sunturlu bir küfür ettim hiç hak etmediği halde. şarkı tekrar ve tekrar çalıyor. yekta ise o'nu okumadığım için bana bozuk çalıyor. hakeza sıla'yı tercih ettiğim model'de küs şimdi bana. oysa ben dünyaya küsmüşüm çok mu?
.
o şarkı

1 Ekim 2014 Çarşamba

pazara çıkmış gibi ipliğim

şimdi siz o kimi karanlık, kimi asortik pencereli ofislerinizde çalışıyorsunuz ya sevgili dostlar, aziz romalılar. kusura bakmayın ama çok büyük "abdallık" ediyorsunuz. dışarda kaçırdıklarınızı bir görseniz eminim bana hak vereceksiniz. misal şu can yakmayan ekim güneşi yılda kaç defa çalar kapımızı. düşünün bir; postacı bile iki defa çalıyor. hatta artık çalmıyor bile. ve sonra kadıköyün o yaramaz çocuk temaşası, envai çeşit insan karmaşası. ya martı seslerinin vapur sesleriyle yarıştığı akustiğe ne demeli?
hakeza ayaküstü karşılaşıp da buluşalım, mutlaka buluşalım diyeninden, bir fincan kahvenin kırk yıllık hatrını sahiplenmek isteyip de tatlı bir hesap kavgasına giren orta yaş kadınlarından, bankanın önünde yavuklusunu bekleyenlere ve yan masada telefonuyla sevişir gibi ağdalı konuşanlara varıncaya dek herkes burada, hepsi bir arada.
.
türk kahvesini çok sevdiğimden değil ama önünden geçerken masalara yansıyan harika güneşi canım çok çektiğinden oturdum bu meşhur türk kahvecisine. öğleden sonra dört gibi çok güzel güneş alıyor burası. ben saat üç gibi işi kırıp da geldim. mesai saatinde kadıköyde dolanmanın hazzını hiç bir şeye değişmem çünkü. hani bir reklam vardı; paha biçilmez. işte öyle. 
şimdi bu güneşe ve kahveye bir sigara çok iyi olurdu ama anneme söz verdim. içmeyeceğim. dört şarkılık bir F.D. listesi , hafif rüzgar ve bol miktarda güneş hayattan alacağımı yeterince karşılıyor şimdilik.
.
evet dostlar, sevgili romalılar ; 
bir gün siz de kırın şu lanet olasıca işlerinizi. hatta mütemadiyen kırın işinizi, zincirinizi ve sizi tutan her ne varsa..
unutmayın dostlarım, spartacus öldü!
ve bir gün biz de öleceğiz.
o yüzden;
sabah erken kalkmalara hayır
birilerinin totosu rahat etsin diye fazla çalışmalara da hayır
ama aylaklığa sonuna kadar evet.
evet.

29 Eylül 2014 Pazartesi

aylak adam

burada rüzgar sert esiyor. içimi titretecek ve üşütecek kadar hem. ama işte bu güneşi her zaman bulamayabilir insan. yüzümü rüzgara, sırtımı güneşe dayıyorum. müziğim de var elbet. ve hepsine uyumlu türlü türlü düşüncelerim var. samimi. içten. bazen hüzünbaz bazen oyunbozan. ama tamamı benim. hepsi ben-im.
sonra beynimin çekmecelerine gizlenmiş sorularım var.  değişmek kolay mı? asıl soru değişmek istiyor muyum? niye bunu soruyorlar durduk yere hiç bilmiyorum.
cevap vermiyorum. etrafımı izliyorum.
tam karşımda geniş ve uzunca bir yol. uzaktaki dağın yamacına kadar uzanan. yürüyerek gidersem bir kaç saat sürer sanırım bu yolun sonu. arabayla daha kısa elbette. hayat da bu yol gibi işte diyorum. o sırada rüzgar bu banktaki kalış süremi etkileyecek derecede sert esiyor. geldiğim zamana nazaran daha çok üşüyorum. ama kalkmıyorum yerimden. inatlaşıyorum bu soğuk rüzgarla.  yardımı dokunacakmış gibi arkama yarım bir dönüş yapıp güneşe bakıyorum gör halimi, sakın çekip gitme  der gibi.
bir anda yüreğimde bir hareketlenme, bir sıcaklık hissediyorum. ceketimin sol iç cebindeki telefonum çalıyor. şirketten arıyorlar. açmıyorum. beş dakikalık yemeği ve parka gidiş geliş süresini düştükten sonra kendime ayırdığım elli dakikayı onlara yedirmeye niyetim yok.
hayat diyordum. o yol gibi geniş ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelir insana ilk bakışta. yine de bilir insan bir gün biteceğini o yolun. sanırım ve bazen karar veremediği arabayla mı yoksa yayan mı gitmek istediği...

