29 Kasım 2013 Cuma

not

rüyaların bir anlamı olmalı. kesin. mutlaka. kuşkusuz!
daha önce de böyle düşündüğüm olmuştu ama çok çabuk geçmişti. bugün işte çok daha anlamlı.
rüyalar diyorum bayım. beni dikkatle takip etmiyorsunuz.
dün gece rüyamda gördüğüm, hiç tanımadığım o çocuk ve babasını bugün bir kaç yaş gençleşmiş halleriyle ağa camiinde görmeseydim şayet bu gel-gitler hep olacaktı zihnimde. ama bugünkü kadar şiddetli değil.
haa! bunun sizi zerre kadar ilgilendirmediğini pek tabi biliyorum bayım. hem buradan hareketle çok önemli bir ayrıntıya falan da parmak basacak değilim ama bu rüyaların bir anlamı olduğuna kalıbımı basabilirim. bugünden sonra evet. özellikle ve bilhassa ve hatta milaT bile kabul edebiliriz bugünü. ama d ile mi t ile mi yazacağız milaDı ondan emin olamadım bak şimdi. kısmet!
niye yazıyorum peki ? derdimin adı ne, deli mi skti, sıcak mı çarptı ayaz mı vurdu. e-hepsi mi yoksa nedir mesele nedir? muhtemel oturan 30 ayakta 26 yolcu adedini aşmış, nefes ve kalorifer sıcaklığının birbirine karışmış olduğu bir halk otobüsünün en arka koltuğunda, teker üstünde ve üstelik ters giderken, ispanyolca şarkının en ağdalı, en boğucu makamında ya da sezen'in en kahverengi tonlarında derdin nedir aslanım diye sordum kendime ve yine kendim cevapladım.
-hiççç
not dedim. sadece kendime not olsun.
ama son olmasın. sen olmasın ben olmasın!
hem başlık derdimiz de olmasın işbu yazıya. mâmafih geçmişten geleceğe köprü olsun bir de içli bir ahmet kaya şarkısı girerken nah şimdi kulak zarıma kulak zarıma. zaten sigara içiyor olsaydım bende günde en az iki paket içer, böyle gün ve gecelerde üçe çıkarırdım o mereti.
kim bilir mülteci isteklerim bile olurdu. işim olmazdı fakat o kesin. belki rüya tabircisi olurdum ama onu da caiz değil diye yapmazdım. yine işsiz kalırdım. arayıp da bulamadığım bir şeydi ahir ömrümde. hep böyle oldu zaten el akıllıya ben deliye hasret oldum. bana da hasret oldular. kıymet bilmedim. biraz öyle gerekiyordu biraz ölmek. kafama sıktım ben de. 
rüya mı?
basit bir rüya işte senden iyi olmasın!
.

25 Kasım 2013 Pazartesi

girdap

"...yanlış ve yalnız arasındaki iki harf bizleri ayıran. bilinmeyen limanlara, boşa demir atan kadınlar, hiçbir şeyi hak etmediğine kendini inandırmış adamlar. suçluluğun taşkınlığa dönüştüğü gecelerde dönüşü olmayan talihsiz serüvenler. onlar, seçemediğini değiştiremeyenler.."
.
girdap balıkçısı - ali deniz uslu
.

24 Kasım 2013 Pazar

kuşlar

kuşlar basmış bu sabah mahalleyi. çirkin kuşlar! serçenin az büyüğü, kumrunun biraz küçüğü. ama ne serçe ne kumru ne de güvercin bunlar. kargagiller familyasından olması kuvvetle muhtemel koca gagalı küçük kuşlar.
bi ara dur lan şunların bir resmini çekeyim dedim. sonra siktiret neyime yarayacak diyerek vazgeçtim. doğrusu üşendim oturduğum yerden kalkmaya.
karşı apartmanın konmadık yerini bırakmamışlar. bir müddet öylece , boş boş bu kuşları izledim. çaprazdaki apartmanın -saymadım ama sanırım yedinci katındaki- mutfak penceresinde sigarasını içen adam da onları izliyordu. pazarın dokuzuydu. ben ne çok uyuyoruz diye hayıflanıyordum. açıkçası biraz da ekmel bey'i düşünüyordum. her pazar olduğu gibi.

film kahramanlarının aksine roman-hikaye kahramanları daha gerçekçi gelmiştir hep bana. eminim hepimizin vardır böyle gerçek hayatımızla özdeşleştirip sevdiğimiz kahramanlar. misal arkadaşlarımın kimi raskolnikov'dur, kimi prens mışkin yahut nastasya filippovna'dır bir yanlarıyla. kimileri de  bay c. veya selim ışık hatta maria puder'dir.

ekmel bey açıkça itiraf etmese de pazarlardan nefret ediyordu bence. benim de çok sevdiğim söylenemez pazarları. lakin ekmel beyle özdeşleşmem salt pazar buhranlarımız değil elbet. sıkıldıkça tekrar ve tekrar ekmel bey'i okuyorum. bu karamsar, karanlık yazılar bilakis iyi geliyor ruhuma. hem o'nu okudukça daha çok yazasım geliyor.

