28 Şubat 2013 Perşembe

otobüste

ben iki kez yaptım o hatayı ama şimdi önümdekiler gibi dönüp dönüp bakmıyorum sağ arkama. ama onlar , sağ arka cam sırasındaki iki kişi her seferinde geriye dönüp cam açık mı diye bakıyorlar çünkü. ense kökümüzü iğfal eden soğuk rüzgarın kaynağını arıyorlar. ben buldum nedenini ama şimdi elin kadın ve adamına nasıl ve ne maksatla söylenir ki böyle bir şey. hem böyle eğleniyorum da galiba biraz. orta kapıyla arka kapı aynı anda açılınca meydana gelen cereyan bizi bu satırlarda buluşturan. ben, kızıl saçlı kırmızı kazaklı kadın ve kıvırcık saçlı yaşlı adam.....

-kaptan kaloriferi biraz kısar mısın diye bağırmadan dört dakika önce o camı açtım aslında. çünkü kaptanımız ne paraya ne mazota ne de milli servete acıyordu. cehennem zebanisi gibi harlıyordu mevcudundan iki fazlayla giden otobüsü.
lakin sesime kulak verdiyse de asmadı da. otobüs halkı da bana destek çıkmadı. sanırım ya çok üşüyorlardı ya da beni şahit yazarlar diye iştirakçi olmadılar. kendi kendime ama sesli söylendim bu kez. hani belki kıyıda köşede kalmış bir teyze destek çıkar diye.  - yak desen yakmazlar dedim yine çıt çıkmadı ama öyleydi bu sabah gelirken de. yine ses eden bendim soğuk , soğuk otobüste -kaloriferi ne zaman açıcan kaptan donduk dedim. yine kimse ses etmedi! zaman geçtikçe orhan kural'laşıyorum galiba sadık!...
öyle mi?
.

24 Şubat 2013 Pazar

bir film izledim ama hayatım değişmedi

bir film izledim bugün. alman filmiydi sanırım. almanya'da geçtiğine göre alman olmalıydı. dönüp şimdi arayamam künyesini. lakin aslolan filmdi zaten. ve film aslında güzeldi. konulu yani. ama...
aması biraz ağır temposuydu.
bu güneşli şubat pazarına küfredercesine yavaştı. kim bilir belki de ikinci dünya savaşı ve doğu alman soğukluğuydu tempoyu ayarlayan. benim gibi yapacak fazla şeyi olmayanlar için çile bülbülüm tadındaydı biraz. fakat filmde bu nahoş yavaşlığın yanında insanı içine çeken bir şey vardı ve kapatıp bir başka filme geçmene de izin vermiyordu.
sonuçta o filmden  aklıma kazınan tek sahne barbara kızımızın işe bisikletle gidiş gelişleri oldu.
hakeza tren yolları, tek katlı ahşap ve müstakil evler ağaçlar, sessizlik, sakinlik vs...
yalancı bahar gibi bir şeydi ama güzeldi.
çok istedim. öyle çok istedim ki,
şu aşağıdaki kareyi gördüğüm an mesajı saldım sevgili evrene;
bisikletle gidebileceğim bir işim ve de şehrim olsun benim de.
dedim mi dedim. çok içten hem de. artık vermeyen fenerli olsun!
.

film detayı burada.


