24 Mart 2013 Pazar

kuşlar , çakallar ve diğerleri

bazen de işte saçma sapan bir iyimserlik gelir çöker insanın yüreğine. üstelik en nefret ettiği pazar günü. elini ayağını nereye koyacağını şaşırır insan. şaşırdım haliyle.
çünkü  böyle sebepsiz sevinçler içime çöreklenmeyeli uzun zaman olmuştu. çok uzun zaman.
bir daha gelmezler sanırdım.
yanılmışım.
geldiler.
misafire git demek olmaz. dağınık ve yara bere içindeki gönül evimi çabucak toparlayıp içeri buyur ettim. lakin diğerlerinden farklıydı bu sefer ki. biraz havalı, hani siz entelmodernler nası dersiniz hah evet snob, burnu kaf dağına elçi gönderenlerdendi. haz etmedim o yüzden. bir de ukala ki sorma gitsin..
sen zahmet etme yerinden  su gibi akar giderim dedi.
ne yaptım ben de? öğle yemeği yerken hiç adetim olmadığım üzere açık olan televizyondan belgesel izledim. kuşlar ve çakalların cinsel hayatı üzerine bayağı bir bilgilendim. o arada bizimki gitmiş dediği gibi. ve su gibi.
kaldık mı bir başımıza.ben de camın kenarında kahvemi yudumlarken alt kat balkonuna konan yaşlı kargayı izledim bir süre. belgeselin etkisi olduğunu sanmıyorum bunda. zira tuhaf bir kargaydı bu. yaşlıydı bir de.
ben diyeyim kırküç sen de ellidokuz yaşında. çünkü ve zira bir rivayete göre dünyanın en uzun ömürlü kargası ellidokuz yaşında ölmüş. ben diyenlerin yalancısıyım şimdi. ötesini bilmem.
bizim kargaya gelirsek bu bilgece bir kargaya benziyordu. bir ara onu izlediğimi farketti. sağ omuzunun üstünden bir bakışı vardı ki anlatamam. ağlayamam.
böyle anlamlı bakışı en son martı schillaci'de görmüştüm ama ve şimdi zamanını hatırlamıyorum net olarak. karların erimeye yüz tuttuğu göçmen kuşların tacikistan'dan malatya aktarmalı eskişehir'e göç etmeye başladığı yokluk yıllarıydı sanırım. bu garibim kızılay'ı kırkbeş derece açıyla kesen köhne apartmanımızın karşısındaki devasa alışveriş merkezinin çatısında kukumav kuşu gibi düşünüyordu. eskişehirde martı tuhaf geliyor değil mi? bize de tuhaf geldi. öyle ki sabah mahmurluğunda leylek sandık ilkin. sonra işin rengi değişti. topaldı bu martı. bir kanadı da kırıktı üstelik. ne vakit ve niye geldiğini bilmiyorduk. sorduk kendi de bilmiyordu. hafızası kaybetmişti. kendini hindi zannediyordu. kabarmaya çalışıp tuhaf sesler çıkarıyordu. sen martı oğlu martısın göklerin kralı denizlerin padişahısın. aslanım koçum ağam paşan gazlarına yanıt vermiyordu. yemyeşil gözleri vardı. ve çok anlamlı bakıyordu puştoğlu. sonra bir gün kimseye haber vermeden uçup gitti.
işte o martı gibi bakıyordu bizim karga fedai. iri yapılı, parlak siyah tüylü, düz gagalıydı. otoriter ve güngörmüş bir varlıktı. her halinden belliydi. duruşu bile farklıydı. diğer kargalar yanına gelmeye cesaret edemeyip ikişerli üçerli gruplar halinde yaşlı ceviz ağacının dallarında dalga geçiyorlardı.
neden sonra bir şey anlatmak ister gibi korkusuzca bulunduğum camın önüne geldi.
lakin gelmesi ile gitmesi bir oldu. pencerenin kenarına kondu, gözlerime baktı ve gitti.
baktı ve gitti.
garipti. ama tanıdıktı da. şaşırmadım.
ince bir gülümsenin yüzümü yavaşca ve çepeçevre sarışını hissettim.
ve hemen akabinde  kalbimde oluşan sıcaklığı. demek sendin dedim içinden. demek sendin.
.


