26 Mayıs 2012 Cumartesi

aşk, iyi bir sosta olduğu gibi zaman alır..

kibri, hardalı, gürültüyü sevmem. lakin cumartesileri, romantik komedileri, güneşi severim. ve ayrıca cumartesi akşamlarının tam da bu saatlerini seviyorum. hani güneş alçalmış batmak üzere ama daha batmamış ve yarın tatil. işe yarar hiç bir şey yapmayacağını bilsen de işe gitmeyeceğini biliyorsun ya işte o çok güzel. nedense bu saatlerde şarkılarda güzel oluyor. coy efem mesela. çok tatlı şarkılar çalıyorlar. ne tam slow ne çok hareketli. demini almış çay gibi. yahut sütü ile şekeri tam kıvamında kahve gibi. anladın işte sen onu. beni daha fazla teşbih yapmaya zorlama. her an hata yapabilirim zira. hem bugün uzun süre direndim yazmamak için. çok istedim yazmayı ama kelimeleri toparlamak çok kolay olmadı. hani bir şeyi çok istersin de olmaz ya düş ve gerçek kırıklığı yaşarsın sonunda. işte öyleydim bugün saat dördü on geçerken. belki izlediğim filmin etkisi de olabilir bilemiyorum. zati başlık o filmden aparma. başlık için "yaratıcı" olmayı düşünemeyecek kadar tembeldim çünkü o sıra. aslına bakarsan böyle kusar gibi yazmayı özlemişim. ama nedense kendimi kastığımı ve tuttuğumu hissediyorum şu an. bu iyi olmayabilir. gerçi iyi nedir, kötü kime ve niye denir bilmenin zor olduğu dönemlerden geçiyoruz millet olarak. düşününce işin içinden çıkamıyorum. düşünmeyince de olmuyor. anla işte böyle iki ucu mumlanmış da ateşlenmiş meşale gibi. ortasından dahi tutmak imkansız.
derken tam da burada tıkandım. pencereyi açtım zihnim de açılır belki diye. yaz kokusu aldım. size de geliyor mu bilmem? güneş hala batmamış karşı apartmanların camlarına yansımasından anlıyorum bunu. ve karşı apartmanın bahçesinde iki adet kocaman dut ağacı gördüm. demek burası eskiden gerçekten dutlukmuş. vahim olanı on senedir oturduğum ve nerdeyse günde on kez o yöne baktığım binadan bunu yeni farkediyor olmam. şimdi bu iyi mi kötü yine bilemedim.
ve şu an aylar önce aklıma gelmeyerek beni delirten ama çok sevdiğim f.c. barcelona'nın sahaya çıkış şarkısı çalıyor coy efemde. o' clock mu neydi adı da grubun ismini neden bir türlü hatırlamıyorum ki ben? güneş batmamış olabilir ama içersi karanlık oldu gibi. kalktım ışığı yaktım. tam o esnada yarınki randevumun ışığı yandı beynimde. tabi ya. eski dostlarla buluşacaktık nasıl da unutmuştum. yalan tabi ki! unutur muyum? tam yerine rast geldi yanmak, çakmak, aydınlanmak yazdım ben de. abartacak bir şey yok sevgili okuyucu. zaman zaman başvururum böyle hilelere. bazen yaşadığımı yazarım bazen de yazdığımı yaşamaya çalışırım. olur böyle şeyler de, hiç sevmediğim şu hitap şeklini yazdırdınız ya bana! helal olsun! dumandan ve benden size gelsin istediğiniz bir şarkı. ha bu arada izlediğim film şurada : simple simonbest wishes.
.
duman - sor bana pişman mıyım?
.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

dolu

dün dolu yağdı bizim memlekete. nah böyle elim kadar. en sevdiğim arkadaşlarımı aradım. çünkü lanet olası trafikte canım çok sıkkındı. müzik kifayetsizdi. inanmadılar bana. abartıyorsun dediler. abartmıyordum. nah bu kadardı işte. evet geçmişte çok basit şeyleri abarttığım olmuştu ama bu sefer gerçekti. yalancı çoban muamelesi yaptılar o çılgın trafikte bana. felaket senaryolu amerikan filmlerinin içinde gibiydim. bu sefer akmayan sırf benim şeridim değil tüm otobandı. hatta hayat akmıyordu. hava kasvet sınırlarını çoktan aşmıştı. ardı ardına mavi-kırmızı flaşlar patlıyor, sanki yukarıda birileri fotoğrafımızı çekip instagramla uzay alemine yayıyordu. sonra da ibretlik halimizi eğlenerek yorumluyorlardı. beğendiklerini de işaretleyip kara deliğe atıyorlardı. model'in yalnızlık senfonisiyle uyandım. otomatik vitesli araba almakla bu şehri terketme arasında çok önemli yol ayrımındaydım. fakat tüm yollar kapalıydı. ajanslar itidale davet ediyordu. mıstık fırsatı kaçırmamıştı. tasviri şikayetini yineledi; "olm daha ne duruyoruz bu insan öğüten şehirde" dedi sanki bilmezmiş gibi. "haklısın" dedim geçiştirmek için ve ilave ettim "biliyor musun bugün elim kadar dolu yağdı bizim oraya." o da inanmadı. "hassiktir lan" dedi.
.
model - matem dolu cennet
.

