4 Mayıs 2013 Cumartesi

ama

gecmis tecrubelerime de tutunarak hesap ettim. yolculuk en az bir saat surecekti ve otobus metrekaresindeki insan yogunlugu her gecen durakta misliyle artacakti. sabahattin ali'yi okuyamayip basimi cama dayadigimda dusundum bunlari. dusunceler dusunceleri kovaladi. uyuyamayacak, huzur da bulamayacaktim. gelecege dair umidim zaten yoktu. hic olmazsa dedim; "belki kelimeler yardimci olur. bazen işte anlatamaz da yazar insan. hani sansim da yaver giderse bir iki afili cumle de kaymakli kadayifi olurdu bu sisle baslayip gunesle devam eden cumartesi öğleden sonrasında."
dedim
ve
biri postacinin kapiyi vurdugu gibi sol omuz basima vurdu uc dort defa. bos bulunmustum. noluyo lan der gibi panikle donmeye calistim soluma ama boynum gecen hafta sofor hastaligina tutuldugundan tam istedigim gibi donemedim. ama postaci imdadima yetisti. muhtemel sol işaret parmağıyla işaretlediği aynı omuz başıma kara gozluk ve saclariyla beraber eğilerek cami acaarmisiniz dedi. acardim tabi niye acmayim. hem ve her ne kadar tanidigimiz kadinlara siddette bir numara olsak da tanimadigimiz kadinlarin ricalarini emir telakki edip ortacag kolesi tadinda isteklerini hemen yerine getiririz biz erkek egemen toplum olarak. ben de oyle yaptim. hatta işi sağlama aldım. başka biri veya birileri daha  omzuma vurmasin diye cami sonuna kadar actim.
işte tum bunlari yazip kafami kaldirdigimda doktorlar caddesindeydik. tahmin ettigim gibi hatta tahminimden fazla yogunduk otobüsün içersinde. hani bazılarımız patlamaya hazır bomba gibiydi. gergindik. takriben oturan kırküç ayakta otuzyedi kişiydik. cami actigim iyi olmuştu. buharlasip aramizdan ayrilmak isteyenler olabilirdi.
rüzgar sağyanımdan otobüsün hızına göre kimi zaman sert kimi zaman bir ege meltemi tadında saçımı ve yüzümü okşadıkça düşüncelerimin seyri de değişiyordu.
aslında bir suredir neden sonuc iliskileri hakkında hatta hic bir iliski ve dahi hic bir sey uzerinde dusunmemeye yogunlasmıştım. zira dusundukce boka batabiliyordu insan. bir de benim gibi sakarsanız her hal ve şartta batıyorsunuz da çıkarken işte çıkmak yok lugatımda. çıkamıyorum ben. o ara  farkettim ki yaptigimiz tum davranislarin mantikli aciklamasini aramak beyhude bir arayis ya da caba. delirtir adami. mumkun oldugunca akisina birakmali sanki. ama o da olmuyor gibi.
dusuncelerimle dans ediyorum surekli. pratikte yapamadigim, beceremediğim tum danslari dusuncelerimle yapiyorum. tango, ca ca, tweest (boyle mi yaziliyordu) wals. hayir tabiki de bati hayrani degilim zeybek, harmandali, halay ve nihayetinde hepsuyla birlukta horon.
yazmak istiyorum bunlari. lakin  butun dusunceleri yakalayip yazmak da imkansiz.
bu gerçeği biliyorsun ama yine de yakalamaya yazmaya calisiyorsun. çünki ve kendi adıma şu hayatta becerebildiğim yegane iş, tutunabildiğim, tutkuyla bağlanabildiğim tek muasır eylemim. yaz-a-bilmek.
elbette sevdiğim başka şeylerde var. misal hakiki anlamda bir domates çorbasını bir de beşiktaş'a aşık oldum. evet yine bu hayatta. yazmak. ama yakalayabildiklerini yazma uğraşı. ayrı bir evren. paralel veya seri farketmiyor. hakikaten başka bir dünya. başka bir haz evresi. başka bir lacivert.bir başka gökyüzü.
ama ve tabi dusuncedeki gibi guzel olmuyor  yazdiklarin. tipki yasamin boyunca yedigin tüm kofte-patateslerden hic birinin annenin yaptigi kadar guzel olmamasi gibi.
ama.
ama işte.