21 Mart 2013 Perşembe

şehirler diyorum ibrahim tıpkı kadınlar gibi


geçmiş gün ortaköy'de oturmuş istanbul'la laflıyorduk. lafın bi yerinde dedim ki ; " siz şehirler kadınlara çok benziyorsunuz." gözlerini biraz hayret biraz da merakla bana dikerek devam etmemi ister bir hareketle sırtını çamlıca'ya yasladı.
devam ettim ben de.
üç büyük güzelisiniz dedim üç tarafı denizle çevrili cennet yurdumun. izmir, ankara ve sen.
haklısın der gibi başını yavaşca boğaziçine doğru eğdi.
ama dedim her biriniz çok farklısınız.
izmir mesela; çok güzel. kabul edelim şimdi. değil 81 vilayetimizle ecnebi vilayetleri ile yarışmaya girse allah vergisi güzelliğiyle tartışmasız birinci olur. akıllı ve kültürlü de üstelik. albenili, havalı bir hatun sonuçta! lakin tipim değil izmir. eyvallah ortanın bir hayli üstü hayatımız, dört başı mağmur evimiz, bir de kedimiz, o tiyatro senin bu konser benim etkinlik deliliğimiz olur. üst düzey davetlere katılır paris ve roma'yı bile çatlatırız ama işte bu hayat bana göre değil. nefes alamam. bu kadar düzen, ritm ,kontrol ve dahi bu kadar ekabir boğar beni sevgili istanbul anlıyor musun?
bir şey demedi soran gözlerle baktı sadece. soruyla cevapladım bakışlarını. anlatmaya devam ettim.
ankara mı?
güzel ankara. mağrur ankara. baş tacı ankara. ama olmaz. onla da hayat geçmez. o bir kamu kurumunda memur olur ben de özel bir şirkette. ne kısalır ne uzarız. iki çocuk yaparız biri kız diğeri erkek. iki memur maaşı ile çocukları okutmaya çalışırken bir yandan üçyüzaltmışay taksitle ve krediyle eve gireriz. emekli ikramiyesi çocukların üniversite eğitimi için çünkü. çocuklar okulu bitirip elleri ekmek tuttuktan sonra küçük bir sahil beldesine ilhak olma hayalleri kurarız belki ama işte hayali göremeden hava ve insan kirliliğinden ölür gideriz. çok mu karamsar oldu. ama hayat böyle bir şey işte. tabi yersen...
ama ben yemek istemiyorum canım istanbul.
-canım derken?
hiç sormayacaksın sandım. sormasan da anlatacaktım zaten.
ama işte sen ne izmir gibi havalı ne ankara gibi çalımlısın. ama çekicisin anlam veremediğim bir biçimde. sen başkasın anlatamıyorum işte. üstad bile anlatamamış seni. gözleri kapalı dinlemiş. sadece dinlemiş. benim ne haddime seni sana anlatmak. ama ve mesela seninle çok şey yaparız be istanbul. çünkü senin diğerlerinde olmayan değişik bir havan var. bir gün güneşli bir gün yağmurlusun. düşeş de gelebillirsin hep yek de ama adamı yolda komazsın. . günlük yaşarız. paramız olursa en kral yerde yer içer eğleniriz olmadı eminönünde balık ekmek yeriz. bilmem ne merkezinin dev akvaryumunda köpekbalığı sevdikten sonra yeni camide kuşlara yem atarız. bakırköyden yenikapıya bisikletle yarışırız. yağmurda şemsiye kullanmaz evde birbirimizi kurularız. bir gün sahafları dolaşırız bir gün film festivallerini kovalarız. yoğurt yemeye kanlıcaya, çay içmeye adalar'a gideriz. trafiği yok yere tıkayanlara sinkaflı küfürler ederiz, çevreyi kirletenlere bay doğruluk yaparız şşşş çok ayıp deriz.. hiç bilmediğimiz sokak ve mahallelere gideriz , fotoğraflar çekeriz bu tuhaf isimli sokaklar hakkında uçuk kaçık hikayeler yazarız. en güzelini bir şişeye koyup boğazın serin sularına bırakırız ki çanakkaleden egeye akdenize, oradan cebelitarıkla atlas okyanusa ulaşırız. galata kulesinde uçurtmalar uçurur, çamlıca'da çelik çomak oynarız. seninle hayat hiç bitmez. bir gün bir ömür, bir ömür bir gün gibi olur yeri geldiğinde. evlen lan benimle istanbul? dedim.
 -abi bi siktir git çay koy ya dedi.
oysa en çok da bu dobra halini sevmiştim....



