31 Ekim 2012 Çarşamba

tereyaglı

millet üşenmiyor çocuk yapıyor bir de tatlısını getiriyor. geleneksek olarak gözünaydın diyoruz ve ayıp olmasın diye atıyoruz bir tane ağzımıza ama laf aramızda tereyağlıyı hiç sevmem. lakin yutuyoruz zoraki.
işe de zoraki geliyoruz zaten. ve eve zoraki gidiyoruz.
ama şairin aksine pahalı yaşıyoruz. ucuz yaşlanıyoruz. 
büyükşehirlerde evet.
 amma ve lakin kaçış hayalleri sinsi birer plan olarak kalıyor zihnimizin en ücra köşelerinde. hiç olmazsa kalamıştaki huzuru arıyoruz son tahlilde. fakat onun da son kullanma tarihi geçmiş diyor ajanslar.
mecbur şarkılara yöneliyoruz bu sefer.
şarkılar.
ah bu şarkıların gözü kör olsun!
.

12 Ekim 2012 Cuma

şair nedim

değil araba kullanmak yataktan kalkmak için dahi takatsiz ve müşkülpesent olduğum sabahlar arabayı otoparkın durmaksızın dökülen sarı yapraklı ağaçlarının ve onların mütemmim cüz-ü götü boklu kuşlarının insafına bırakıp toplu taşımanın en yeşiline adapte oluyorum ki kırk iki dakikalık yolculuğumu kâh uyuyarak, kâh hayal kurarak ve elbet kulağımda müzikle geçireyim. böyle olunca martin eden'imi de atıyorum çantama. belki sabah, olmadı dönüşte altmışbir dakikayı bulan karanlık ve kasvetli yolculuğumda okurum diye. ama ve ne var ki akşam da okuyamıyorum. tam okuyacak gibi olduğum vakitler ya ilginç bir şey yahut birini görüp takılıyorum ya da tanıdık bir koku gelip konuyor hislerime. sonrasını sorma hiç; anılar coşkun sabahı, sabahlar uzakları, uzaklar kayahan'ı ve... gel insafsız gel vicdansız oluyorum en  nihayetinde. zavallım martin eden de bir sonraki tercihimiz olarak kalıyor çantada.
misal geç kaldığım o çarşamba sabahı da aynısı oldu. tam martin edeni okumak için elime aldığımda yıllar öncesinden tanıdık bir koku esir aldı beni. ki öncesinde bir kez duyduğum bu koku yeditepe üniversitesi öğrencisi sarışın kızda öyle güzel duruyordu ki hani okuduğu kitabı da görebilseydim şayet melekler şehrinin, paralel evrenlerin, schrödinger'in kedisinin ve daha bir sürü uzak ihtimalin gerçekliğine şahitlik yapabilirdim belki. otuz iki dakika yirmi beş saniye ne yapacağımı bilmeden bu kokunun verdiği  hislerle sütçü beygiri gibi döndüm hatıralarımın etrafında. bir karar vermem gerekiyordu. her zaman olduğu gibi gri olmamalıydı hiç bir renk, hiç bir karar. ya hep ya hiç olmalıydı çünkü. yeterince ara'da kalmıştım zira. burada da duramazdım. lakin karşı koymak da manasızdı hatıralara. öldürmeyen acılar güçlendirir miydi neydi  o laf doktor? 
ama acı değil de tuhaf bir his, acayip bir iz kaldı saat onu yirmibeş geçe dimağda. 
ve akşam dönüş yolunda amy winehouse eşliğinde sabahki olanları düşünüp ve bir nevi geçmişin hesabını yapıyordum. martin eden çantamdaydı yine. unutulmamıştı ama sanki bir şeyi bir zamanı bekliyordu okunmak için. hesap demişken  ne diyordu yeditepeli yusuf;  aşkın kar-zarar defteri yoktur alacağın varsa yüreğine yazacaksın" ..  yüreğine yazacaksın...yüreğine.... derken  artık bizden biri olan mekanik abla bir sonraki durağı anons ediyordu; şair nedimmiş adı.
.
amy winehouse - ı'm no good
.

.

