17 Ağustos 2013 Cumartesi

shift

söylemiştim defaten usta, bu şarkıları yasaklamalı diye. hatta ve kanımca hiç bir şey dinlememeli insan. kendini bile. sadece ve mesela masum bir sedir ağacının altında gölgede dinlenmeli.
dün bütün gün bunu düşündüm anadolu bozkırında. oysa dört saat uyku, üç uçak, iki farklı şehir ve bolca insan bu yirmi dört saatin içinde. ve elbette güzel gülen gözler ve yüzler ama taşra daha güzel hostesleri hakediyor ustam.
oysa ve tıpkı zaman gibi düşünceler, fobiler ve hobiler de değişiyor. misal uçan otobüs kıvamındaki uçaktan bile tırsmadım bu sefer. ecnebi kaptan inişte bazı yürekleri ağza getirse de pırpır uçakların adetiymiş böyle sert inişler. her vilayetin ismi ile müsemma kebabından yemek de öyle. ilk ziyaretinde bilhassa.
yoksa çok darılırlarmış.
ama ve mesela durduk yerde daha önce hiç takmadığım ve takılmadığım şarkı sözlerinin şimdi boğazıma boğazıma takılıyor olmasının kebabı beğenmememle bir alakası yok. ama ve sonra başka bir şey oluyor mesela şapşal bir sevinç kaplıyor içini durduk yerde. lan bu sefer olacak galiba diyorsun, büyük hissediyorsun sonra görünmez ama çok iyi bilinen bir elin arkadan omzuna dokunduğunu da hissediyorsun ve duyuyorsun hatta ;   
-hey nereye dostum? daha birlikte seveceğimiz çok hüzün var.
-şeeey madem öyle bir şarkı isteyebilir miyim senden?
elbette diyor içimdeki makus talihim . nouvelle vague'dan herhangi bir şarkı o zaman. oysa ve meğer bir çeşit grupmuş nouvelle vague. ne var ki tekilliğine tutulmuştum ben malavida'ya aşık olurken. solistinin hayranıyım yine de ve ama.
hani bazen de şu tiv-tır feysbuk olaylarında tv izlemeyip sadece belgesel ve haber kanalı izleyenler gibi hissediyorum kendimi. bilirsin doğum günlerine nahassas olduğum için sevgili arkadaşlarımın doğum günlerini mailime gelen feysbuk habercisinden öğreniyorum. arada bir istanbul büyükşehir belediyesi takımının seyircisinden biraz daha az olan takipçilerin tivitlerini okuyorum falan.
öyle yani. buralarda günler böyle sıkıcı ve yavaş geçiyor usta. ha bi de sol şift tuşum çalışmıyor. ancak sağ şift ve iki nokta tuşları sayesinde gülümseyebiliyorum insanlara... anlayacağın tek motorlu uçak gibiyim şimdi. allah kimsenin şiftine zeval vermesin. amin.

16 Ağustos 2013 Cuma

vakıt

beş gündür adam gibi çalışmıyorum. hatta hiç çalışmıyorum. patronun beni kovmasını bekliyorum. çünkü iki istifa girişimim başarısızlıkla sonuçlandı. müebbet katiplik verdiler!
ilkinde tatlı dil ikincisinde yalandan tatil baştan çıkardı beni. aslında kanmış gibi göründüm. ama geçmiyor geçmeyecek içimdeki sıkıntı. biliyorum.
mecburi işleri mecbur hallediyorum. ötekileri zamana havale ediyorum. sıkılıyorum sevmediğim bu işten, bu eski şehirden ve bu dünyadan. gitmek istiyorum. gidemiyorum. sanırım korkuyorum kendimden.
internetimiz haber kanallarıyla sınırlı. haberler rahatsız ediyor odamdaki tvnin radyosundan müzik dinliyorum bu yüzden . açs yok maalesef. voyage kısa vadede iyi, uzun vadede uykumu getiriyor. trt fm dinliyorum her türlü müziği çalan. zaten ben kendim her türlü müzikten hoşlanırım. lakin bu aralar fena halde mabel matiz'in zor değil'ine takıldım. hayır hayır sözler hiç bir zaman etkili olmadı müzik beğenimde. nağmeler , ritimler , enstrümantallar işte sevdiğim. bir de candan erçetin'in sesi iyi geliyor bana. niye bilmiyorum.
bilmediğim çok şey var daha. ama öğrenmek istediğimden emin değilim. aslında yazmayacaktım daha. karar vermiştim dün akşamüstü. ne var ki duramıyorum. ölene kadar durmayacağım. bunu biliyorum.
.