17 Mart 2013 Pazar

dip not

çoğu insanın dip anları vardır benim de dip pazarlarım sevgilim.
nasıl anlatsam bilmem ki; pazar günleri gizli bir güç beni magmanın yirmibinfersah altına, seksen günde devrialem uzaklığa itiyor sanki. memnun değilim bu durumdan ama pek şikayetçi olduğum da söylenemez. alışmaya çalışıyorum sadece. normalde yapmayacağım işleri yapar, dinlemeyeceğim şarkıları dinler, düşünmek istemediğim şeyleri düşünürüm bu günde.

bu yazdıklarımı mesela, çevre dostu bir belediye otobüsünün altında kalmadan az önce düşündüm. neyse ki otobüs duraktaydı ve henüz hareket halinde değildi. ben de yerde hareketsizdim. boylu boyunca uzanmış sırtüstü, öylece yatıyordum. niye yatıyordum. bilmiyordum. yalnız gökyüzü gri ile mavi karışımı bir renkteydi. ve yer çok soğuktu. o an bir kaç kitap yazacak kadar düşünce geçti aklımdan.
hani karnın çok açtır ve sen masadaki tüm yiyecekleri yiyebileceğini sanırsın ama daha ilk tabakta tıkanırsın ya. işte öyle bir şeydi benimki de.

insanlardan önce mart kedileri toplandı başıma. sonra topal bir martı ile sarhoş bir karga geldi. nihayetinde mavi gömlekli iett şoförü. daha iyi misin bişeyin var mı demeden "kör müsün birader,  niye atlıyorsun koca otobüsün önüne" diye bir güzel payladı beni onca hayvanın içinde. insanlık kalmamış sevgilim. şu hayvanat kadar incelik yok insanlarda. herkes birbirine küfredip, bağırıp çağırıyor. yayasından, şoförüne, öğretmeninden öğrencisine, hırsızından polisine bir şiddet, bir öfke patlaması ki sorma gitsin.
neyse daha fazla uzatıp değerli vaktini almayım. bugün günlerden ne? diye sordum nedenini hiç bilmeden ve düşünmeden. şoför hala sinirliydi ve öfkeyle bir şeyler mırıldandı, anlamadım. ortama sonradan dahil olan belediyenin kulağını damgaladığı plastik küpeli, kararsız bir sokak köpeği cevapladı  beni,  sanırım bugün cumartesi ama pazar da olabilir emin değilim dedi. martı ile karga cuma olduğuna dair kedilerle bahse girdiler. kararsız plastik küpeli çekinser kaldı haliyle. bense hala eternal sunshine of the spotless mind filmindeki barish gibi soğuk betonda sırtı üstü uzanmış gökyüzünü izliyordum sırıtık bir vaziyette. sen yoktun yanımda ama mutluydum çünkü yukardaydın. en uzaktaki, en parlak yıldızdın. dünyanın en güzel yüzüyle bakıp en güzel gözleriyle gülüyordun bana. galiba sana aşıktım. ama sonra o nemrut şoför bir karabasan gibi çöktü sevgimize  koyu mavi gömleğiyle.  pazar lan bugün pazar allahın cezası diye bağırdı, o an da ne martılar ne kediler ne de yukarda sen vardın.  pazar bugün pazar diyen kızgın şoförün sözleri bir yeşilçam filmi tazeliğinde çınlıyordu kulaklarımda.

