29 Aralık 2012 Cumartesi

+18

sabahki yahut günlük halet-i ruhiyemi dinlendiğim şarkılardan anlıyorum artık. son dört gündür mesela telefonumda kayıtlı ikiyüzkırkyedi şarkıyı karışık modda, tek tek ve sırayla değiştirerek o günkü ruhsal modumu tayin ediyorum. becayiş ve hile kesinlikle yasak. zira bu sabah altıyı onsekiz geçe güneşin ve denizin huzurunda söz verdim kendime. hoş kendime verdiğim sözler konusunda sabıka dosyam kabarık olsa da bu sefer kesin. bu kez başka.... şarkılar çünkü...

misal bu sabah ahmet kaya'dan leonard cohen'e, sezen'den imany'e organ nakli yapılan vücudun organı kabul etmemesi gibi tam on yedi şarkıyı reddetti bu yorgun ve yaşlı ruhum. nihayet onsekizinci şarkıda, desire noir'de karar kıldı. 
bugün "le vent nous portera" yız evlat dedi.
patron oydu. itirazsız kabul ettim. müziğin sesini biraz daha açtım. gözlerimi kapadım. kendimi şimdi ismini çıkaramadığım denizden karaya esen sevimli rüzgara ve iyot kokusuna bıraktım.


25 Aralık 2012 Salı

şey

gecmis gün şimdi kim dedi hatırlamıyorum o kalabalıkta. ki bilirsin normalde hiç haz etmem kalabalıklardan. mecburi toplantılardan biriydi ve bir arkadaş şeftalili tavuğu çok güzel yaparım dedi. diyemedim bırak yapmayı ben hiç yemedim o naneyi. hem ben irlanda'ya da hiç gitmedim cok istememe rağmen. hadi anladık insanlar prag'a giderler kafka vardır cunku orada. ve venedik'te bol bol gondol artı sınırsız romantizm. sonra ötede roma falan. e paris zaten paris. ama işte ben irlanda tutkumu anlayamadım hala usta. ha sorsan hayatındaki en büyük çılgınlık nedir? cevap veremem. düşünmek için arkadaşımı aramam gerekir. joker olarak belki yıllar yıllar önce adile naşit uykudan önceyi sunarken yok çok eski oldu o, fransa'nın dünya şampiyonu olduğu yıl olabilir mesela. evet evet france 98. işte o yaz,  doğrusu baharla yazin cilvelestigi ilk haziran gunleri bir gece vakti soğuk ve hircin kara-denize girmişliğim sayılabilir. yahut ergen bile olamamışken daha sırf ucuz bir sidik yarışı uğruna ki o zamanki adıyla cesaret testinde kıçı kırık bir inşaatın iki metrelik boşluğundan uzun atlayamayıp bir buçuk metrelik çukuruna sırt ve kafa üstü düşmek aptalıktı düpedüz şimdi düşününce. çılgınlık değil bu kesin. ama evimizde ve sehrimizde birlik ve beraberliğe en ihtiyaç duyulan günlerde, beni seven ve hatta sevmeyen arkadaşlarım " vela deli misin olm gül gibi iş bırakılır mı" derken hem de iki senede sekiz kere falan.  bir gurur, bir inat, bir otorite karşıtlığı, bir özgürüm ben adamım, bokun buharıyım hedesi uğruna. çılgınlıktı bu yaptığım onlara göre bana sorarsan sevmek sevilmekten daha güzel usta. şimdi olsa gene aynılarını yapardım kesin. yalnız ve yine de iki şerhim var düşülecek bu hususta; ilki bu şehirde olmazdım. kıyısından köşesinden deniz geçen daha sakin bir şehir evladır. bir de, işte bir de.... o da bana kalsın usta....
bilirsin gerisini hep yapardım. yine ve yeniden.....
.
jamie woon - night air
.

23 Aralık 2012 Pazar

hotel california

artık kabul edelim bayım; bu saatten sonra çırpınmanın hiç bir faydası yok. manası da yok elbet. çünkü ve zira hep yarım kalmış kitaplar, sonu gelmemiş filmler, bitmeyen şiirler ve tamamlanmamış aşklar.
en nihayetinde yarım kalmış bir hayat. pratikte aylak bile olamamış ama teoride ve bünyede hep bâki kalmış tembel bir ruh ve beden ikilisi. kaldı ki, huysuz ve huzursuz her daim.
öyle ki; inanç umut ikilisi az önce ve bir daha dönmemek üzere gittiler. mutluluk zaten hiç gelmedi. bir ara neşe gelir gibi oldu fakat o da bu karamsar tabloda daha fazla kalamam diyerek çekip gitti zilli!