23 Şubat 2013 Cumartesi

özlemek bâki

otobüs kokuyor. otobüs ağır, kalabalık ve tıknaz
hem soğuk camlarına eskisi gibi yaslanıp uyunmuyor da.  çünkü beş on santimlik mesafe koymuşlar camla koltuklar arasına. ama iki koltuk arası mesafesi eskiden olduğu gibi bacaklara kramp sokacak cinsten sinsice ve adice tasarlanmış. üç beş yolcu fazla almak için hep. kızmıyorum ama artık bu şark kurnazlıklarına. hangimiz iyi ve doğruyuz ki. herkes bir şeye birilerine kötülük yapıyor. iyilik yap iyilik bul diye ecnebi bir film vardı çok eskilerden. şimdi kötülük yapıyor kötülük buluyoruz karşılığında. dert etmiyorum bu yüzden. sadece düşünüyorum bazen ben ne ara bu kadar kötü oldum ben diye. hepsi bu.
sonra acıkan karnımı düşünüyorum. bugün sanki biraz daha fazla.
gözlüklü bi kız oturdu yanıma ilkin. şöyle beş on durak sonra bi adama yer verdi. neden sonra bakma ihtiyacı hissettim. sağıma dönüp şöyle bir süzdüm adamı. çok da yaşlı değil.  ben olsam vermezdim yerimi.
iyilik yap iyilik bul mu demiştik. ne alaka. ama kızımız iğne atsan yere düşmeyecek otobüste bir boş koltuk daha buldu. bana ilginç geldi.çünkü onu da dört durak sonra cadaloz bi orta yaş kadınına verdi. ben olsam ona da yer vermezdim
peri falan sanıyor kendini sanırım
bu cumartesi hoyratlıgında değer mi be kızım
bence değmez bu insancıklara
solumdaki camı da açtım ohh püfür püfür. çünkü üzerlerine sinmiş iğrenç sigara kokularıyla katar katar geliyorlar.
midem iyice kazınmaya başladı halikarnas caddesinin girişinde
yirmi dakikaya varırsak iyi bu trafik ve açlıkta
newyork gibi buradaki trafik artık. bütün ülkenin araçları birlik olmuş  tahran caddesine inmeye meyilli sanki bugün. bu arada ahmet kaya hepsi yalanmış diyor damardan damardan ve açık camdan sıcak otobüsümüze giren soğuk öyle güzel çarptı ki şimdi suratıma ne açlık kaldı ne dünya derdi şerefsizim
özlemek baki ama.
.