allahım bu bir kabus olmalı diye mızmızlanırken beyaz önlüklü, beyaz saçlı bir adam belirdi başucumda.doktor olmalıydı ama bilinenin aksine kimseye açılmasını söylemeden sessizce sokuldu yanıma. ama , ama ben sizi tanıyorum. cü cüü cüney.... lafımı tamamlamama fırsat vermeden nayır yavrum ben sandığın kişi değilim seni ameliyat edip gözlerinin açılmasını sağlayan doktor ibrahim müteferrika dedi. ama dedim o matbayı bulmuştu ve bu çok uzun yıllar önceydi.. paralel evren diye bir şey duymadın galiba evlat dedi. duymaz mıyım schrödinger'in kedisi, isviçreli bilimadamları olsun siyah duman, beyaz papa, tanrı parcacıkları sadece haber ve belgesel kanallarını izler çok bulmaca çözerim dedim. aferin beynin hasar görmemiş , yolcu sizindir şoför bey demez mi çocukluğumun malkoçoğlusu, cüneyt abi bizans surlarında dayak yiyen figüranın olayım beni bu nemrutla başbaşa bırakma diye yalvarmam neticeye tesir etmedi. almanlar karşısında çok güzel oynayıp kaybeden a milli takım gibiydim. mavi gömlekli altın levyeli şoför usulca yanıma yaklaştı ve kulağıma doğru eğilerek fısıldadı : "üçe kadar sayıcam kalkacak mısın yoksa ben mi kaldırayım seni ayağa." bir ki bugün pazarrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr
iki avucumla kulaklarımı tıkama ve gözlerimi kapama çabam boşunaydı. ağzımdan ve burnumdan bugün pazar yazan pembe okul fişleri fışkırıyordu. ilkokul dörde gidiyorduk. bazen de pikniğe. o mayıs pazarı da pikniğe gitmiştik okul olarak. hepi topu dört sınıftık zaten. ilk aşkım nesrinin eline ilk kez o gün dokunmuştum. velilerimizin izin kağıtlarını uzatırken çarpışmıştı ellerimiz. aslında bilerek çarpmıştım ben. nesrin oralı olmamıştı ama bu yaptığım için cezalandırılacağımı bilemezdim! çocuktum daha. eve döndüğümüzde babam her zaman yattığı yatağında yoktu. hastaneye gittiğini iğne yapıp geri göndereceklerini söyledi yaşlı amcalar , tombul teyzeler. o gün pazardı. ertesi hafta hastaneye gittiğimizde artık hiç gelmeyeceğini söylediler. o gün de pazardı. ve bugün bir belediye otobüsünün önünde uzanmış yatıyorum şimdi. bu şoförü gözüm tutmadı allahaşkına siz söyleyin dostlar bugün günlerden ne?

16 Mart 2013 Cumartesi

beşiktaşk


oysa ne zavallıca? bir binanın tepesinden sokağa saçılan paraları toplamaya çalışan zavallı vatandaşlar gibi beynimde uçuşan düşünceleri toplamaya çalışıyordum. o kadar önemsiz, basit cümleciklerdi halbuki. olsa da olurlardı olmasa da. tıpkı benim gibi. bazen böyle düşünüyorum.
beşiktaş yine yeniliyordu. canım sıkılmıştı. film izlemek istedim. akbabanın üç günü'ne denk geldim. star televizyonu inter star olmadan iki kez tesadüf etmiş bir türlü izleyememiştim. aslında beşiktaş bahaneydi. bu kayıtsızlık bu vurdumduymazlık, hissizlik hali. etrafımda gelişen her olayda bir sıkıntı.
dört günlük sakalım boynuma batıyordu. mevsim normallerinin altındaki soğukta terliyordum. ve beşiktaş hala mağluptu. aslında beşiktaş bahaneydi.
yeni müzik kanalları ve çok güzel şarkılar dinliyordum. ama eskisi gibi aklımda tutamıyordum şarkı isimlerini.
beşiktaş yenilmeseydi belki bir iki şarkı ismi bile söyleyebilirdim.
aslında yazmak bahaneydi. beşiktaş diyorum yenilmeyeydi iyiydi.

14 Mart 2013 Perşembe

kahverengi tonlarda



yoruldum sadık. hiç bir şey yapmadan öylece, sakince, içinde kaybolmak yerine akıp giden zamanı izlemek istiyorum artık. evet beti gibi belki de pola. markiz olması şart değil bu izlence mekanının. herhangi bir parkın üç bacaklı bankı da olabilir, kırık dökük bir sandal da. ama fonda sezen olmalı mutlaka. kahverengi tonlarda.