1 Mayıs 2012 Salı

brüksel lahanası

günlerdir saklamaya çalıştığım bir boşluktan ziyade sertlik var dimağda. bazen mideye oturuyor bir kaplan yavrusu gibi bazen boğaza diziliyor bir yumru gibi. ilginçtir bugün o trende sırtımda hissettim bu pahada ağır yükü. hani o an ya da şimdi bir lamba cini çıksa karşıma ve sorsa; dile benden ne dilersen... şu sebepsiz ve anlamsız sıkıntıyı al götür sırtımdan başka ihsan istemem derim. üstelese ve "iki hakkın daha var" dese, isteyecek ve dileyecek hiç bir şeyim yok şu zaman ve hayatta mümkünse ihtiyacı olanlara dağıt derim.
çünkü ve zira(bu iki kelimeyi aynı anda kullanmaya bayılıyorum) taşlaşmış vaziyetteyim kaç gündür. hani sebepsiz sıkıntılarım olmuştu ama bu denli abarttığım olmamıştı hiç. insan hiç mi tepki göstermez, hiç mi hayal kurmaz. hiç mi.... neyse.. bildiğin duygudan, düşünceden arınmış bir kaya parçasıydım işte.

geçenlerde okuduğum bir kitapta şöyle yazıyordu; benliğinden vazgeçenler bir süre sonra taşa benzerler. lakin benimkisi benliğimden kopmama savaşıydı sanki daha çok. ya da ve belki de benliğim diye bana dayatılandan kurtulma çabası. emin değilim.
gerçek olan şu ki; bu ahvâlde hiç bir beklentim yoktu. ne hayattan ne lamba cininden. şimdi de yok. ama şunu söyleyebilirim; şimdi oturup bunları yazdım ya; ister inan ister inanma bana ama midemdeki o katılık şöyle bir yavşadı, genişledi gibi.
belki de aklımın bir oyunu bu da. belki yazıdan sonra daha büyük bir akım esir alacak beni. belki çok daha başka şeyler olacak. belki ve yine belki... hayatı biraz olsun çekilir kılan yanı bence bu bilinmezliği, belki de!
belki az sonra çok güzel bir fransızca şarkı çalacak radyomda ve ben o an her şeyi unutacağım. belki çok kötü şeyler olacak. belki daha güzel şeyler. bilemeyiz. belkilerle dolu bir hayat.

hayata bok atıp durmak en iyi yaptığımız şey. ama ve aslında hayat dediğimiz şeyin ta kendisiyiz biz. tüm hatalarımızı, kırgınlıklarımızı, yetersizliklerimizi kocaman bir çuvala doldurmuşuz ve adına hayat demişiz. kendimize kızdıkça kum torbası gibi yumrukluyoruz. sonra karşısına geçip sayıp sövüyoruz.
aynaya bakıp küfretmekten yahut rüzgara karşı tükürmekten ne farkı var ? bence yok. sanırım bunu bilerek ama görmezden gelerek tekrarlamamız acı veriyor bize. kendimizle olan mücadelemizde her şartta kaybedenin yine kendimiz olduğunu bilmek diyorum!

o sonu gelmez imkansız hayallerimiz, sahte mutluluk oyunlarımız, sırf dışlanmamak adına yaşıyormuş gibi yapmamız, sıradanlaşmamız, işe gidip eve dönmeler, zoraki günaydınlar iyi akşamlar, iyi ki doğdunlar, hastalıkta ve sağlıkta en az üç çocuklar, alışverişler, filmler, kitaplar...
soğuk odalar!..
bildiğim ve sevdiğim tek gerçek hâlâ ve ısrarla şarkılar.
benim sadık yârim kara toprak demiş ya büyük ozan. saygımla ve tüm özürlerimle belirtmeliyim ki; benim sadık yârim şarkılar.
ancak şarkılar sustuğunda kapanır bu perde ve oyun biter.
o zamana kadar oyuna devam pinokyom..
oyuna devam..
.
ahmet kaya - nerden bileceksiniz
.