8 Ekim 2012 Pazartesi

yol

bahçeler yolundayım. fakat gerçek yolumun burası olduğundan emin değilim.kaybolmadım hayır. sadece aramayı bıraktım. bir de sanırım yazmayı unuttum. nasıl bir şey olduğunu hatırlamaya çalışıyorum.
günler diyorum sevgili doktor, günler böyle geçip gidiyor işte.

7 Ekim 2012 Pazar

şeytan uçurtmalarım

haftalar sonra balkondayım yine. sanki yıllar geçmiş gibi aradan. değişmeyen tek şey kafamın içinde cenk eden birbirinden bağımsız gibi görünen özerk düşüncelerim. aslında zoraki değişmeler dışında hayat aynı olağan sıkıcılığında, düz bir çizgide devam ediyor benim için.  aktörler yer değiştiriyor sadece. yüzler değişiyor ama karakterler aynı. tıpkı  reyting zengini sezon dizilerinde olduğu gibi. aslına bakarsan doktor ben de aynıyım. tekrarlarım da aynı, ezberlerim de.ve bitmek bilmeyen iç savaşlarım da. misal ve yine radyoda sıla'nın şarkısını duyduğumda sonuna kadar açıyorum sesi ve bir oturuşta onbeş sayfayı geçmiyor konsantre olabildiğim kitap sayfası, hakeza sabah ayazı genzimi yakarken yahut akşamın serinliğinde esen bir rüzgar, duyduğum bir koku tanıdık bir hissi çağrıştığında pavlov'un köpeğine tutulmuşcasına sigara içmek istiyor canım. kahveyi azaltıp çaya çok abanmam kahveyi sevmediğimden değil yeni işimin konjonktöründen mütevellit. yoksa kahvem ve çikolatam çok özel her daim. hatta balkonumda tütüyor şimdi. lakin bu sonbahar farklı gibi istanbul'da. ya da bizim sokakta bilemiyorum. o bayıltan yazın pazar hareketliliği yok şimdi saatin onbuçuğunda ters ve tek yönlü sokağımızda. oysa sonbahar'ın sağlaması için tüm değişkenler mevcut etrafımızda. misal bahçedeki ve çevredeki ağaçların yaprakları sarının en koyusunu daha şimdiden buldular ve hatta bazıları dökülmeye başladılar bile. otoparklar arabayla, sokaklar çocuk sesleriyle taşmaya üç hafta önceden başladı. ve sabah ve akşam ayazları kısa kollu giydirmiyorken bu ekim baharında sokağımızdaki yaz rehavetini anlamak mümkün değil. 
 birbuçuk yıl aradan sonra yan daireye yeni komşular geldi.balkonu kullanıyorlar arada haliyle. bu demektir ki eskisi gibi rahat olamayacağım. rahatlık derken karşı ve sol çapramızdaki abi gibi dal taşak, yarı çıplak oturmuyorum elbette. lakin bayağı bir yayılıyordum. dikkatli olmalı.
hah bu arada sokak şenlendi gibi. saat  onbiriyirmisekiz geçiyor. muhtemel banka emeklisi bir bey amca geçiyor tam aşağımdan. burhan altıntop çantasını sol eliyle göğsüne dayamış, sağ elindeki migros poşetiyle ağır aksak yürüyor, sanki hayat merdivenlerini çıkıyor. o derece yavaş o derece hızlı. önce birbirinden model araçlar sonra insanlar çoğaldı sokakta. şimdi de amcanın tersi istikametinde kırmızı tişörtlü mavi kotlu otuz beşlerinde kel bir adamla, kırmızı badili esmer kadın sert adımlarla yürüyorlar. el ele tutuşmuyorlar ama yakın oldukları belli. muhtemelen beş-altı senelik evlililer. belki biraz daha az belki biraz daha fazla olabilir ama kesin olan hayatın rutinliğine olduğu gibi birlikteliklerini de kanıksamışlar. konuşmadan, çok yakın ama birbirlerine dokunmadan sanki bu sıkıcı pazarın bir an önce bitip geçmesini ister gibi hızlıca yürüdüler. hemen arkalarından bu öngörüme kanıt olmak istercesine daha yavaş ve el ele gelen yirmili yaşların son demlerindeki çift ya nişanlı yahut bir-iki senelik evli gibiler. lakin vücut dilleri onların da bu sıradanlığa mağlup olacaklarını söylüyor gibi. tüm bunlar ve teoman'ın istanbul'da son bahar şarkısı aynı dakikanın içinde sahne aldılar gözümün ve kulağımın çeperinde.
ve ilk paragraflardaki sonbahar gelmedi mi yoksa şüphemi tekzip edercesine insan taşıyor şimdi sokağımızdan. hepsi de bay c. muhalifi eli poşetli adamlar ve kadınlar. 
işte onlardan otuz dörtlerinde esmer, beyaz tişörtlü bir kadın. ağzına kadar dolu ve ağır olduğu yürümesinden belli olan iki mopaş torbası ve uzunca bir temizlik  fırçası ile karşı sokağa girdi. bu arada sokağımız  T biçimde ben T'nin üst çizgisindeyim, üç yönden gelen giden herkesi rahatlıkla görebiliyorum. aynı sokağın en uzağında beyaz tüylerinde kocaman siyah ve sarı benekler olan bir kedi kaldırım üzerinde yürürken sanki onu izlediğimi farketmiş gibi birden durdu ve benim bulunduğum yönü izlemeye başladı. o da sokakta bir an da oluşan bu hareketliliği merak etmiş olmalı. ve tam da beyzbol şapkalı amcam iki koca şok poşetiyle kedinin ve benim seyreylediğim sokağı ağır adımlarla arşınladığı sırada sert bir rüzgar çıkıyor. üşüdüğümü hissediyorum. içeriye geçmeden evvel bazen bu yaptığımın ne kadar garip olduğunu lakin yine de insanları izlemeyi sevdiğimi ama onları yazmayı daha çok sevdiğimi düşünüyorum. 
.
teoman - istanbulda sonbahar
.