parlement mavisi


bir anne ıslak bir mendille  -muhtemel- oğlunun kapkara saçlarına şekil verirken, aniden dünya kupası finalinde penaltı  atacak futbolcunun iki eli arasındaki topu öpmesi gibi öptü o kocaman, kara kafayı. bir ambulans cumartesi sabahının sessizliğini yırtarcasına, bağırarak ve adeta koşarak hayat kurtarmaya gitti iki adim önümüzden. bir adam, hemen önümde top sakallı ve siyah gözlüklü, sanki son nefesiymişçesine çok derin çekti sigarasının dumanını içine ve sonra benzer kadercilikte, yavaşça çıkardı aynı dumanı ciğerlerinden. köşedeki büfenin önünden  kısa boylu, tıknaz apartman görevlimiz  sağ kolunun altında bir tomar hafta sonu gazetesi ve ağzında yumruk gibi bir sakızla bana doğru yürüdü.  muhtemel sabah sabah moralini bozan yedi numaraya kızmış bir şekilde, burnundan soluyarak ama başıyla selamını da esirgemeyerek yanımdan geçti, bankanın köşesinden dönerek gözden kayboldu. karşı şeritte doksan dokuz model, bordo renkli,  toyota corolla marka otomobilin asabi sürücüsü kendi şeridine tecavüz teşebbüsünde  bulunan özel halk otobüsünün şoförünü haşin ve sert bir kornayla uyardı. Ve ben bu korunaksız otobüs durağında daha az üşüyeyim diye deri montumun fermuarını boğazıma kadar çektim. elimde olsa saçıma kadar çekerdim. Hatta elimde olsa bu şehirden giderdim. zira hepimizin yüzünde  cumartesi çalışıyor  olmaktan çok bu kargaşada yaşamaya çalışmanın verdiği bir mutsuzluk izi vardı. yaşamayı geçtim, izlemek ve duymak bile yoruyordu artık beni. o yüzden başımı az önce bindiğim otobüsün soğuk camına yaslayıp hemen gözlerimi kapattım.
gözlerim kapalıydı ama uyumuyordum.  başım soğuk camdaydı ama üşümüyordum. sadece araba mı otobüs mü ikileminde işe geç kalmıştım. sonra bir kadın oturdu yanıma . çantasını da sağ bacağıma oturttu neredeyse. gayri ihtiyari önce irkildim, sonra silkindim. kadın olduğunu o zaman anladım zaten. siyah tayta benzeyen bir şey vardı düzgün bacaklarında. çantası siyah ve spordu. tırnakları kısa, elleri zarifti.  kollarına doğru çıkan kürkümsü kabanı siyah ve beyazdı. en sevdiğim renklerdi. yüzüne gelince....orada durdum işte. bakmadım. bakmak istemedim daha doğrusu. hayal gücümle, hayal kırıklığı arasında tercih yaptım. bu zoraki cumartesi sabahında hayal kırıklığını kaldıramayabilirdim çünkü.bu yüzden az önce kaldırdığım soğuk cama yeniden yasladım başımı. gözümü kapadım. üşüdüğümü hissettim. çünkü ne zaman soğuk bir otobüs camına yaslasam başımı, aklıma hep babam gelir...
daha o zamanlar 304ler, V-8ler, maratonlar yoktu. hatta ve sanırım 302S otobüsler bile yoktu. 302 olacaktı bizi istanbul'dan karadeniz’e taşıyan otobüs. öyle olması gerekiyordu. çünkü ne zaman başımı soğuk bir otobüs camına yaslasam gözümü alan alacakaranlık bana o talihsiz geceyi hatırlatıyor hep. hiç unutuyorum.  çay ve ihtiyaç molası vermiştik o gece. belki de yarım saat yemek molasıydı. emin değilim. hiç unutamadığım dediğim aslında babamın  parlement mavisi montuydu.  tabi çocuktuk o zaman maviye mavi, yeşile yeşil derdik, öyle bilirdik. su yeşili gibi parlament mavisini de acımasızca ilerleyen zaman öğretecekti bize. tıpkı buz mavisini öğrettiği gibi.  o zamanki çocuk aklımın süzgecinde masmavi mont ve bir de yolun karşısına toplaşan kalabalık var. biz niye
çay içmedik yahut yemek yemedik. tuvalete de mi gitmedik ya da hepsini yaptıktan sonra dönüşte mahallenin piçlerine "üç yüz iki ess olm bu boru değil "  diyerek ballandırarak anlatacağım beyaz üzerine lacivert şeritlerin olduğu otobüsümüze binerken mi şahit olduk bu elim kazaya?  ya da ben niye şahit oldum?  babamın montunun renginde bir  pantolona sahip  geceden daha esmer bir adam yolun karşısında boylu boyunca niye yatıyordu?  ve benim aklım  yıllar geçmesine rağmen bunu hâlâ niye tutuyordu yorgun çeperinde?

..

otobüs çarpmış” dedi biri. öteki ;  tuvaletini yapmaya giderken olmuş  dedi.  gecenin karanlığında ne işi vardı orada” diyenler oldu. ölmüş mü” diye soranlar ve yolun bu tarafında belli belirsiz konuşmaya devamedenler de oldu.
ölmüş  dedi karşıdan koşarak bize doğru gelen otobüsün muavini. ölmüş ha” diye tasdik etti yanımızdaki kalabalıktan en yaşlı olanı. “Allah taksiratını Affetsin diye tamamladı sözlerini.  hep bir ağızdan “amin” dedi kalabalık.
sonra işte...

sonrası yok....