10 Mart 2013 Pazar

basit yaşayacaksın


kime sorsam çok dertli. berberi, pastanesi, bakkalı, manavı. oysa ben ısrarla küçük esnaf olma derdindeyim. sabah lüzumlu bir kaç malzeme için şehre indiğimde soluklandığım kahvecinin köşesindeki o küçük çikolata dükkanı azdırdı yine hayallerimi. ama n'olursa! belli bir tercihim yok bu şekilsiz esnaf muafiyeti için. şekerci, muhallebici yahut kahveci. tek şart ve tercihim mutlak köşe bir dükkan olması hacı. büyüklüğü mühim değil. şöyle kitaplardan, sinemadan ve biraz da müzikten konuşabileceğim bir kaç da müdavimi oldu mu dokunmayım keyfime. haa, sinema kitap konuşalım dediysek öyle diyalektikten, sanatsal kaygılardan dem vuracak entellektüelizmi kastetmiyorum. bildiğin düz, erdal bakkal muhabbetleri olacak. misal torbalı sadık bir vakit telaşla girecek içeri ki selam sabah vermeyi unutacak derecede ve heyecanla "velam dün akşam bir danimarka filmi izledim, mutlaka izlemelisin , tam senlik" desin gözlerini belerterek, sonra  ıssız fikret gelsin " hacı bir kitap okudum , senin seveceğin cinsten, daha ilk sayfada sen geldin aklıma, bir gecede bitirmezsen fenerli olayım desin", grubun tek kadın üyesi cenovalı marya da ilk kez dinleyip beğendiği çatlak sesli ispanyol şarkıcıyı methetsin mesela bir akşamüstü. kışın kardan ve tipiden müdavimler dükkana gelemediğinde dışarıda tek tük hareket eden insanları izleyim, haklarında hikayeler uydurayım, bazen yağan yağmurun türküsünü dinleyim cam kenarında. şansım yaver gidip de aklıma üşüşen bir kaç cümle olursa onları da piti kareli defterime yazayım. bahar geldiğinde de dışarıya bir kaç masa-sandalye atıp kasabın kedileriyle güneşleneyim istiyorum.
böyle basit şeyler işte...
..
.

9 Mart 2013 Cumartesi

metro


metro istasyonlarının en çok nesini seviyorum biliyor musun sadık? 
bilinmezliğini, belli bir ahenk içinde gözükmesine karşın içinde barındırdığı kendine has o karmaşıklığını, küflü havasını da evet. seviyorum. az önce yine çok sevdim.
son durakta inmek için iki kez karar verip bu kararımı üçüncü kez bozduğumda elimde sabahattin ali kitabı, can havliyle kapanmakta olan kapıya atıldım. bunu niye yaptım bilemiyorum. orhan veli şiirindeki gibi birdenbire oldu her şey. beynime ne hükmetti o an inan hiç bilmiyorum. belki kulağımdaki müzik, belki bir koku, belki bir çocuk sesi. belki...belki... neticede etrafımdaki cumartesi kalabalığının "meczupmu ki bu" bakışlarına aldırmadan, otomatik kapıya hafif posta koyaraktan ve koşar adım attım kendimi dışarı. sebep ve niyet neydi tam olarak bilemiyorum ama akıbet aynen anlattığım gibi oldu.  aynı temaşıyı metroya binerken de yaşadığımı ve ışıklı tabeleda metroya bir dakika yazısını gördüğüm an koşmaya başladığımı söylesem... evet bence de pek anlaşılır bir yanı yok. lakin işte bu telaşlı ve sakin kafayla düşününce son derece gereksiz fevri hareketlerimin elbet bir değil binlerce sebebi var. fakat şimdi tek tek onları sıralayacak değilim.
metro istasyonlarını sevdiğimi söylemiştim.
yüzlerce basamağı ki bazısını makina yardımıyla bazısını ayak yordamıyla çıktığım onlarca merdivenden sonra ulaştığım son düzlükteki o kaybolmuşluk hissini seviyorum daha çok. birden çok seçenekli çıkış yönlerinden hangisinin sizi gideceğiniz yerin en yakınına çıkaracağını ,  isviçreli bilimadamları gibi olmasa da çok zor bir fizik problemini çözmeye çalışan öğrenci ergenliğinde hesaplamak , meydanın tam ortasında durup derin bir nefes alıp tüm çıkışlara tek tek bakmak. yazıları bir kez daha okumak. kırmızı mı yoksa mavi kabloyu mu çekmesi gerektiğini düşünen bomba imha uzmanı titizliğinde ve hatta biraz daha abartırsak sophie'nin seçimi çaresizliğinde ve küçük emrah bakışlarıyla kilitlendiğin herhangi bir çıkışa emin adımlarla yürümekten bahsediyorum sadık.
bu kaybolmuşluk, bu bilip de bilmemezlik, umursamazlık, merak ve  manasız endişe halleri ki; ışığa vardığında lan ben nereye geldim şaşkınlığı ve beyninin o an ki bulanıklığı,  birbirine benzeyen yollar, kavşaklar, duraklar sonra. en güzeli de x noktasına gittiğini zannederken aslında z noktasına gittiğini y noktasında anlaman diyorum.
çok hoş.
bu sarhoşluk.