13 Ağustos 2013 Salı

okyanus

ben mesela sevgilim hiç okyanus görmedim biliyor musun? bu benim suçum mu yoksa başkalarının mı bilmiyorum. dogrusu çok da umrumda değil suç ve ceza faslı. çünkü ve zira limana varmak isteyen gemilerle benim derdim.
ve ispanyaydı sanırım. 
dar ve egzotik sokakların bitiminde başlayan okyanusu görmek diyorum.
güzel olabilirdi oysa.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

istatistik

balık burcuydu. eroğlu oku dedi. sevdim, sen de seveceksin diye de ekledi hulusi efendi!
niye burcunu söyledim ki şimdi. bilmem! belki yazar, tarz, karakterler anlamında bağ kurdurmak için.
oysa ben kendim mesela akrep burcuyum.
 okumamıştım. ilk fırsatta baktım eroğlu kitaplarına. kendini hemen beğendirip aldırsın diye seveceğim bir iki cümle aradım. bulamadım. almadım ve okumadım dolayısıyla. bir eksiklik var gibiydi sanki. belki de eksiklik bendeydi. ben akrep o balık. renkler flu, zevkler siyaset meydanı hem. yanlış zamanda bakıyor olabilirdim. misal milletin yıkıldığı behzat çe romanlarında da aynısı olmuştu ve pis moruğun notlarında bukowski'nin. net ve kararlıydım hepsinde. almadım.
keşke dedim; hayatımın geri kalanı içinde aynı kararlıkta olabilsem.
duymadın mı?
peki o zaman şöyle söylemek lazım gelir; dexter morgan'nın tüm sezonlarını izlemekte kararlıyım. (ama peşinen söyleyim benim adamım angel batista) ve brazzaville-anabel şarkısı ile şimdi ismini unuttuğum çok güzel bir fransızca şarkıyı bayrak yapma niyetindeyim arabama. sonra belki uzun tatilde buraya çok uzun bir yazı asmak. ömer faruk dönmez'in o hikayesini aramak belki.
gördüğün gibi ve aslında hepsi tırvırı. hızla geçip giden hayatın akışına dair en ufak bir gerçek yok. peki geçip giden hayatı durdurmak bir filmi durdurur gibi.
mümkün mü, geriye sarmak. mesela yirmisekizinci bölümüne dönmek hayatının?
yok hayır vazgeçtim yirminci bölümü olsun. hayır hayır ondokuz olsun.
anladın mı şimdi? ben uygulamalı olarak yeniden anladım. seni bilmem ama. tekrar etmek istemiyorum. böyle de çirkinleşebiliyorum işte haksız yargıların karşısında! çünkü bilmiyorsun. google efendi de bilmiyor ne olduğunu. hayat istatistiklerdeki gibi değildir. filmlerde ve kitaplardaki gibi hiç değil.
envanter tutmuş. en çok salı günleri ve saat 08:00 ve 15:00 civarı ve ayın onuncu günlerinde yazmışım.
eee..sonuç?
hayat bu değildir google efendi. dünya da! aç gözünü seyret tekrarı yok bunun demedik mi. dedik. bu arada siz genç bayan lütfen satır aralarımdan çıkınız ve siz bayım lütfen aldığınız o cümleyi yavaşca yerine bırakın. çok hassas cümleciklerdir onlar. sonuçta kimsenin kırılmasını istemeyiz değil mi?
evet işte çayımız da geldi. itiraf etmeliyim ki bu işyerinin en sevdiğim yanı. sıcak ve demli çayı. bazen de kahvesi. gerisi laf-ı güzaf ve çekilecek gibi olmayan kilometrelerce asfalt yolu. üstelik gıpgri. insan bi sarıya bir turuncuya boyar. dedik ya renkler flu. ve hep koyu. sonuçta temmuz çok nemli ve netameli geçti. umarım ağustos çabuk biter de eylüle kavuşuruz bir an evvel. sanırım hepsi bu kadar. çayımda bitti zaten. şimdi sessizce dağılalım lütfen.
.