mavi bir mont babamın ve yanında gözlerini ovuşturan ben.  ailenin diğer fertleri nerede?  yoksa İstanbul’a mı dönüyorduk. Beşiktaş zihnimde yer etmiş miydi o zamanlar. Ve tabi ki ilk aşkım,  ilk mektebim Özlem hayalime girmeye başlamış mıydı?  bu flu hatıralardan başka net bir hiç bir şey yok o gece ve efradına dair aklımda. film şeridi gibi değildi hiç bir şey.  çünkü hayat gerçekti ve de anlık. ama işte mont mavi ve yazlıktı. fakat mevsim güz de olabilirdi ilkbahar da. hafiften yağmur çiseliyordu. üşümüştüm.  Sarı parlak ışıklara karışan kırmızı mat ışıklar çocuk zihnimi yeterince bulandırıyordu. bir de muavinin geceden soğuk sesi.
-ölmüş.
şimdiki gibi al benili , renkli,  cümbüşlü seyahat yastıkları ve battaniyeler yoktu o zaman.  soğuk, buğulu ve sert cam, uykusu olan her kişi için en kuş tüyünden daha hallice yastıktı o zamanlar.  ve uykum o vakitler de ağırdı. Hele de yorgunsam ve çocuksam. kim bilir kaçıncı kez  "mithad" diye seslenişinde uyanmıştım babamın. en az camdaki yağmur damlaları kadar boncuk boncuk da terlemiştim.  İki soru sorabildim o sersemlik ve ıslaklıkta. doğrusu ikimizde ikişer soru hakkımızı kullanmış ve bitirmiştik.
 -geldik mi baba?

-hayır oğlum mola verdik yarım saatliğine. aşağıya inmek ister misin.
-peki adam gerçekten ölmüş mü baba?
-hangi adam oğlum?!!!

... 
uzunca bir süre sustuk sonra...
.
ne zaman soğuk bir otobüs camına yaslasam başımı, aklıma hep babam gelir.

.


21 Şubat 2013 Perşembe

yaş problemleri

"demek kırk yaşındasınız" derken ki inaçsızlığını anladım 'fabrıga' doktorunun da kendi inançsızlığıma şaşırdım bir an için. çünkü bana sorarsan hiç hilafsız otuz yaşındayım derim. hakeza ablama sorsan yirmi der de asıl mesele annem doktor. asıl mesele annem! zira ona göre hala 11 yaşında ve üşütüp hasta olmaması için sırtına kalın bir şeyler verilip taze süt içirilmesi gereken bir ilk mektep talebesiyim ben sadece.

19 Şubat 2013 Salı

işkembe-i kübra


bi'gün işkembe içelim seninle şöyle bol sarımsaklı
hayır hiç sevmem ne münasebet
aç karnına işkembecinin önünde durunca otobüs hem de since1960 yazan
canım çekti birden
ama bak bi'gün mutlaka iddaaa oynayalım beraber en iddialısından tutarsa dünya turuna çıkarız tutmazsa güneşe yürürüz çıplak ayak
ve bi'gün teleferiğe binelim seninle maçka'dan,  pier loti dönüşü
bi'gün de yeni cami önündeki yaşlı teyzeden bütün kuş yemlerini satın alalım
bi'gün diyorum sevgilim
terliklerimle gelsem sana şarkıdaki gibi
orda olur musun?
bir gün.


terliklerinle gel-sen bana

basit isteklerim oluyor bazen
mevsimidir hani
şöyle lapa lapa, kamyon kamyon kar yağsa tıpkı
seksenyedi martında olduğu gibi
bu pis ve gri şehir temizlense, beyazlara bürünse sonra
üşüsek
ısınsak
üşüsek
ısınsak
üşüsek
ısınsak
üşü..nsak
.