charles aznavour - emmenez moi

28 Eylül 2014 Pazar

rain dogs

oysa hiç nabokov okumadım. okumayı da düşünmüyordum. az önce elime aldığım kitapta göz isimli kitabından yapılan bir alıntıyı görünce bu kitaptan başlayarak nabokov okumaya karar verdim. belki de yarın bu isteğimden vazgeçerim. bilemiyorum. normalde dış faktörlerden kolay kolay etkilenmem. kararlarımı hep kendim veririm. sadece kitaplar ve filmler istisnasıdır bu özelliğimin. yoksa ne yiyecek-içecek konusunda olsun ne de giyeceklerim ve hatta insanlar konusunda olsun başkasının söz ve duygularıyla hareket etmem hiç bir vakit. bugüne değin hiç bir tezgahtarın üzerinize çok yakıştı dediği elbiseyi almadım. ya da mükellef bir yemek sonrası şekerpare istediğim şef garsonun hafif yılışarak "künefimiz çok güzeldir efendim" dediği tatlısını yemedim. bu sebepledir ki; "parlement yok kısa camel verelim" diyen insanları sevmem. hem ben zaten insanları sevmem. çünkü çıkarcıdırlar. çünkü seninle işlerini gördükten sonra seni görmezden gelirler. çünkü çiğ süt emmişlerdir. çünkü yalancıdırlar. çünkü bencildirler. çünkü zalimdirler. çünkü aldatırlar. çünkü iki yüzlüdürler. çünkü insandırlar!

benim tek dostum şarkılardır o yüzden.
bir de tom amca!
tom waits-rain dogs

25 Eylül 2014 Perşembe

hayat devam ediyor

bir gün kaçıp gideceğim buralardan, yitip gideceğim aranızdan. hem her şeyden ve herkesten. farkına bile varmayacaksınız yokluğumun. bunu niye yaptığımı ben dahil kimse bilmeyecek. belki beni yakından tanıyan bir iki kişi "yazık oldu lan adama, halbuki daha çok gençti" diyecek. sonra onlar da günlük işlerine kaldıkları yerden devam edecekler.
çünkü hayat affetmez, devam eder.