şimdi hotel california çalıyor odamda. gözlerim açık, istanbul'dayım hâlâ. lakin kimseyi dinlemiyorum. afrika dahil.  anlamıyorlar çünkü. ben anlatırken kendi egolarını tatmin ediyorlar. benimki hariç.
yazmak bu yüzden en iyisi. beni bir tek onlar anlıyor! bir de siz bayım son günlerde. devrik cümlelerim ve siz. sağolun varolun. lakin artık anlayın bayım ve rahat bırakın beni, çok istirham ediyorum. buraya kadarmış. kabul edelim. yürekten kaçan bir zihinden ve masadaki kumandaya uzanmaya üşenen el'den ancak bu gelir.

son tahlilde sağlığınıza iki kürek toprak atın kâfi. hem belki bir fidan filizlenir orada. iyilikten maraz doğar diyorlar ya hani o hesap karamsarlıktan yeni umutlar, ayakları yere basan neşeli hayaller filizlenir belki.
kim bilir?
hem belki şehre yeni bir film gelir. hatta biraz daha sabredersek bunca acıya, sıkıntıya dayanamaz godot bile gelir şerefsizim. lakin ben giderim. bilirim ben varken gelmez bu köftehor. zamanında çok bekledim. gelmedi. hem geçti artık istemem şimdi gelsin, yokluğunda buldum ben o'nu. iki necip fazıl kıtası okuyun yeter başucumda. bir de anneme sakın denizci olduğumu söylemeyin o beni şehzade zannediyor.
..
hotel california 

21 Aralık 2012 Cuma

metro güzeli

mavi bir jeans. bordo-kahverengi karışımı bir çift spor ayakkabı. yeni değil çok eski de değiller. hardal rengi çantasına uydurduğu kahverengi deri montu yahut tam tersi monta uydurulan bir çantaya eşlik eden boğazlı, kırmızı bir yün kazak. tam önümde dikiliyordu. inmek üzereydim. bir iki istasyon kalmıştı. italo calvino'nun bir kış gecesi kitabıyla mücadele ediyordum. galiba önyargılı davranarak tamamını okumadığım bu kitap için biraz haksızlık, biraz da ayıp etmişim. çünkü 'sarp yamaçtan sarkarken'  hikayesi bahseldiği üzere güzelmiş. beğendim. işte tam hikayeyi bitirip kafamı kaldırdığımda rastladım o'na. yazmasaydım unuturdum. belki pişman bile olabilirdim. bilemiyorum. doğrusu tereddüt ettim ilkin. lakin işte şimdi yazıyorum. çünkü yazmalıydım. zira kısa saçlarla çevrili, yaşanmışlılarla dolu o hüzünlü ama duru yüzü bir daha göremeyebilirdim.
.
jehan barbur - kırık bir aşk hikayesi
.

13 Aralık 2012 Perşembe

buzdan şato

yine sezen çalıyordu. yarı uykulu yarı uyanık vaziyette ağaçların ve insanların arasından sekip yüzümü okşayan güneşin sıcaklığını duyabiliyordum. e28 karayolunda belediye otobüsü hızında ilerliyorduk. saatten haberim yoktu. müzik, güneş ve nereye gittiğimi hiç düşünmediğim bir yolculuk. mütebessim bir ifade takındığımı hatırlıyorum ama. işte tam o sırada güneş yakıcılığını daha da arttırmış ve sadece dudaklarım üzerinde etkisini gösteriyordu sanki. lakin bir süre sonra yakıcı olanın güneş değil etna'dan çıkan lavla birlik olmuş everest buzulunun tatlı bir ılıklık sağladığı bir insan dudağı olduğunu anladım. bu bir erkek olamazdı. hiç erkek öpmedim zira. hem ama böyle narin böyle naif böyle ayaklarını yerden kesecek yumuşaklıkta öpüş ve sağ yanağımdaki o yumuşak el bir meleğe ait olmalıydı. büyü bozulmasın diye gözlerimi açmaktan kaçınıyordum fakat bu meleği -evet kesinlikle bir melek olmalı- görmeliydim. sol gözümü hafifçe araladığımda gördüm onu. benden bir durak sonra binmişti. siyah pantolonuna eşlik eden siyah çizmelerinin güvenli sesini duydum önce ve sonra dalgalı kumral saçlar ve nihayet ay parçası masum bir yüz. şimdi o yüz benim yüzümde ama kimin yüzünden bilmiyorum. bildiğim şimdi cennetteyim.
...
her şeyi mahveden bu güzelliği daha çok görmek istememdi. gözlerimi tamamen açtığımda karşımda kocaman bir afiş athena manga konserini muştuluyordu. kulağımda ise sezen gitmiş model buzdan şatoyu söylüyordu...
koy gidelim sâki. koy gidelim...
.
model - buzdan şato
.