17 Şubat 2013 Pazar

sevdiğini bilmeden

bostancı istasyonunu geçip küçükyalı'ya hareketlendiğinde tren sağına bakıyorsan eğer şanslısın demektir.
pürüzsüz kuğu inceliğindeki narin bir boyunda aynı naiflikte duran bir gerdanlık gibidir o vakit adalar çünkü. hangi dipte olursan ol bir kaç saniyeliğine de olsa çarpar bu büyü adamı.
eskiden çok daha uzun sürerdi aramızdaki sevda seansları. ama şimdi varlığı ile yokluğunu anlayamıyorum bu büyünün.değişen adalar mı yoksa....
tabi ki benim..
o yüzden belki de dün gece ve bu sabah fernando pessao'yı,  hiç bilmediğim ama bana çokca tavsiye edilen huzursuzluğunu ve kitabını düşündüm. oysa bir insan düşünce atlasında daha ne kadar dip yapabilir ki? en maharetli dalgıçların bile çıkamayacağı derinlerde hissetmek nasıldır bilir misin adaşım?
düşmediysen hiç bu çukura bilemezsin tabi. etrafındaki bu yaşam telaşına manasızca bakar kalırsın. bakar kalırsın. yapılan her şey, harcanan her vakit ve enerji aptalca gelir. izlemek bile yorar adamı. kıtlıktan çıkmış gibi var olanlardan sırf daha yeni diye ve üç ay ertelemeli bol taksitli diye yine ve yeniden ve daha çok, herkesten çok almak. sekizyüzyirmi ay taksitle ev,  yüzotuz ay taksitle yat, altmışaltı ay takditle ipad ve şurekası akıllı telefon taksidine giren akranlarım, arkadaşlarım var benim. peki bir insan ömrü kaç ay taksite tekabül eder adaşım?
herkesin tuttuğu kendine elbet. ben kendi derdimde yanmakla meşgulum. dün arabada gelirken lafladığımız finansçı çocuk abi bana düşmez ama bu kadar maaşla bir ev yapsan kendine dedi. şimdi içimdeki kederi ve hüznü , bu bağsızlığı, bu her şeyden uzaklaşma isteğini henüz yirmilerin baharını yaşayan bu vatan evladına nasıl anlatırdım ki? çok borcum var dedim çok müsrifim diyene kadar.
bu hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındaki insanlara şaşardım eskiden. çok şaşardım. şimdi kendi manasızlığıma şaşıyor ve dahi üzülüyorum galiba. ezberlenmiş hayat egzersizleri dahilinde işe gidip eve dönüyorum her gün. işten, işyerinden sıkıldığını sanıyordum yine eskiden. her mevsim bir iş, işyeri değiştirirdim. ama sıkıntım geçmez bilakis katlanarak artardı. değişmesi gereken ben ve hayatımdı çünkü. değişemiyor, değiştiremiyordum lakin. bir ayrılık vakti daha geldi çattı oysa ki. bu sabah ayazında bunu hissettim. değiştirmem gerek işimi. çünkü bahar ha geldi ha gelecek ve ben boğulacak gibi oluyorum bu sıkıntılı handa. yeni işyerlerinin, eskilerinden tek farkının çatal kaşık ve tabakları ile tuvalet dekarasyonları olduğu bilincinde en azından cumartesi köleliği olmayan bir mekan bakıyorum şimdi kendime. bu da ayrı monotonluk ve manasızlık oluşturuyor bünyede. ama hayat işte, tuhaf adaşım.....
ama bir yandan da küçük şeylere tutunmaya çalışıyorum. çünkü ve ne olursa olsun bu dünyadan tamamen göçmeye maçam yemiyor adamım. daha değil. daha değil. hayır yapacak çok işim olduğundan değil. hem intihar büyük günah hem bazı anların, nefes alıp vermenin ne kadar büyük nimet olduğunun şamar gibi suratına çarpıldığı o minnacık anların hatırı var. bunu en iyi sen biliyorsun adaşım.
misal  ve belki sırf bu yüzden kıymalı börek koktu diye kartal istasyonuna yeniden aşık oldum daha onbeş dakika önce. çünkü anneni, bir daha geri gelmeyecek çocukluğunu getirir bu koku sana. hakeza minibüsçülerin koltuğuna o mağrur ve yan oturuşlarını, duraktaki kâhya ile lak lak edip bir yandan da vitesi bire takıp ağır ağır ilerlemelerini sevdiğimi farkettim. ve hiç tanımadığın biriyle bir kaç saniyelik bakışmanın suçluluğu ile masumiyetinin birbirine karıştığı , genzi yakan o puslu havayı sevdiğimi anladım akabinde.
unutmadan bu şarkıyı da çok sevmişim bilmeden; le trio joubran - roubama

16 Şubat 2013 Cumartesi

kuşlar

yaşar diyorum "kuşlar"ı ne güzel söylüyor değil mi?
ama ve ne yazık ki bu beni mutlu etmiyor sevgilim
seni de etmesin
..
.