o anlarda ben mutlu mu yoksa mutsuz mu, zengin mi ya da fakir mi, hayatta mı yoksa toprağın altında mı olacağım? şimdiden kestirmesi çok zor.
ama.
az önce gördüğüm fotoğraf sayesinde bir sabah bodrum'un herhangi bir köyünde dalgaların sesi ile uyandığımı gördüm. hiç bir şeysiz ve hiç kimsesiz. tanıdık olan ve hatırladığım yegâne şey denizdi. bir de dalgalar ve martı sesleri. geçmişim yoktu. geleceğimi bilmiyordum. ama işte garip bir huzur vardı içimde. ve derinlerden bir ses, bir melodi. 
neden sonra,  radyo voyage. dünyanın müziğine yolculuk sesi ile döndüm gerçek dünyaya.
odamdaydım.
kafamı kitaplığıma doğrulttum. yanımda götürmek isteyeceğim üç kitabı kolaylıkla buldum. üç şahane adam; zarifoğlu(yaşamak) , pessoa(huzursuzluğun kitabı) ve yusuf atılgan (aylak adam)
peki ya sonra...
sonrasını hiç düşünmedim.
lakin düşünmek demişken; sandığınız ve düşündüğünüz kişi ben değilim genç bayan. hayır!
ben olamam.
kendimi bulamamışken daha sizin beni bulduğunuz zannetmeniz. üzgünüm ama bu imkansız.
kimim ben peki, neyim?  
tarih sözlüsünde aklınıza gelmeyen bir meydan muharebesinden arta kalan olabilir miyim mesela? yahut de ve da bağlaçları arasına sıkışıp kalmış bir de-li? ya da ve belki matematikteki pi sayısı?  felsefe kitabını kaybetmiş lise son talebesi mi yoksa? yahut sahipleri belirsiz cümleler topluluğu? niye kaybolduğunu aramakla yıllarını heba ettikten sonra nasıl var olacağını yeni idrak etmiş bir fani olabilir miyim ya da?  
çok önemli değil bence hiç biri.
önemli olan ben, sandığınız kişi değilim. ben, ben değilim.
zaten hiç olmadım.
sadece bir gün diyorum.... çok uzaklara... her şeyi bırakıp gitmek.
gittiğini bilmeden ama.
yaşlı bir verandada mevsim rüzgarlarının söylediği şarkılarla uyumak, uyanmak.
belki de uyanmamak..
.
slow day - dadafon

24 Eylül 2014 Çarşamba

biber kızartması

sabahın altısına aboneyim kaç gündür. uykusuzluk, cok uyumak, şerife hanım'ın demli çayları, yorgunluk zihnen ve belki bedenen ve daha bir sürü şey olabilir neden. lakin şimdi tek gercek; sabahin altısı biyolojik uyanma saatim artik. martilarla birlikte elbet. sonra yedide kargalar ve nihayet sekizde serçeler eşlik ediyor bize. fakat uyanmak ne çare kalkamiyorum yerimden. kafka'nın samsa'sı görse kıskanırdı yeminle. uyur uyanık önce saga, sonra sola, sonra tekrar saga ve sonra yine sola derken tavanda takılıyor gözlerim. acaba diyorum boyası plastik mi kireç mi? emin olamıyorum. duvara yaslıyorum sonra başımı. duvar soğuk ama renkleri sıcak. hani şampanya mı desem sarı mı kararsızım. yoksa krem mi ? tavan boyası gibi onu da çözemiyorum. dalıyorum belli belirsiz. neydi o tavşan uykusu mu yoksa rem uykusu muydu, neydi? neydi bir arada tutan şey ikimizi? uzun sürmüyor dalgınlık hali, sayıların karmaşasıyla uyaniyorum. sayılar evet; 27 ve 19 veya 22 de olabilir. net degil. 31, 15 ve 17 var bir de.  sayısal mı oynamalı? kararsızım. sonra agzımda, yok hayır bellegimde bir kızartma tadı. sabahın altısı. ve biber kızartması. bence de saçmalığın daniskası. ki hiç sevmem. ama işte ağzımda acımsı tadı. ve üstelik bir tek şarkı bile yok şimdi zihnimde. oysa her sabah mutlaka bir şarkıyla uyanırdım. dün mesela model. önceki gün sıla ve bir önceki gün zaz. lakin bugün şarkı yok. yağmur var...
.

23 Eylül 2014 Salı

eylül

diyorum ki sevgili; eylül daha yeni geldi.
şimdi bi'cam kenarı, bi'çay, bi'de -tango evora- bulmalı
işi-gücü siktiretmeli..
 




