9 Mart 2013 Cumartesi

metro


metro istasyonlarının en çok nesini seviyorum biliyor musun sadık? 
bilinmezliğini, belli bir ahenk içinde gözükmesine karşın içinde barındırdığı kendine has o karmaşıklığını, küflü havasını da evet. seviyorum. az önce yine çok sevdim.
son durakta inmek için iki kez karar verip bu kararımı üçüncü kez bozduğumda elimde sabahattin ali kitabı, can havliyle kapanmakta olan kapıya atıldım. bunu niye yaptım bilemiyorum. orhan veli şiirindeki gibi birdenbire oldu her şey. beynime ne hükmetti o an inan hiç bilmiyorum. belki kulağımdaki müzik, belki bir koku, belki bir çocuk sesi. belki...belki... neticede etrafımdaki cumartesi kalabalığının "meczupmu ki bu" bakışlarına aldırmadan, otomatik kapıya hafif posta koyaraktan ve koşar adım attım kendimi dışarı. sebep ve niyet neydi tam olarak bilemiyorum ama akıbet aynen anlattığım gibi oldu.  aynı temaşıyı metroya binerken de yaşadığımı ve ışıklı tabeleda metroya bir dakika yazısını gördüğüm an koşmaya başladığımı söylesem... evet bence de pek anlaşılır bir yanı yok. lakin işte bu telaşlı ve sakin kafayla düşününce son derece gereksiz fevri hareketlerimin elbet bir değil binlerce sebebi var. fakat şimdi tek tek onları sıralayacak değilim.
metro istasyonlarını sevdiğimi söylemiştim.
yüzlerce basamağı ki bazısını makina yardımıyla bazısını ayak yordamıyla çıktığım onlarca merdivenden sonra ulaştığım son düzlükteki o kaybolmuşluk hissini seviyorum daha çok. birden çok seçenekli çıkış yönlerinden hangisinin sizi gideceğiniz yerin en yakınına çıkaracağını ,  isviçreli bilimadamları gibi olmasa da çok zor bir fizik problemini çözmeye çalışan öğrenci ergenliğinde hesaplamak , meydanın tam ortasında durup derin bir nefes alıp tüm çıkışlara tek tek bakmak. yazıları bir kez daha okumak. kırmızı mı yoksa mavi kabloyu mu çekmesi gerektiğini düşünen bomba imha uzmanı titizliğinde ve hatta biraz daha abartırsak sophie'nin seçimi çaresizliğinde ve küçük emrah bakışlarıyla kilitlendiğin herhangi bir çıkışa emin adımlarla yürümekten bahsediyorum sadık.
bu kaybolmuşluk, bu bilip de bilmemezlik, umursamazlık, merak ve  manasız endişe halleri ki; ışığa vardığında lan ben nereye geldim şaşkınlığı ve beyninin o an ki bulanıklığı,  birbirine benzeyen yollar, kavşaklar, duraklar sonra. en güzeli de x noktasına gittiğini zannederken aslında z noktasına gittiğini y noktasında anlaman diyorum.
çok hoş.
bu sarhoşluk.