20 Temmuz 2012 Cuma

hem devrik hem karışık

rüyada sevgiliyi görememek.sabahları çirkin karga sesinin mi yoksa güneşin mi uyandırdığını merak etmek. müzik günün gıdasıdır felsefesi. siyaset-ekonomi-spor-nescafe. ya sıla ya commandate. balkonda amaçsızca oturup gelen geçeni izlemek. traş olurken yüzünü kesmek. karmaşık düşünceler. bebek arabası iten genç anneler. kadıköy için minibüs mü otobüs mü kararsızlığı. güzel yüzler. dağınık planlar. kalabalıklar içindeki yalnızlar. bacağına güvenip kısa şort-etek üstlenenler. power xl dinlemek. seyyar satıcılar. televizyon karşısında uyuklamak. gazete bayisindeki gazetelerin kokusu. nazım hikmet molası. simit peşinde koşan martılar. beş yıl sonra devletin iş güzarlığı: bana borcun var demesi. yıllardır kaderine terkedilmiş dergi arasında sevgili kokusu aramak. leonard cohen. salmon fishing in the yemen filmi. uzun, çok uzun fakat gönderilmemiş mektuplar. sokağın başında aniden karşına çıkan çocuğun gülümsemesi. adele love song eşliğinde dar kapı romanını okumak. şehrilerarası otobüsten uyku sersemi mola yerine inmek. klimanın soğundan yazın sıcağından şikayet. ramazan davulcuları. asansörde bulunduğun katın düğmesine basmak. candan erçetini hala çok sevmek. kendiliğinden açılan kapılar. elektrik kesintisi. iyot kokusu. otel odaları. halikarnas balıkçısı. bir türlü bitmeyen gündökümü ve dostoyevski'nin budala'sı. kadıköy-beşiktaş vapuruna her defasında ilk kez biniyormuşçasına heyecanlanmak. karşı komşunun ölümü. banliyö treni ile avrupa seyahati hayali. bamya sevmemek. satılık/kiralık ilanlar. godfahther klaksonu çalan magiruslar. anneden nasihat dinlemek. karşı inşaatın gürültüsü. saatli maarif takviminden bir yaprak koparmak. üniversite fotografları. sahaflardan bahariye'ye çıkmak. yanık kibrit kokusu. süpermarket alışverişleri. bir tencere yaprak sarmasını tek başına yemek. kısa süreli unutkanlıklar. hafızla dertleşmeler. dahi anlamındaki de ve da eklerini ayrı yazmayı unutmaktan korkmak. istanbul'un rutubetli ve kararsız havası. fıkra anlatamamak. yeni açıkta beşiktaş için üçlü çekmek. pencere martılarına ekmek içi vermek. balık pazarında kaybolmak. yapmacık hareketlerle ağızlarını yayarak ve çok konuşan kadınlara sinirlenmek. karıncaları izlemek. trafik keşmekeşi. fırının önünde pide kuyruğu beklemek. merak ettiklerini arayıp soramamak. kompela türkçesi. yengeç dansı. geçmişe, yüzyıllar öncesine ait olma hissi. ahmak ıslatanla ıslanmak. pis bir derenin içindeki onlarca su kaplumbağası. burgazada. leblebi tozunu özlemek. emre aydın şarkıları. istanbul için iftar vakti.
.
nazan öncel - dillere düşeceğiz
.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

temmuz

misal kırk derece sıcakta çalışan inşaat işçileri var. görüyorum. evinin balkonunda aşk mektupları yazmaya çalışan adamlar sonra. üstelik yavaş akan bir trafik var. ve seslerini ekonomik kullanan kanatlılar, yürürken fransızca şarkı dinleyen güzel kadınlar hep kırk derece temmuzunda. hissediyorum. çünkü manasız düşünceler içinde olan bir adam. ne diyeceğinden, ne giyeceğinden çok ne yazacağını bilmeyen kafası karışık, bir garip boşluğun ortasında  tuhaf bir adam. kırk derece yazın-ın-da her daim . 
oysa , ben temmuzu böyle nemli bilmezdim sevgili. istanbul'u bilir, gözlerimi bilir ama yılın sondan altıncı ayını bilmezdim böyle. seni de böyle seveceğimi tahmin etmezdim üstelik. ama oluyor işte. mevsimler değişiyor, aşklar değişmiyor. önce bir tutam kalp çarpıntısı, bir kaç km bulutlar üstü yolculuk sonra çok sert bir iniş. şarkılarla, şiirlerle kendini avutabileceğin. hala aşktan ümidim varsa sebebi temmuzdur. hala senden ümidim varsa sebebi aşktır. hala oturup boşboğazlık ediyorum farkındayım. fakat 'hala' kelimesindeki a harflerinin şapkalarını unutmuş gibi yapmam temmuza meydan okuma olarak algılanmasın reca ederim. bilakis tüm yaz aşklarımızı temize çekendir temmuz. tüm dertlerimizin paratoneridir. gizli öznedir. sert sessizlerin efendisidir.
temmuz ki hala çok sıcak. ama bu kadar nemli olmak zorunda değildi yine de. kırk derece ateşte diyorum sevgili, yazılmıyor sadece özleniyor...
.
nilüfer - kavak yelleri
.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