12 Şubat 2013 Salı

doğum günüm

kimse hakkına razı değil.  ne dünyadaki rolüne ne de başka bir şeye sevgilim. çünkü masum değiliz diyor sezen hiç birimiz radyoda. ama kimse şeridine bile razı değil bol şeritli gri otobanda. oysa ve farkedeceği en fazla bir bilemedin kaç dakika. hem değer mi hiç değer mi söyle? bir sağa, bir sola bazen de ortaya ama ille de emniyete girecek. çünkü tahammülü yok. aslında kimsenin yaşamaya. çünkü yaşamak çok zor gerçekten ve ne yaptığın/yapmadığın varlığın ya da yoksunluğun değil mühim olan. insanlık. o da biz de yok. çünkü ve yoksa ben senin için yaşamayı göze aldım der miydi hiç şair? der miydi söyle ve değer mi?  hem herkes şikayet ediyor benim şimdi yaptığım gibi maalesef. düşünüyorum varolmanın dayanılmaz hafifliğiyle çünkü. gelmişi ve geçmişi ve hatta gelecekteki geçmişi düşünerek var oluyorum. yine de ve ama sanki  bir şeyler kaçırıyorum. bir şeyler ıskalıyorum. böyle olunca tuhaf bir his işte. geçen kışı düşünüyorum mesela hüznüme katık ettiğim gülümsememle. hakeza ondan önceki kışı da. hatta gelecek sene düşüneceğim bu kış mevsimi diyorum sanki. zincirin iç içe geçmiş halkaları gibi sıkı sıkı, sımsıkı.  oysa bir şeyler kaçırıyorum. ama ne?  haftaya bugün bir yaş daha yaşlanmış olacağım. peki ya sonra şubat mart nisan pazartesi salı ilkbahar yaz ikibin13, 2000ondört ikbin10beş. birbirinden farklı gibi fakat hepsi aynı. oysa çok şahane yazarlar okuyorum ve çok güzel yazılar kıskandığım sevgilim.  keşke ben yazabilseydim dediğim yalnız sana. ne var ki sığmıyor mumlar artık doğum günü pastama. sığmıyor...
.

9 Şubat 2013 Cumartesi

herkesin tuttuğu kendine

insan birden çok tercih olduğunu görünce yanılsıyor bir an için özgür olduğunu sanıyor. ya da ve aslında zorunluluklar arasından tercih yaptığını değil de polly-anayı görüyor. aslında ve en nihayetinde gördüğü ebesininki her hal ve şeraitte.
halbuki bahara göz kırpan bu şirin cumartesi sabahında kalemimizden efkar yerine dağılacak nice güzellik olmalıydı ibrahim. hayat deyip geçiyoruz da geçmemek lazım. kulakları çınlasın haşmet abinin o mahur sözünü hiç unutmam. hayat eminönünden karaköye geçmek gibidir durup izlemek lazım gelir. peki biz n'apıyoruz?. evet biz pehlivan biz. özeleştiriye açık olalım lütfen, ne yapıyoruz şehrin keşmekeşine , çarkına çomak olacağımıza debisini artıracak çamurlu su damlacıgı oluyoruz. kafası kesik tavuklar gibi ordan oraya koşturuyoruz , sıcak ofislerimizde orta ve iyi halli gelirlerimize taparak bırak para etmeyi , ciğersiz , duygusuz patron milletine eyvallah ediyoruz.
sonra da ofisin camından kafesteki kuş misali bakıp riyakarca ahhh özgürlük diyoruz ya o kafesteki kuş, elinden gerçekten hiç bir şey gelmeyen o kuş bize ana avrat sövüyor o sırada. ama ve yine de şu yukarıdaki fotoda tüm ihtişamıyla salınan yeşilliğin içine yatıp dünyayı koklamak , umarsızca bulutları izlemek diyorum ne güzel olurdu. öyle değil mi pehlivan?