20 Eylül 2014 Cumartesi

just another love story

kafileler halinde girdik cevahir bir alış-veriş merkezine. insanlar akın akın ve sanki tapınmaya geliyor bu şaşaalı avemeye. kıtlıktan bolluğa, sıkıntıdan refaha koşuyor gibiler. ya da bir felaketten kaçıyorlar gibi. öyle ki esprileri de bu yönde.  pizza gibi dilimlenmiş koca döner kapının ilk diliminden otuz kişi aynı anda girmeye çalışırken; "şimdi bir vukuat olsa canlı çıkamayız lan egemen burdan" diyor bir ergen irisi diğerine. sevgililerse her daim ve hazır kıta romantikler avmnin ilk on metrelerinde; "aşşşşkımm ya yaağmur yaağaarrsa"  beriki hem kurt hem çakal. bir de laf cambazı. "berekettir yağmur aşkım, ilişkimiz de bereketlenir hem." hihihhihihi. gülüyoruz hep birlikte taraflı tarafsız, ilgili ilgisiz. 
orta yaş buhranındaki bir anne elini sıkı sıkıya tuttuğu ondörtlerindeki kızına direktif üzerine direktif veriyor fatih teriminkine benzer hareketlerle. kızın öfkeden kızarmış gözlerinden çıkan duman genzimi yakıyor. neyse ki döner kapıdan ufak sıyrıklarla geçip güvenlik şeridine el çantamızı güvenli bir şekilde koyup geri aldıktan hemen sonra son düzlükte yaşı yirmibeşlerinde, saçları omuzundaki bir kumral kadınla beyaz saçlı siyah sakallı bir adamı yakalayıp geçtim yeni çıkmış teknolojik bir ürüne saldıran amerikan gençliği tadında. hafız bu telaşlı halime gül. hayal ettim. komikti gerçekten. ben de güldüm. sonra fiko geldi buluşma yerine. ve kızlı erkekli bir kaç arkadaş daha. güzel giden muhabbet bir yerde tıkandı. çünkü kadınlar barcelona'dan erkekler roma'dandı. baştan belliydi bu işin yürümeyeceği!  plaza tecrübeliler pariste buluşmak üzere aramızdan ayrıldılar. yolu sevgiden geçenlerle biz kaldık. birer kahve daha içtik. doğrusu ben çay içtim. onlar kahve içti. lafın bir yerinde mustafa sandal'ı hiç sevmem ama şu gidenlerden şarkısı yok mu diyecek oldum...
kızılay meydanında trafiğe yön veren polis gibi sağ avucunun içiyle yaptığı dur işaretiyle cümleyi kursağımda bıraktı hafız. çünkü inanmıyor bir gün bu şehirden gideceğime. ve mutlu bir aşkın varlığına. 
bir de .... 
neyse...
ama işte inanmasam diyorum oturup bunları sana yazmazdım. içinde bulunduğum ahval ve şeraiti düşününce; hayal gibi evet. ütopik de biraz kabul ediyorum. ve hatta denizler altında yirmibinden daha fersah belki. bir türlü söyleyip yazamadığım, anlatamadığım, orhan veli mısraları gibi uzak belki o yer. ve o umut.
yeldeğirmenlerine savaç açmak gibi belki biraz.  biraz godot'u bekler gibi..
ama ve lakin içimde hâlâ duyduğum, her saniye canlı tuttuğum o hissi anlatmak isterdim bir gün sana.
bir gün belki.
.

19 Eylül 2014 Cuma

kahve içip elmalı tart yiyelim mi?