kafamda deli sorular

 milletçek martılara simit atma sevdamız bu hız ve yaratıcılkta devam ederse bir kaç yıla kalmaz bu aktivitemiz atasporu ilan edilebilir. tarifeli ve tarifesiz şehir hatları, bilimum ido ve arabalı vapur seferleri hatta galata köprüsünden martılara simit atanı gördüm de kayıktan atanı ilk kez bugün gördüm hafız. yalınız endişe ediyorum bu gelişmelerden. bi gün bunlar toplaşıp daha fazla simit daha fazla ekmek iş,aş özgürlük deyip bizim süt mısırla çikolata arası gidip gelen ten tenlerimize saldırırsa ve hatta gemiyi alabora ederlerse şaşırmam hafız. sonra dediydi dersin. yetkilileri buradan göreve çağırıyorum!

-yetkili demişken. adadan bostancıya dönüşte dragos-bostancı arasını gördüm. valla önce gözlerim sonra içim sızladı.benim gibi estetikten, sanattan bihaber bir adam bile bu beton bloklaşma karşısında hayıflanıyorsa iş çok ciddi demektir. yamulmuyorsam gülsuyu civarı. eskiden gecekondu doluydu. sağ tarafı hala öyle sol tarafına uzun uzun bloklar kondurmuşlar. itiraf edeyim gecekondulu hali daha güzeldi. vay anam vay. salt onlar değil her yerde tek tük böyle atın bir tarafına konan kelebek gibi heyula heyula binalar, gökdelenler.çelik kafesler  biliyorum hepsi bizim için! ne iyi insanlar var şu melmekette. ama seni düşünen kimse yok canım istanbul! lakin ve elbet bu betonlaşmayla yaz da acayip olur kış da. ha gayret üç beş ormanlık alan kalmış köküne kibrit suyu dökülecek. gerçi onlara da yandan yandan girmişler. sonra noldu bu mevsimlere,iklim değişti mi? değişmez iklim sana. ne akdeniz ne marmara olur. bom bok olur böyle....

-- şu beton bloklara fena takılmışken bir şey oldu uzaktan uzaktan. aşağıda, sahilde ağaçların arasında mavi-gri yeni nesil tren öyle zarif ilerliyordu ki. beton meton uçtu aklımdan. dalgaları martıları her şeyi bi kenara bıraktım bu demir at'ı izlemeye koyuldum. anlık mutluluk olur, gülümserim.

- 2009 mayısında başladım tomris uyar'ın gündökümünü okumaya. o günden bugüne üzerine bir çok kitap bitti. ama o bitmedi. evet, kitap bir türlü bitmedi. çünkü kitabı sevdim. o kadar sevdim ki, bir çırpıda okuyup bitmesin istedim. hatta kıskandım. benimle birlikte yaşasın istedim. her gün bir iki günce okuyayım istedim.ya da başka bir kitap okurken tadımlık alır gibi üç dört farklı gün ve hikaye okunsun arada. ne bileyim sanki böyle okunmalı gibi geldi bana. ha tabi böyle de okunsa bu kadar sarkmamalıydı. kabulümdür. tembelliğimin aslan payını hem sezar'a hem bana verelim. yine de güzel şeyler olmuyor değil kendimce. misal şayet 2009 da bitirmiş olsaydım kitabı. bugünkü okuduklarım arasında gördüğüm yazar roald dahl'i sıradan bir isimmiş gibi okuyup gececektim. oysa 2012 başı gibi sevgili dr. sayesinde ve son perde isimli ilginç kitabı ile tanıştığım dahl ismini görünce gülümsedim. bazı hikayeleri ve sonra sevgili dr.geldi hatırıma. keza bugün yani 16 temmuzda, 16 temmuz güncesini okuma hoşluğu gibi. sonuçta bu yaz bitecek. sözüm söz.

- hani tırsıyorum falan ama şu martılar çok asil hayvanlar lan. öyle geminin güvertesinde bi süzülüyorlar ki sorma. kıskanıyorum da galiba. ama nedense öyle görünce onları sebepsiz bir hüzün kaplar içimi.
 sonra bir martı süzülür / mithadbey yine üzülür...