3 Ekim 2012 Çarşamba

gri

oldum olasi sevmemisimdir kamu binalarini. soguk, duygusuz ve insani bogan bir hava hissetmisimdir iclerinde her zaman. nefes almakta zorlanirim bu gri duvarlar arasinda. sevmedigim isimin, sevmedigim bir zorunlulugu nedeniyle buradayim şimdi. uzlasma icin mudur beyi bekliyorum. benden once isini iyi yapmayanlarin pisligini temizlemek ve üstelik buna ragmen patron milletinin kabizligini çekmek deli ediyor beni. anlayacağın bi suru olaylar olaylar yeni isimde doktor. ama ve lakin mudur bey hala yok ortalarda. ben her zamanki gibi kirkbes dakika onceden randevu yerinde hazir kitayim. ceviz agaci ciddiyetinde bekliyorum. ama bunaliyorum. hiç bir şey kesmiyor sıkıntımı. canim muzik dahi istemiyor. ortalikta kafasi kesilmis tavuk gibi dolasan insanlari izliyorum yalnizca. ve aksamdan zihnime ve dilime takilan bir nazan oncel tekerlemesini geciriyorum icimden. ve ayni aksam biseyler duydum ajanslarda, siktimin delisi kuyuya bir tas atiyor onlarca deli de cikarmaya calisiyor aklinca sentez yapiyorlar, ef onaltilar, toplar, havanlar, yuvarlak masa etrafinda angajman kurallari ve dis politika, ic siyaset, uluslarlararasi iliskiler topunuzun a.k., amk. sinirlendim yine fistikli kurabiyem. ah martin edeni mi alaydım yanima iyi olacakti. ugrasmayacaktim bunlarla. hiç yoktan arabanin farlarini acik mi biraktim diye kuruntu da yapmazdim. son tahlilde seher yelim, ilgit ilgit esenim, vakit bir turlu gecmek bilmezken okudugun işbu satirlari yazmaya karar veriyorum bu renksiz binada. sonrasını biliyorsun zaten.
.
manga - cevapsız sorular
.

1 Ekim 2012 Pazartesi

şimdi

çok sevilen ama artık dinlenilmeyen nihavend şarkılar gibi aşkımız.
.