yemin ediyorum laf olsun diye söylemiyorum. ama şu an öyle çok sigara çekti ki canım. anlatamam sana.  içmiyorum lakin. saat nerdeyse gecenin biri. ve yağmur olağanca hızıyla, sanki bir şeylerin intikamını alırcasına vuruyor cama. biliyorum orada siyah el çantamın içinde duruyor bir paket sigara. hemen solumdaki kitaplığın bitişiğinde, sephanın üzerindeki siyah çantadan bahsediyorum. göremiyorum çantayı ama biliyorum ki orada. sigaradan başka bir sabahattin ali kitabı, bir istanbul kart, arabamın ve evin anahtarları, biri mide diğeri baş ağrısı için iki farklı ilaç, içinde bir kaç düşünce kırıntısı olan küçük not defteri, iki tükenmez -bir kurşun kalem, bir kutu naneli sakız, bir sinema bileti, üç dört hafta önceki uykusuz dergisi, bir kaç lira madeni para, telefonun şarj aleti ve kulaklığı var ama telefon yok çantanın içinde. çünkü telefon, masanın üzerinde hemen sağımda duruyor. belki seni ararım diye. aramıyorum ama. şu an sigara nasıl tütüyor gözümde bir bilsen. iki hamle yapıp çok rahatlıkla içebilecekken içmiyorum. üstelik çakmak da sigara paketinin içinde. biliyorum çünkü, canımın çok sıkkın olduğu bir gün kendi ellerimle, özenle yerleştirmiştim. bir şey, gizli bir el tutuyor sanki beni. tanımlayamadığım bir duygunun esiri olmuş gibiyim sanki. sigarayı içmiyorum. aynı duygu seni aramamada izin vermiyor...
bu yakıcı, histerik duygudan kurtulmak için yazıyorum şimdi.
bazen öyle uzak, öyle ulaşılmaz ve hatta saçma geliyor ki yazmak. bazen de işte bir sigara yahut sakinleştirici bir ilaç yerini alabiliyor.   ve beraberinde müzik oluyor vazgeçilmezim bu anlarda.
lakin bilmiyorsun ama eksen dinlemiyorum artık. joy fm''e kanalize oldum bugünlerde. arabada, otobüste, evde, işyerinde nerde olursam olayım sadece bu kanalı dinliyorum. haliyle ruhumdan girip yüreğimden çıkıyor şarkılar. bazen de sadece adele dinliyorum. her sene bir buğulu sese aşık oluyordum ya hani. sen gittikten sonra da adele favorim.
uzatmayalım. ya da uzatalım kime ne? hem zaten geceler yeterince uzun değil mi?

sadık bey, bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor demişti de hak vermiştim hani geçmiş gün. ama şimdi diyorum ki bu filmler, sahici filmler aklımla birlikte yüreğimi de alıyor. paçavra gibi fırlatıp atıyor bir kenara beni. bir hafta kendime gelemiyorum sonra.
aslında bu kadar zayıf değildim ben eskiden. güçlüydüm. ama işte bilirsin belli kırılma anları vardır insanın hayatında. yüzüm gibi içim de gülümserdi hayata. şimdi sadece dudaklarım gülümsüyor. gözlerim ise anlamlı bir şekilde susuyor. hayır, bunu ben demiyorum. görenler öyle söylüyor. sebebi pek çok şey olabilir tabi ki. misal anılarım var derinlerde. çok derinlerde. ancak fransızca bir şarkının dokunabileceği uzaklıkta, ilk gençlik anılarım sonra ve sevgilililerim.
ve sevdiklerim.
çok özlediklerim.
babam.
her şeyim.
şimdi babam yok. sen zaten yoksun.
boğuk, sigara kokulu sesi hala kulaklarımda onca yıl sonra.  özlemi taşlaşmış bir şekilde kursağımda hala.  düşün, öyle özlem doluyum. şimdi kirpiklerimin dibi kaşınıyor... bir saniye lütfen...
..
evet. bu yazma işi böyle de fenadır işte.  ilk defa lunaparka gitmiş çocuk gibi heyecanlandırır, umutlandırır seni önce. ama daha sonra korku tünelinin ortasında yapayalnız bırakıverir bir anda.
..
sonra....
sonrası yok.
sanırım daha fazla devam edemeyeceğim.
bir akşamüstü, iş çıkışı kahve içip elmalı tart yiyelim mi?