ikinci el bir kitabın en son sayfasındaki boşlukta kaleme alınmış yazılar gibiyim bazen; dağınık, şekilsiz, ve gelişigüzel. belki sıradan ama samimi. biraz deli dolu. ama hep hüzün çatan..
dün gece şayet uykuya yenik düşmeseydim burada başka şeylerden bahsediyor olacaktım. şimdi ise bambaşka şeyler var kafamda. durduramıyorum zihnimi. bilgisayarım yok. hatta defterim de. okumak için yanımda getirdiğim ama bir türlü okuyamadığım kitabın son sayfasına yazıyorum şimdi aklıma üşüşenleri. babadan kalma bir müstakilin menekşe kokulu balkonunda. fakat emin değilim kokan çiçek menekşe olmayabilir. ilk aklıma gelen çiçeği söyledim zira. fulya da olabilir nergis de. ama papatya değil gül hiç değil. söylemiştim. şu hayatta uzaktan tanıdığım iki çiçek. gül ve papatya. gerisini yakından bile tanımıyorum.

aslında  pazar sabahı uyuyamayanlardanım ben de. bunca kelime israfının hakiki sebebi!
genelde balkona çıkıp tek tük de olsa benim gibi karganın bok yemesini bekleyemeyenleri izlerim etrafta.
aha işte bi tanesi sabahın dokuzunda balkon yıkıyor. oysa sanırsın otel temizliyor hepi topu bir metrekare balkon. ama sonra anladım ki o da oyalanıyor. bir dakika balkon fırçalıyorsa üç dakika yoldan geçenleri izliyor. o sırada soktakta, plaja gidiyormuş havasındaki esmer güzel farkında olduğu güzelliğini yanından geçtiği araçların camında teyitliyor. bir torun bir anne ve bir anneanne torunun adımlarıyla ağır ağır yol alıyorlar. sonra kalabalık çok kalabalık bir beton yığını takılıyor gözüme. korkunç.. bu kadar çok apartman, apartman içinde daireler, daire içinde insanlar. midem kasılıyor bunları düşününce...
ama yukarısı daha sakin. masmavi ve açık. ay bile terkedememiş. yarım da olsa o maviliğin içinde keyif çatıyor. ya kuşlara ne demeli. çatıdakilerin aksine, türlü türlü şarkılar eşliğinde insanoğluna nispet yaparcasına salınıyorlar semada. bize de izlemek düşüyor sadece. bir de karganın yemediği... neyse... onlar ermiş muradına biz çıkalım... ...
..

19 Kasım 2013 Salı

sâki

halbuki öncesinde çok iyi çalıştığın sınav kağıdını kasten boş vermek gibi.
bazen o kadar çok anlaşılmak isterken bazen de bile bile yanlış anlaşılma ihtimalini göze alabiliyorum.
hoş olmasa da garip bir tat veriyor bu duygu.
söylediklerim değil de yazdıklarım o kadar çok yanlış anlaşılmaya müsait ki oysa.
dokunmuyorum.
gizli bir büyü gibi kendiliğinden çözülmesini bekliyorum adeta.
ya da ve belki bir mucize olsun istiyorum. hayatımda olmasını istediğim gibi tıpkı.
son tahlilde koy gidelim sâki, koy kadehin içine.
.
.

17 Kasım 2013 Pazar

tom

o zaman bunu niye yaptığımı bilememiştim. belli ki bugünler içinmiş. eski karım ve üniversiteden iki candan dostumla oturmuş çene çalıyorduk. eski, mesut günlerden bahsediyorduk çoklukla. çünkü gündem,  saçlarımıza düşen aklar ve bedenimize eklenen yağ kütleleri kadar acı veriyordu her birimize. radyoda tom waits çalıyordu. ve ben aniden hem de hiç neden yokken; "ölünce cenazemde tom waits çalsın" dedim.
eski dostlarım "aman velacıım daha çok genciz, yaşayacak daha nice güzel günlerimiz var bunu da nerden çıkardın şimdi" diyerek bir an için odaya sinen kutuplardakine eş soğuk havayı dağıtmak istedi. "ama dinimize ve göreneklerimize ters" dedi doğruluğuna ve açık sözlülüğüne her zaman hayran olduğum eski karım.  her ne kadar durduk yerde boş boğazlık etsem de böyle hassas bir  konuda  en azından "yalancı dostlarım" gibi rol yapabilirdi. yapmadı. farkettirmesem de canımı sıkmıştı bu durum o gün.
.
ve bugün.
nihayet ölüyüm!
kendi cenazemi izliyorum şimdi. iki eski dostum oğuz ve şebnem eski karımın kollarına girmişler iki yanından. hava kapalı olmasına rağmen üçünün de gözünde simsiyah güneş gözlükleri var. belli ki çok üzgünler. onların hemen yanında kızkardeşim. perişan bir halde. öldüğüme en çok onun için üzülüyorum. ama kader! hem kazaydı da bir yandan. aslında ölmek istememiştim!