yaz yaz bir kenara yaz

gözlerim kapalıydı ama uyumuyordum. başım soğuk camdaydı ama üşümüyordum.
sadece araba mı otobüs mü ikileminde işe geç kalmıştım.
sonra bir kadın oturdu yanıma çantası da sağ bacağıma. gayri ihtiyari önce irkildim sonra silkindim.
kadın olduğunu o zaman anladım zaten. siyah tayta benzeyen bir şey vardı düzgün bacaklarında. çantası da siyah ve spordu. tırnakları kısa elleri zarifti. kollarına doğru çıkan kürkümsü kabanı siyah ve beyazdı. sevdiğim renklerdi.
yüzüne gelince....
orda durdum işte....
bakmadım.
bakmak istemedim doğrusu. hayal gücümle hayal kırıklığı arasında tercih yaptım zira. bu zoraki cumartesi sabahında hayal kırıklığını kaldıramayabilirdim. bu yüzden az önce kaldırdığım soğuk cama yeniden yasladım başımı. gözümü kapadım. üşüdüğümü hissettim. uyumuşum...
uyandığımda kadın yoktu. otobüs de. zira tüm bunları rüyamda , sıcak yatağımda yazmıştım.
ama belli ki bi tarafım açık kalmıştı...

5 Mart 2013 Salı

ah bu fransızca şarkıların gözü kör olsun

şanzalize bulvarı'nın anasını skiyorlar sadık. neymiş kaldırım taşı döşüyceklermiş. insanlık adına insana işkence ediyorlar ya o daha çok koyuyor sanki. biraz da aptal yerine konmak hani...çünkü ve zira trafiğin nispeten az oldugu yaz aylarında bu işi yapmadıkları ve eşşek kadar kaldırım yapıp yolu genişletmek yerine daha da daralttıkları için sebep olanlara bi otobüs dolusu küfür ediyorum her gün. ve iki gündür şoför arkası oturduğum için şoförleri de gaza getirip beraber saydırıyoruz. çok güzel oluyor. neydi? tecavüz kaçınılmazsa zevk alacaksın. alıyoruz çok şükür!
fransızca şarkılar kadar hafif ve özgürüz şimdi. çünkü ve neyse ki müzik var.
radyoyu açıyorum hemen. ilk çıkan şarkı postcards from italy. beirut söylüyor kasetten. şarkı güzel ama trafik hala berbat. şarkıya yürüyorum durmaksızın.
 gitme hayalleri kuruyorum. adı üstünde hayal. çünkü gittiğim olmadı hiç. ama çok istedim. hep istiyorum. tüm bu gidemeyişlere karşın yine de manasız bir umut taşıyorum içimde.
belki de renkli kart atacak kimsem olmadığı için gitmiyorumdur. ah evet çok kötü bir yalancıyım bayım ben kendim. lakin iyi bir film izleyicisiyim. izlediğim filmler yüzünden bunlar hep. biraz da okuduğum kitaplar buna sebep. keşke diyorum bazen.
keşke! hayat filmlerdeki ve kitaplardaki gibi olsa. ya da biz filmlerin yahut kitapların içine girebilsek. negüzel olurdu. negzel. di mi sadık?

1 Mart 2013 Cuma

sevgilim

bu sabah kokun tuttu elimden
beraber sevda köprüsünden geçtik