fincana kahve koydum gel - ezginin günlüğü

16 Eylül 2014 Salı

kartpostal yazıları - 05:18


 hiç bitmesin istedim bu sabah ezan. hoca efendi "namaz uykudan hayırlıdır" derken uyumuyordum. o'nu dinliyordum garip bir huzurla. sanki içimdeki tüm kirler sabâ makamıyla akıp gidiyordu. her daim arafta duran ruhum  bu kez yönünü bulacakmış gibi tarif edemeyeceğim bir değişim içersindeydi. ve sanki elime bir kağıt, bir kalem verilmiş de "hadi temize çek şu sefil ömrünü" denilmiş gibi çırpınıyordum. ama ve lâkin masumiyet treninden ineli uzun, çok uzun yıllar oldu bayım. ne kalem yazar günahlarımı artık ne de kağıt kabul eder bu saatten sonra. sezen haklıydı, masum değildik çünkü hiç birimiz..

.

14 Eylül 2014 Pazar

sevgili piraye

en son ne zaman geldiğimi unutacak kadar uzun zaman oldu. genelde mutsuz ve yalnız hissettiğimde gelirdim sana. bir de aylakken. ama ve yanılmıyorsam son geldiğimde çok mutluydum. çünkü leyla vardı yanımda. şimdi leyla yok. öyle bir şey ki bu ne hissedeceğimi bilmiyorum. ne yapacağımı da.  çoğu zaman yaptığım gibi bekir'i selamlayıp kaderim bu deyip eğip başımı yürümeli miyim? bilmiyorum. içmesini bir türlü beceremediğim geçen kıştan kalma sigarayı içiyorum şimdi bahçende tam yüz altı gün sonra. daha doğrusu sigara kendi kendini içiyor. yarısını rüzgar götürdü. ben iki nefes ya aldım ya almadım. garsonların her zamanki gibi tembel ve ilgisiz. ya da adam seçiyorlar. ama işte çay ve kahven bu kadar güzel olmasaydı gelmezdim şimdi yalan yok. bir de anılar var tabi. yaraya tuz basar gibi kalbime gömdüğüm anılar...
 insanları izliyorum bir yandan onlara farkettirmemeye çalışarak. iştahlarından hiç bir şey kaybetmemişler. sanki dünyada bu kadar açlık, sefalet yokmuş gibi ya da daha geçen hafta bir yakınları ölmemiş gibi yahut sevgililerinden ayrılmamış gibi sevinç ve coşku eşliğinde yapıyorlar pazar kahvaltılarını. kızıyorum onlara. bağırmak istiyorum.  hani bu pazar kahvaltıcılarının "kim bu meczup" yaftalamalarından ve kafenin çam yarması yedi adet garsonundan çekinmesem; yarın pazartesi iş var amk, kime lan bu cakanız yarın hepiniz  "çalışma kamplarına" gireceksiniz. çünkü hepiniz modern kölelersiniz" derdim. bir de leyla'yı çok seviyorum ulann derdim.
demedim hiç bir şey. hesabı masaya bırakıp bahariye'den moda'ya yürüdüm usul usul.

13 Eylül 2014 Cumartesi

revolution

evde oturmuş beatles dinliyorum. çünkü şu an elimde sallanan kitabın sunuş kısmını yazan adam öyle diyor. bu kitabı beatles-revolution şarkısı eşliğinde okuyun diye yazmış. normalde inat, lanet birisiyim. kafama yatmayan hiç bir şeyi yapmam. tersini yaparım genelde söylenenlerin. klişelerle değil ama otoriteyle ciddi sorunum var benim. bunu anneme söylemedim. çünkü  üzülmesini istemiyorum. kardeşlerim de bilmiyor. sevgilim biliyor mu bilmem. hem artık bir sevgilim de yok. olmasını istiyor muyum? onu da bilmiyorum. aslında çok fazla şey istemedim şu hayattan. sıradan ve basit olsun istedim her şey. içtiğim kahve gibi sade olsun bir de. kalabalığa ve gürültüye yer olmasın.. tıpkı manasız ve çıkıntı bazı huylarım gibi. kaldı ki ben de kabullendim artık bazı şeyleri. değiştiremeyince işte oturup bunları yazıyorum. yahut bir arkadaşımın dediği gibi konuşamayınca yazıyorum. yazmak çünkü insana verilmiş en büyük ikinci nimet!  birincisi mi? okumak şayet bana sorarsan. çünkü ben yazmaktan çok, okumayı isterdim. zira böyle dünya yıkılsa umrunda olmayacak şekilde dünyadan kopup sayfalar dolusu okuyabilenleri çok acayip kıskanıyorum. bir de gündüzleri uyuyabilenleri.