-tırsmak demişken akşam eve dönüş yolunda. önümde sağ yanımda tedirgin bir kadın, sol yanımda sarman bir kedi. aynı anda komut almış gibi çaprazlamasına kedi sağa,  kediyle paralel kadın da sola hareketlendi. ama kedi ibnetor tam geçmedi sağa, ortada durdu geri mi dönsem bakışıyla. kadın tedirgin kediyi gözlüyor. geri gelirse karşı kaldırıma geçecek. bekliyor, hazır kıta. ben bu ilginç düelloyu takip ediyorum geriden geriden. fakat kedi uzatmıyor oyunu benim kaldırıma geliyor. kadın hala tedirgin hala kediyi gözlüyor bir yandan seri adımlar atıyor. ne var bunda bu kadar tırsacak diye içimden de esmer kadına ayar veriyordum ki. kedi benim kaldırımı koklamaya, tuhaf sesler çıkarmaya başlamasın mı. üstelik kadın da gözden kayboldu. ben kaldım bu canavar kedi ile başbaşa. mecbur kaldırım değiştirdim...

-sonra otuzbeşadım yukarıda okulun bahçesinde top oynayan onbeşlik bir ergen "kale benden sorulur" dedi arkadaşlarına. bunu nasıl anlatırım bilemem ama mutlaka olmuştur birilerine de. yaşanmıştır yani. anlatabilen olmuş mudur bilemem. hiç alakasız bir soru. ve bir çocuk. bir okul bahçesinin yan kaldırımı. toplam üç bilemedin beş saniyelik bir vakıa. ama o sırada kafamda yukarıdaki hissenin kahramanları kediyle-kadının kurgusu, biraz rüzgar ve bunaltıcı bir nem varken durduk yerde bu çocuğun kale benden sorulur sorusu, hayatımın sorusu oldu. kafamda bir şey oldu. bir film şeridi değil de tek kare bir resim ışıldadı. ama flu. yalnız oluşturduğu soru net ve anlık. 15 ten 40 a fahim. n'pıyorsun? dünyadaki amacın. nerden gelip nereye gidiyorsun.şu andaki boşluğun. aymaz ve aylaklığın. kimseyi ve dahası hayatı siklemezliğinin bu edalı işvelerinin bu aptal cesaretinin menşei nedir evladım türünden bir kaç bin paundluk soru ve düşünce sarhoşluğu. çok saçma gibi biliyorum. ilim ne der, keza cern'deki sviçreliler, sonra psikoloji, sosyoloji ve jeoloji anabilim dalları ne tepkime verir bilemiyorum. kafamda deli bir hikaye, kulağım top oynayan çocuklarda. ama ya ruhum? ruhum muydu benle konuşan?
.
funda arar - hafıza
.

15 Temmuz 2012 Pazar

misafir

 çayı demledim. tam bilgisayarı açacaktım ki sartre'nin yırtık, hayli yıpranmış bulantı'sına takıldım. rastgele bir sayfa açtım. yüzonbeşinci sayfaydı. neden bilmem doğrudan ikinci paragrafı algıladı uykusuz gözlerim. şöyle diyordu jean paul bey;
"hava sıcaktı. müze bekçisi hafiften horluyordu. şöyle bir göz gezdirdim duvarlara. eller gördüm, gözler gördüm; bazen şurda, bazen orda, bir ışık lekesi bir yüzü kemiriyordu." radyoda halil sezai çalıyordu. katlanamıyordum buna. ama tembelliğimden kalkıp da kapatmıyordum. hayır sartre değil bu son satırları söyleyen. benim. bundan sonrakileri söyleyecek olan da. tırnak işaret ve işaretçilerine dikkat etmiyorsunuz bayım.
 peki ya sartre? 
o'nu kendisine sorun. yırtık dondan çıkar gibi mevzuya ve keyif çayıma dalan kendisi. hem birazdan camus da gelip bağdaş kurarsa yamacıma, hiç şaşırmam. 
-hah işte iti an çomağı hazırla!  kapı çalıyor.  
..
hayır camus değilmiş. 'gıriinpiys'ciler gelen. artık eve de servis yapıyorlar anlaşılan. hem de bu geç vakitte.
"mer-ha-ba ben gıriinnn..."
 -yok ilgilenmiyoruz diyerek lafı ve kapıyı suratına çarpmış gibi oldum kızın. ayıp da oldu biraz ama.. istanbul çok kalabalık. istanbul buhranlı. insanlar gergin. üstelik trafik ve gürültüsü de bonusu.
 greenpeace bişey yapabilir mi buna, sanmıyorum?  