ve arkalarda işyerinden bir kaç arkadaş ve patronun kardeşi sekiz sene çilesini çektiğim anonim şirketlerini temsilen gelmişler. birbirimizi hiç sevmediğimizi sağır sultanın bile duyduğu pazarlama müdürünün niye geldiğini ben de bilmiyorum. kesin patron kısmına yalanacak bir sebebi vardır adi herifin. görüyorsunuz ya cenazemde bile günaha sokuyor beni şerefsiz herif. neyse. bir kaç uzak ve yakın akraba katılması zorunlu bir milli bayram veya davet etkinliğinin bitse de gitsek modunda ikili, üçlü gruplar halinde sıralanmışlar, günlük dedikodularını yapıyorlar.

aslında bu ilk ölümüm değil. bundan yaklaşık onbeş sene önce resmi olarak zaten ölmüştüm. bu sefer imam onaylı olacak ölümüm.
hah işte ölümümüm müsebbibi hayati bey de gelmiş. geride, topluluktan ayrı durduğuna göre  sanırım hakkını helal etmeyecek bana. canı sağolsun. aslında fena adam değildir hayati bey. kendisine yüklü miktar borçlanmıştım. ki hiç kimseye ne madden ne manen borçlanmayı sevmeyen bir şahsiyettim ben kendim. bana inanmıyorsanız iş ve mahalle arkadaşlarıma ve tabi ki esnafa sorabilirsiniz  bunu. kaldı ki akrep gururum var benim, birine borçlu kalacağıma ölürdüm daha iyi. ve ölmüştüm işte! bu borç yüzünden evet.

anlatacağım efendim, hepsini anlatacağım...
lakin kafamı toparlamam için biraz vakit istirham ediyorum sizlerden...
az vakit!
..


12 Kasım 2013 Salı

aylak

varoş bir kafede iş olsun diye,çok da sevmediğim türk kahvesi içiyorum. az şekerli yine.
ama aylak bir kedi gibi güneşe sereserpilmem sahici
bıraksalar akşamı ederim burada
ve hatta ömrü feda!

10 Kasım 2013 Pazar

L'étranger

belki de tam şimdi yeniden okumalıyım. hatta ilk kez bugünlerde okumalıydım camus'un yabancısını. belki kitabı ve hatta kendimi daha iyi anlayabilirdim o zaman. bilemiyorum.
pek çok düşünce arsızlığım gibi bu da bir his. sadece bir his bayım.
oysa bu sabah deri montumla otobüsün güneş alan cam kenarına sıkıştığımdan beri yazmak istediğim o kadar çok şey var ki? yazamıyorum. hayır ve evet elbet kimi korkularım engel buna. ama daha çok düşünce atlasımdaki dağınıklık belki de.
yoksa bana sorarsanız şu ahir ömrümde en sevdiğim şey; kış güneşi derim. evet sadece kış güneşi. tezer özlü mesela sardunyaları severmiş. lakin çiçek terminolojisine hakim olmadığımdan size bahsetmiş olmalıyım bayım. bir de bazı şarkılara ve şarkıcı seslerine hastalığımdan. sonrası ve gerisi laf-ı güzaf ve hiç yoktan bir hiçlik. benim zoruma gidense bugünlerde beni çok sevdiğine inandığım insanlar dahil herkese ve her şeye karşı  yabancılaşmam. o yüzden belki de bu letranger tercihim. ne pessoa, ne özlü ille de camus. ama şart da değil hani. ve yine de sıcaktan piştiğim o otobüsün camından gördüğüm bir enstantane çok şeyler çağrıştırdı bana. mesela zorunlu rollerimizin olduğunu bu dünyada. kimi dolmuş kahyası, kimi medya patronu, kimi şoför, kimi öğrenci ve kimi sadece ve sadece fenerbahçe taraftarı rolünü oynamış olmak için gelmiş gibi dünyaya. bir kendime yer ve rol bulamıyorum. hepsi sahte. üzerime oturmuyor hiç bir rol! kendim zaten olamıyorum. çünkü bu tekdüzelik yıkıyor beynimi ve çevresindeki tüm duvarları. lakin hemen akabinde çelik bir duvar karşılıyor beni. belki de bu yüzden bazı zamanlar hiç bilmediğim zonguldak'ın hiç bilmediğim bir sahil ilçesine sığınmak fikri iyi geliyor bir an için. ama işte bir kaç dakikalığına. gerçek er ya da geç acıtıyor. acıyor. çıkmak için çırpındığım labirentimde sabitliyorum artık kendimi. hareketsiz, başıma gelecekleri bekliyorum. şarkılar seviyorum. şarkılar dinliyorum. hüzünlüler çok. hareketli ama hüzünlü, neşeli ama hüzünlü yavaş ama hüzünlü.hep hüzünlü. çünkü taammüden hüzünlü. anlatmak istediğim konudan giderek uzaklaştığımı hissediyorum. aslında anlatmak istediğim bir şey de yok. güzel şarkılar var.
.


7 Kasım 2013 Perşembe

benjamin

şu kuşlar mesela ; bir sıkımlık canlarına, küçücük bedenlerine aldırmadan bir noktadan diğerine gitmek için ölümüne kanat çırpıyorlar.
bir amaçları var çünkü. hatta tutkuları!
peki ya benim?
 .
.