11 Ağustos 2013 Pazar

bazaar

bir yarım en sevdiğim yazımı arıyor onlarca yazı arasında öbür yarım en sevdiğim yanımı arıyor balık pazarında. saat sabahın on elli sekizi. arkamdaki delikanlı kulağımdaki müzikten ötürü omzuma vuruyor "son durak kadıköy sahil de mi" diye bağırıyor. bense kendimi ararken irademi buluyorum nefis turşu kokuları arasında. ciğerci kedisi gibi dükkanın etrafını iki kez dolandım ama almadım midemi delen o turşuyu. ilk kez iradem galip gelmişti bana karşı. sevindiğim ilk ve tek mağlubiyetimdi bu. fazıl bey ne dedi buna bilmem ama kahvesine rakip veya rakipler gelmiş ne zamandır. bana sorarsan "ya nasip" dedi muhtemelen.
oysa pencereyi kapatınca bunalıyor, açınca üşüyorum. böyle iki halin arasında kalmak gibi balık pazarı ile odam arasında geçişler yaşıyorum bu ağustos neminde. bazen eksenle joy arasında kalıyorum böyle ama bu daha farklı. ordayken burayı burdayken orayı özlüyorum. iki kadına birden değil de bir kadının iki farklı haline aşık olmak gibi. aynı anda her iki yerde olma şansım hiç olmadı. olmayacak. biliyorum. pazar sendromları bitmeyecek ve hep yazacağım. pişman değilim. mutsuzum. ve biraz da uyumsuzum. hepsi bu. hayır şikayetçi değilim bırakın allahından bulsun hayat denen bu "garabet". biz işimize gücümüze bakalım doktor.
hem o değil de bu pazar günleri olmasa kime bok atıp rahatalayacağız bilmem.
iyi ki varsın lan pazar!
.

9 Ağustos 2013 Cuma

geniş

eskiden olsa hiç gözünün yaşına bakmadan arka arkaya en az üç film izler, bir kitabı yarılar sayfalarca yazardım. evden hiç bir güç çıkaramazdı beni böyle geniş zamanlarda.
ama ya şimdi. tersi, tam tersi çıkmak için can atıyorum.
lakin ve yine de kalıyorum doktor
sanırım yaşlanıyorum artık....
 bazen de hayata karşı, boş kaleye topu dokunsa fileleri havalandıracak golcü gibi hissediyorum kendimi. ama sonra ter içinde uyanıyorum tabi.
hakikat şu ki doktor;  çok sıkıcı buralar. vakit geçiriyorum. kurtulmak için tünel kazan mahkumlar gibi beynimi oyuyorum. kötü şans, hala ışık yok. ve ışık olmadıkça da maalesef devam edecek bu kara ve kaypak yazılar. sizin için üzgünüm bayım. ama hayat bazen de böyle bir şey işte.
elbet ve yoksa ben de isterdim bayram gelmiş hoş gelmiş hem ramazan hem şeker bayramınızı kutlayayım, sevgi pıtırcığından uyarlanmış yuvarlak ve süslü kelimeler edeyim. istemez miyim sanıyorsun. ama malzeme bu! üzgünüm bayım. gerçekten üzgünüm. hem sizin adınıza hem kendi adıma üzgünüm.
hal böyle iken ve zaten bir türlü uygun film bulamıyorum.(töbe yarabbi uygun ilik der gibi)
 n'apıyorum bir psikopatın dizisini izliyorum yetmişiki bölümdür. sanırım kitap okumayı da gerçekten sevmiyorum. sevseydim şayet yarısı yarısına gelmeden bıraktığım kitaplarla dolu kitaplığımındaki kitapları şimdiye çoktan çekoslavakyalılaştırırdım.
nasıl bir cümle bu hayati?
siktiret. nasılsa bugün bayram.
zaten bugün o meşhur mağazada da barış mançonun o meşhur şarkısı çalıyordu günün mana ve önemine binaen. çocuk mağazası değildi ama müzik evrenseldi. lakin o şarkıyı dinlerken arkadaşım eşşek geldi aklıma. kasadaki kıza dedim eşşeği de çalsanıza. bön bön baktı suratıma. arkadaşım eşşek şarkısı dedim. güldü kocaman. maalesef o yok elimizde beyfendi dedi aradaki e'yi mahsus düşürerekten. kurbana getirin ama mutlaka dedim. yine kocaman güldü. mağaza müdürü işkillendi öyle uzaktan uzaktan hiç dokunmadan süzdü ikimizi. kız birden ciddileşti. yine bekleriz efendim dedi. kapıyı bulabilirim dedim kendi başıma. bu sefer gülmedi.üzüldüm ama fazla üzerinde durmadım.
zaten kafamda deli ve zorlu konular.
misal telefonuma hala sevdiğim şarkıları yüklemedim. acil durum olsa telefonun radyosu bozulsa sıçtık. telefonsuz yaparım ama müziksiz asla.
sonra bayram kalabalıklığından arınmış tatil planı yapmam lazım. hem denize sıfır hem ormana kıyı hem cep hem kafa dostu olacak ve hatta mümkünse geri dönmemek üzere beni ikna edecek ekmek hava suyla idare edebileceğim bir vatan toprağı bulmak en büyük hayalim şu kudsi günlerde ibrahim. gerisi zaten teferruat!