"her şeyi başkalarından beklememelisin evlat. bireylerin de üzerine düşen çok önemli görevler var şu yaşlı ve yorgun dünyamızda."
-sen de kimsin be yabancı?
 "albert camus'um ben." 
-yok artık.... oldu ben de albırt aynştayn

  "efendim?"  

-bu sene kış çok sert geçecekmiş diyorum.

 "paris kadar kötü olamaz" dedi. 

-duydum duydum. hüküm-et sorunlarınız da varmış. hem sonra futbolda da maziyi arıyormuşsunuz bizim gibi. zor günlerden geçiyoruz!

ortak sorunlarımızından olsa gerek birden kanım kaynadı bu aksanlı ecnebiye.

 -çay yaptım yeni ister misin dedim. 

"tek şekerli ve ince belli de" dedi. 

-ah ne tesadüf ben de tek şekerli ve ince belli dedim ağzım kulaklarımda.  

"kitaplığına bakılırsa edebiyatla ilgilisin anlaşılan. en sevdiğin şair ve yazar kim" diye sordu ansızın.

vakit kazanmaya çalışıp yerli mi yabancı mı diye işaret ettim sağ el baş parmağımla.

 "ooo demek sessiz sinema ekolündensin" diyerek zafer işareti yaptı iki parmağı ve kontra bir hareketle 

 -anlamadım. bu ne şimdi? 

 "her iki kültürden de söyleyebilirsin" dedi. 

hemen ayfer tunç, sabahattin ali demedim tabi, üzülmesin diye.

 - hepsini seviyorum diye genel geçer bir cevap verdim masamın üstünde savaştan çıkmışcasına duran kitapları göstererek. 
allahtan yabancı ve veba'sı da masanın üstündeydi de ayıp olmadı adamcağıza. hem sonra düşüş de orta sayfalarından birinin kulağı kıvrılmış vaziyette apartta bekliyordu acil bir durum için. onu da görmüştür mutlaka. titiz ve dikkatli bir adama benziyordu. görmüştür canım..
-bi' çay daha?
.
.

son çalan şarkı : emmenez moi

9 Temmuz 2012 Pazartesi

parfümün dansı

yeni kokuma alışmaya çalışıyorum. fena değil. hafif. çiçek özlü sanırım. meyve özlü de olabilir. ama eskisi gibi değil. vazgeçmesi zordu. ilk aşk gibi. lakin değişiklik elzem oluyor bazen. kısa cümlelerle yaşamaya çalışıyorum. kısa adımlar. kısa soluklanmalar. kısacası her şeyin aşırısından kaçınıyorum artık. çünkü sıcak çok. rutubet ondan beter. ve istanbul temmuzunda ilk defa işsizim. şikayet değil tercih edilen bir durumdu. ama bir daha mı? tövbe. temmuz-ağustosta ne evlenir ne işten çıkarım ne de ölürüm usta! ancak uyunur bu aylarda. ne var ki ona da müsaade etmiyorlar. üç tarafı denizle çevrili türkiye gibi bizim yaşlı apartman. üç yanımızda harıl harıl inşaat çalışması var. oniki numara bizim apartmanı da yıktırıp yeniletmek istiyor ama benim gibi tembel ve mütekait dolu apartmanda. kimse kıçını kımıldatmıyor. hem bana ne? ben kiracıyım. evi olan onlar. onlar düşünsün. üstelik temmuz. sıcak ve de çok işsizim. şöyle bir aylak uykusu uyutmadılar sabahtan beri. dokuzbuçukta ayaktaydım. onda kadıköyde. budala'yı okumaya yeniden başladım. bir yandan da gün dökümünü okuyorum. kadıköy sıcak ama cıvıl cıvıl. rüzgâr alan bir gölgede yer bulabilenler çok şanslıydı. benim seçeneğim hem çoktu hem hiç yoktu. lüzumlu işlerimi yarım saatte bitirdikten sonra yapacak üç şeyim vardı. ya nazım hikmette pinekleyip çay kahve eşliğinde bir şeyler okuyup yazacaktım. ya eve dönecek ya da arkadaşlara gidecektim. kafa dengi olanların çoğu işinde gücündeydi şimdi. işsiz olanlar da çok uzaktaydı. benim onlara gidecek ne halim ne de nefesim vardı. yoksa çok istekliydim. lakin aynı zamanda tembeldim. biliyorsun. nazım ise otuzbeş adım ötemdeydi ama bıkkındım. eve mecburi istikamet verdim. dönüş yolunda acayip bir şey oldu. şimdi neydi unuttum. ama bu yeni kokuya alıştım sanki.
.
feridun düzağaç - düşler sokağı
.