23 Şubat 2013 Cumartesi

parlement mavisi


bir anne ıslak bir mendille  -muhtemel- oğlunun kapkara saçlarına şekil verirken, aniden dünya kupası finalinde penaltı  atacak futbolcunun iki eli arasındaki topu öpmesi gibi öptü o kocaman, kara kafayı. bir ambulans cumartesi sabahının sessizliğini yırtarcasına, bağırarak ve adeta koşarak hayat kurtarmaya gitti iki adim önümüzden. bir adam, hemen önümde top sakallı ve siyah gözlüklü, sanki son nefesiymişçesine çok derin çekti sigarasının dumanını içine ve sonra benzer kadercilikte, yavaşça çıkardı aynı dumanı ciğerlerinden. köşedeki büfenin önünden  kısa boylu, tıknaz apartman görevlimiz  sağ kolunun altında bir tomar hafta sonu gazetesi ve ağzında yumruk gibi bir sakızla bana doğru yürüdü.  muhtemel sabah sabah moralini bozan yedi numaraya kızmış bir şekilde, burnundan soluyarak ama başıyla selamını da esirgemeyerek yanımdan geçti, bankanın köşesinden dönerek gözden kayboldu. karşı şeritte doksan dokuz model, bordo renkli,  toyota corolla marka otomobilin asabi sürücüsü kendi şeridine tecavüz teşebbüsünde  bulunan özel halk otobüsünün şoförünü haşin ve sert bir kornayla uyardı. Ve ben bu korunaksız otobüs durağında daha az üşüyeyim diye deri montumun fermuarını boğazıma kadar çektim. elimde olsa saçıma kadar çekerdim. Hatta elimde olsa bu şehirden giderdim. zira hepimizin yüzünde  cumartesi çalışıyor  olmaktan çok bu kargaşada yaşamaya çalışmanın verdiği bir mutsuzluk izi vardı. yaşamayı geçtim, izlemek ve duymak bile yoruyordu artık beni. o yüzden başımı az önce bindiğim otobüsün soğuk camına yaslayıp hemen gözlerimi kapattım.
gözlerim kapalıydı ama uyumuyordum.  başım soğuk camdaydı ama üşümüyordum. sadece araba mı otobüs mü ikileminde işe geç kalmıştım. sonra bir kadın oturdu yanıma . çantasını da sağ bacağıma oturttu neredeyse. gayri ihtiyari önce irkildim, sonra silkindim. kadın olduğunu o zaman anladım zaten. siyah tayta benzeyen bir şey vardı düzgün bacaklarında. çantası siyah ve spordu. tırnakları kısa, elleri zarifti.  kollarına doğru çıkan kürkümsü kabanı siyah ve beyazdı. en sevdiğim renklerdi. yüzüne gelince....orada durdum işte. bakmadım. bakmak istemedim daha doğrusu. hayal gücümle, hayal kırıklığı arasında tercih yaptım. bu zoraki cumartesi sabahında hayal kırıklığını kaldıramayabilirdim çünkü.bu yüzden az önce kaldırdığım soğuk cama yeniden yasladım başımı. gözümü kapadım. üşüdüğümü hissettim. çünkü ne zaman soğuk bir otobüs camına yaslasam başımı, aklıma hep babam gelir...
daha o zamanlar 304ler, V-8ler, maratonlar yoktu. hatta ve sanırım 302S otobüsler bile yoktu. 302 olacaktı bizi istanbul'dan karadeniz’e taşıyan otobüs. öyle olması gerekiyordu. çünkü ne zaman başımı soğuk bir otobüs camına yaslasam gözümü alan alacakaranlık bana o talihsiz geceyi hatırlatıyor hep. hiç unutuyorum.  çay ve ihtiyaç molası vermiştik o gece. belki de yarım saat yemek molasıydı. emin değilim. hiç unutamadığım dediğim aslında babamın  parlement mavisi montuydu.  tabi çocuktuk o zaman maviye mavi, yeşile yeşil derdik, öyle bilirdik. su yeşili gibi parlament mavisini de acımasızca ilerleyen zaman öğretecekti bize. tıpkı buz mavisini öğrettiği gibi.  o zamanki çocuk aklımın süzgecinde masmavi mont ve bir de yolun karşısına toplaşan kalabalık var. biz niye
çay içmedik yahut yemek yemedik. tuvalete de mi gitmedik ya da hepsini yaptıktan sonra dönüşte mahallenin piçlerine "üç yüz iki ess olm bu boru değil "  diyerek ballandırarak anlatacağım beyaz üzerine lacivert şeritlerin olduğu otobüsümüze binerken mi şahit olduk bu elim kazaya?  ya da ben niye şahit oldum?  babamın montunun renginde bir  pantolona sahip  geceden daha esmer bir adam yolun karşısında boylu boyunca niye yatıyordu?  ve benim aklım  yıllar geçmesine rağmen bunu hâlâ niye tutuyordu yorgun çeperinde?

..

otobüs çarpmış” dedi biri. öteki ;  tuvaletini yapmaya giderken olmuş  dedi.  gecenin karanlığında ne işi vardı orada” diyenler oldu. ölmüş mü” diye soranlar ve yolun bu tarafında belli belirsiz konuşmaya devamedenler de oldu.
ölmüş  dedi karşıdan koşarak bize doğru gelen otobüsün muavini. ölmüş ha” diye tasdik etti yanımızdaki kalabalıktan en yaşlı olanı. “Allah taksiratını Affetsin diye tamamladı sözlerini.  hep bir ağızdan “amin” dedi kalabalık.
sonra işte...

sonrası yok....

mavi bir mont babamın ve yanında gözlerini ovuşturan ben.  ailenin diğer fertleri nerede?  yoksa İstanbul’a mı dönüyorduk. Beşiktaş zihnimde yer etmiş miydi o zamanlar. Ve tabi ki ilk aşkım,  ilk mektebim Özlem hayalime girmeye başlamış mıydı?  bu flu hatıralardan başka net bir hiç bir şey yok o gece ve efradına dair aklımda. film şeridi gibi değildi hiç bir şey.  çünkü hayat gerçekti ve de anlık. ama işte mont mavi ve yazlıktı. fakat mevsim güz de olabilirdi ilkbahar da. hafiften yağmur çiseliyordu. üşümüştüm.  Sarı parlak ışıklara karışan kırmızı mat ışıklar çocuk zihnimi yeterince bulandırıyordu. bir de muavinin geceden soğuk sesi.
-ölmüş.
şimdiki gibi al benili , renkli,  cümbüşlü seyahat yastıkları ve battaniyeler yoktu o zaman.  soğuk, buğulu ve sert cam, uykusu olan her kişi için en kuş tüyünden daha hallice yastıktı o zamanlar.  ve uykum o vakitler de ağırdı. Hele de yorgunsam ve çocuksam. kim bilir kaçıncı kez  "mithad" diye seslenişinde uyanmıştım babamın. en az camdaki yağmur damlaları kadar boncuk boncuk da terlemiştim.  İki soru sorabildim o sersemlik ve ıslaklıkta. doğrusu ikimizde ikişer soru hakkımızı kullanmış ve bitirmiştik.
 -geldik mi baba?

-hayır oğlum mola verdik yarım saatliğine. aşağıya inmek ister misin.
-peki adam gerçekten ölmüş mü baba?
-hangi adam oğlum?!!!

... 
uzunca bir süre sustuk sonra...
.
ne zaman soğuk bir otobüs camına yaslasam başımı, aklıma hep babam gelir.

.