12 Aralık 2012 Çarşamba

avize

tavanda asılı duran avizenin izdüşümündeyim şimdi. boylu boyunca uzanmış boş boş avizeyi izliyorum. aslında tam olarak boş sayılmaz. küçük, beyaz tasarruflu ampullerden kondurmuşum içine. kim bilir ne zaman yaptım bunu. halbuki pek tasarruflu biri olduğum söylenemez. şu dünyada çakılı çivisi olmayanlardan biri de benim. hatta çakılı olanları sökenlerden desek yanlış olmaz. neyse bunu anlatmak için burada değilim. radyoda yeni kanallar ararken sırt üstü düştüm yere. bir daha da kalkamadım. kalkmak istemedim daha doğrusu. işte ilk o vakit farkettim avizeyi. sonra düşünceler ve düşünceler. en başta tüm bu olanları yazma fikri oluştu kafamda. ama değil yazmak ayağa kalkacak halim yoktu. kaldı ki açık olan penceremden tatlı tatlı esen rüzgâr keyfimi bozmamaya yemin ettirecek güzellikteydi. tıpkı bu öğlen türk kahvesi için soluklandığım cafedeki somurtkan ağustos sıcağına aldırış etmeyen neşeli rüzgar gibi. ne kadar oturduğumu hatırlamayacak kadar uzun bir müddet kalmıştım orada. insanları izledim her zamanki gibi. rengarenk arabaları sonra, geçip giden bir ömür gibi. bir ara sevdiğim blogları okudum. ve saçma bir şey geldi aklıma o an. çünkü insanlar gruplar halinde akıyordu civardaki cafelere. misal iki arkadaşıyla buzmavisi vosvosundan inen orta boylu, güneş gözlüğü ince yüzüne çok yakışan esmer kadının blogunu okuyor olabilirim şu an diye düşündüm önce. yahut hemen yan masamda geldiğimden beri telefonunu elinden düşürmeyen çakma angelina jolie benim blogumu okuyor olabilirdi. çünkü ağustostu ve hava sıcaktı. çok sıcaktı. her şey olabilirdi. ya da çok fazla film seyretmiş olabilirdim. hani şu arjantin ispanya kırması medianeras misali. öyle ya da böyle açıkçası umurumda değildi artık çoğu şey. sadece vakit geçiriyordum. insanlardan beni anlamasını beklemiyordum. kimseyi de anlamak istemiyordum. izlemek ve canım isterse de yazmak sadece. şarkılar bir de. ve her zaman. çünkü onlarsız olmuyor anladım. narkozum oldular geçmiş ve gelecek seyahatlerimde. artık çok az şey beni heyecanlandırıyor, merakımı uyandırıyor. ve şaşırtmıyor artık hiç bir şey. zira bir şeyler uçup gitmişti içimden. ama ben her zamanki gibi işe gidiyorum, eve dönüyorum. zoraki merhaba diyenlere aynı zorakilikte selam veriyorum. bazıları beni, bazılarını da ben es geçiyorum. sıkılıyorum yapaylıktan, dostlarıma gitmek istiyorum ama akşam olduğunda aynı kararlılıkta vazgeçiyorum. dışarıya çıkıyorum. son sürat yaşıyor insanlar. bakıyorum etrafıma hep bir yerlere yetişme telaşındalar, koşarcasına adımlar. sonra bir bakıyorum onların arasında hatta en başında kendimi görüyorum. boş geliyor çoğu şey. keyif alarak yaptığım pek çok şey de yabancı geliyor artık. elimde kalan tek tutamak yazmak. o da yarım yamalak şimdi. hafız haklıydı son görüşmemizde; sırf yazmış olmak için, eski gözlem yeteneğin dahası duyguların yok olmuş gibi yazıyorsun artık demişti. hak vermemek mümkün değildi.
avizenin köşesindeki çatlağı görmezden gelip badanayı gelecek yaza bırakmalı..