8 Ağustos 2013 Perşembe

purgatory

yattığım yerden önlü arkalı sıralanmış iki yıldız görüyorum her gece. öndeki daha parlak arkadaki daha küçük ve sönük. bazen de arkadaki parlak öndeki sönük oluyor. ama hep oradalar. her akşam görüyorum onları. düşünüyorum ister istemez. hayatımı. kendimi. dünyadaki yerimi.
oysa fazla düşünmeye gerek yok. o iki yıldızın arasındayım. biliyorum.
hani ve yine klişe olacak ama gerçeğim bu benim. araftayım.
bazen önde bazen sonda ama hep aradayım.
hani dört mevsim var ya nefes almaya çalıştığımız şu yerkürede. işte o mevsimlerden sadece ikisinin arasındayım mesela. hepsinin değil sadece ikisinin. sorsan söylerim niye söylemeyeyim hangileri olduğunu. ve sorsan yine onlardan sadece biri olmaya razı olduğumu da söylerim.
ama işte ben ikisinin arasındayım. tıpkı gece ile gündüzün arasında olduğum gibi yahut yağmurla güneşin.
ama bazı şeyler de var ki sevgilim; sadece seninle benim aramda.
.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

freedom

yaklaşık üç saattir bu devasa parktayım. bir iki tur attıktan sonra gölgede bir banka  oturdum önce. rüzgar o kadar güzel esiyordu ki uzanmak geldi içimden. kalabalık değildi park ve herkese yetecek kadar bank vardı. yine de tereddüt ettim. önceden hiç yapmadığım ama hep yapmak istediğimdi. bir anlık duraksamadan sonra kimseye aldırış etmeden boylu boyunca uzandım banka. içinde kitap,cüzdan, anahtarlık , şarj aleti , not defteri ve bir kaç kalem olan el çantamı da başımın altına yastık yapıp başka bir açıdan bakıyorum şimdi dünyaya.
radyom ve zihnim açık. bembeyaz, parça parça bulutlara fon olmuş masmavi gökyüzünü izliyorum hayatımın geri kalanını düşünerek. ve ağaçların sevişmelerini, kocaman kollarını açarak birbirlerine sarılmalarını. ve sessizliği dinliyorum zihnimin bir ucuyla. kimileri bu ortama cennet gibi diyebilir normal şartlar altında..ama eksik çok.
bi kere o kadar yeşilin, çiçeğin arasında insana huzur veren bir değil hiçbir koku yok. daha çok terkedilmiş cennet gibi. bir kaç cılız kuş sesi ve çok uzaklardan, yapay bir gölden gelen su sesi.  hem huri de yok etrafta zaten. hep emekli amcalar, deli gibi koşan muhtemel bir kaç profesyonel sporcu ve kafayı fit olmakla bozmuş , spor aletlerinde kendini parçalayan bir kaç orta yaşlı abla. hepsi bu. yine de yumuşak rüzgar, yaprak arasından sızan güneş kırıntıları ve şahane müzikler çalan açs radyo. sahte bir cennet gibi. şükür buna da şükür. yalnız yatarak yazmak çok yorucu oluyor söyleyeyim.
.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