bazen kurallarını hiç bilmediğimiz bir oyunun piyonu olduğumuzu düşünürüm. lakin bugünlerde kendimi daha çok etrafındakileri eğlendiren ama içi hüzünden sararıp solmuş bir palyaço gibi hissediyorum. ya da ve bazen herkesin elini çoktan bitirdiği ve keyifle okeye döndüğü bir masa oyununda her daim eli kötü gelen, diğer üç kişiyi eğlendirmekten başkaca bir vazifesi olmayan, masadan da bir türlü kalkıp gidemeyen acemi bir dördüncü gibi hissediyorum. 
" hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil.." der bir yazısında murathan mungan.  sanırım benim durumuma en uygun kalıp bu şimdilerde. fakat yarın ne olur bilinmez. 
beatles değil de metallica dinlerim belki. kim bilir?

10 Eylül 2014 Çarşamba

on eylül

sanki biraz daha uzanırsam mutluluğa dokunacakmışım gibi bir his estiriyor. 
ne yağmur, ne de güneş. bu mevsimde beni hoşnut kılan tek iklimsel olay rüzgar. görsen nasıl güzel. ama nerden göreceksin. hani belki bilirsin diye söylüyorum.
 çünkü çalışmıyorsam ve şarkılardan derniere dance çalıyorsa. kendimi kandırıyorum takribi bir saat. kaçak mutluluklar inşaa ediyorum kendime. yıkılacağını bile bile. kısa cümleler kurmaya çalışıyorum. olmuyor. 
bir de o kadar tembel, o kadar tembelim ki hayallerimi bile düşünemiyorum bu aralar. cafe tre scalini'de güneşlenmek hariç ama.
ve kuşları kıskanıyorum yine. ben hariç etrafımdaki her şey uçuyor. koluma teğet geçen arı, yalnız beyaz kelebek, şeytan uçurtmaları. ve elbet martılar. beyaz martılar. kuzeye, karadenize uçuyorlar. çok da güzel uçuyorlar..
 sonrası işte hep aynı nakarat.. 

9 Eylül 2014 Salı

25th hour

yirmibeşinci saat   filminde diyor ya hani edward norton;  "hayat , belki de şu römorkörü kullanmaktır. her sabah nehirde olmaktır".
bir vakte kadar ben de edward abi gibi oto boka hayat olabiliritesi biçiyordum. ama artık biçmiyorum bayım. çünkü yararı yok. bir sınırı da hem! her seferinde ayrı bir hayal kırıklığı zira. ne kadar sallarsan salla, dona düşüyor çünkü son damla.

üniversite hayatının her şeyi unutturduğu ama beynime kazıyıp unutturamadığı iki şeyden biri; giren hesap borçlu, çıkan hesap alacaklı. ikincisi de, fakülte tuvaletindeki o mahur ve italik yazıydı; ne kadar sallarsan salla dona düşer son damla.
ondandır ki çırpınmayı bırakıp, nehrin akışına bıraktım kendimi. çünkü çırpındıkça aşağıya daha çok yaklaşıyorsun, batıyorsun. 
işte bu yüzdendir ki ; bi siktir git edward abi deyip , masumiyet'teki haluk abi'yi (bekir) kucaklıyorum...
ısrar etmenin faydası yok. kaderin böyle!  yol belli. eğ başını usul usul yürü şimdi."

yürüyorum....