nowadays

göksel dinlemeyi seviyorum çünkü* şarkılar benim yumuşak karnım, dinlerken helâk olsam da başbelası bir alışkanlık gibi vazgeçemiyorum, müptelayım evet* hem artık sezen aksu şarkısı gibiyiz, eski ve hüzünlü* öte yandan gündüz uyuyabilen insanları kıskanıyorum, çok kıskanıyorum* ben de gündüzleri uyuyabilmek istiyorum, hep uyumak istiyorum* hüzünlü bir şarkının içinde eriyip yiteceğim günü bekliyor gibiyim bu ağustos sıcağında* belki de bu yüzden rüyalarımda fransızca kurslarına gidiyorum* lakin okuyamıyorum , nadiren izliyorum, dinlemek ama en güzeli her vakit güzel şarkıları* yazmak desen aslanın ağzında, zira kelimelerim mütemadiyen eksik ve cümlelerim hep kırık dökük* lakin bende bi'aşk var* uzaklaşmak istiyorum* özlüyorum*
*
göksel - kıskanıyorum
.

2 Ağustos 2013 Cuma

ahmak

nankörlük etmek istemem şimdi. ağustos kardeşim üstelik yağmurla beraber şehre ineli henüz iki gün oldu ama ve yine de ben o'nun bugünlerde şair nedimin bir köşesinde bana ahmak ıslatanla birlikte ceee yapacakmış hissine kapılıyorum sık sık.
eylül efendi sana diyorum. hadi çık gel artık! 
çok özledik olm....
.

1 Ağustos 2013 Perşembe

ses

vakit sabahın yedionbeşi yağmur az önce dinmiş toprak, hayvanat ve biz insanlar biraz olsun nefeslenmişiz. cam hala açık özlenilen koku yok ama serinlik hissedilir derecede. sokaktan yankılanan yüksek topuklu adımlar. kendine güveni bol ve biraz aceleci. bi koşu pencereden görmek mümkün ama ilk akla geleni hayal edip yazmak daha eğlenceli. çünkü bu arşa ayak basan hanım niye bilmem masmavi bir etek giymiş dizlerinde biten üstüne de bembeyaz bir gömlek kısa esmer saçlarıyla ve özgüveniyle uyumlu. ve tabi o mağrur yürüyüşe paralel adımları sık ve kararlı. acelesi olmalı.
sonra bir martı. yan apartmanın çatısında penceremin hizasında. kısa bir giriş taksiminden sonra resmen uzun hava çekti hayvan! yaklaşık sekiz on kilo ağırlıgında besili bir şey olmalı bu kadar ses çıkarabildiğine göre. ve hala susmuyor. çok bağırıyor. karnı aç olmalı. çıkmadan pencereye biraz ekmek içi koymalı.
ve bir teyyare geçiyor şimdi tam üzerimizden. acaba gökkuşağı da çıkmış mıdır, teyyare içinden geçmiş midir? bunu görmek için yataktan kalkamayacak kadar tembelim. lakin diğerlerinin aksine çok güçlü sesi ve dolasıyla sağlam bir motoru var bu teyyarenin. belli. en büyüklerinden olmalı. ve yolcusu da çok olmalı. kesin yurtdışına uçuyordur. muhtemelen almanya. ama ben, beni de alıp finlandiya'ya gitmesini isterdim hemen şimdi. ama artık çok geç. teyyarenin sesi muhtemel bulutların arasındaki görüntüsü gibi azalarak kayboldu. ben kaldım. derken telefonun alarmı çaldı. çok iğrenç bir ses. marimba. sanırım katlanamayacağım ve uyanma garantisi olduğu için bilerek seçtim bu melodiyi. ya da default geldi bilmiyorum. bilinen kendim gibi aceleci ve sabırsız bir ses olduğu ve daha fazla katlanamayacağım. yüzünüze kapatmış gibi olmayım ama şimdi gerçekten kapatmam lazım. sorry. so sorry.
.


agustosbir

nihayet yagmur.
..