19 Şubat 2012 Pazar

unforgiven

dayanamadım. gidip iki kupon iddaa yaptım yine. tamam inkar edecek değilim. aylaklık günlerimden kalma bir alışkanlık. lakin dışarıdaki güneş ve tahmin edilebilir soğuk da bahane oldu buna biraz. böyle bir havada eve tıkılıp kalacak değildim. dün aldığım iğrenç renkli beremi kafama, beşbuçukyıllık atkımı da boynuma takıp indim aşağıya. kapıda üç numarayla rastlaştık. nezaket sırıtkanlığında iyi sabahlar ve güzel pazarlar diledik birbirimize. tam köşeyi dönüp her zamanki bayiye gidecekken o nemrut kadının suratı düştü zihnime. eve yakın olduğu ve de ben çok tembel olduğum için genelde bu kadının anaconda edasında kasasına kurulduğu iddaa bayine giderdim. lakin uyuz oluyorum o'na. o da beni her gördüğünde kuvvetle muhtemel "gene geldi salak ikilirayla milyarları götüreceğini zannediyor" diyordur. bunları düşündüm. ani bir kararla askerlik günlerimdeki gibi sol ayağımın topuğundan tam sol geriye döndüm. hem bu güzel havayı değerlendireyim hem ayaklarım açılsın diye iki km aşağıdaki bayiye yürüdüm. sanki arada da hüzünlenmeye yer arıyordum. kulağımdaki müzik yeter şarttı bunun için ama kadıköy'ün en güzel semtinin kentsel dönüşüm, rant, deprem vs. hedeleri yüzünden yüksek katlı binalarla çirkinleşmesine fena bozuldum. tamam eyvallah, doğanın kanunu, değişmeyen tek şey değişimdir evlat lala lugalarını biliyoruz da. ama işte...
insan bir tuhaf oluyor yine de. yılların verdiği alışkanlıklar, düzensizlik içindeki düzen kaybolunca bir parçası eksilmiş gibi hissediyor insan. yaşlanıyorum sanırım.

yeni bayii sakin sayılırdı köşedeki iki delikanlıyı saymazsak. hazırlıklıydım bu sefer. maçkolikten seri-a-b-c, la liga, bundesliga, premier lig, championship, spor toto lig, beyaz grup, kırmızı grup bilimum liglerin kalburunu alt üst etmiştim. delikanlıların kendi aralarındaki konuşup anlaştıkları maçlar benim hazır kuponumda yoktu. zira her zamanki gibi süpriz peşindeyim.
şairin dediği gibi yaşadın mı büyük yaşayacaksın. oynarken de büyük. hayatta büyük adımlar atamadık bari oyunlarda atalım düsturuyla yaktık gemileri. dışarıya çıktığımda güneş aklımı kamaştırdı. soğuk yüzümü yaktı. umutluydum ama. oynadığım iki kuponu büyük bir titizlikle cüzdanıma yerleştirip, geldiğimin aksine farklı sokaklardan eve dönüş yoluna koyuldum.
yolda pazar simiti satan bir amcaya rastladım. hiç aklımda yokken üstelik kahvaltımı da yapmışken yanına sokulup iki simit aldım. taze ve sıcak çay simitleriydi. öyle diyordu amca. aslında bir tanesi bile fazlaydı. bir demiştim iki tane mi dedi. gülümseyerek iki tane olsun dedim. helalleşip ayrıldım. kulaklığımı yeniden taktım. tam o esnada metallica turn the page dedi. sesi yükselttim. dünyadan uzaklaştım. şarkı bittiğinde yanlış sokağa girmiş olduğumu farkettim. hep o kara kedi yüzündendi. kendi gibi kara bir kargayı kovalıyordu. şarkının ritmine kapılmış onların peşine takılmıştım ben de. uyandığımda üç sokak uzaktaydım evimden!
şarkı değişti. sokak da.
internet radyosundan dinliyorum artık şarkıları. söylemiştim. çok tembelim. telefonumda altı ay öncesinin şarkıları duruyor. bir türlü değiştiremedim. hepsini ezberlemekten öte gına geldi artık. internet radyoları yetişti imdadıma. lakin onlar çok iyi de kesiliyorlar sık sık. misal radyo eksen ve joy fm'i ve açs radyoyu dinleyemiyorum o yüzden. bunun dışında internet radyoculuğu güzel. beğeniyorum kendilerini.
apartman bahçesine geldiğimde deep purple; smoke on the water'ı söylüyordu. bense arabalarını otoparka gelişigüzel parkeden kat maliklerine sövüyordum. radyo eksenin sevmediğim tek yönü, sloganıydı. modern hayatın sesi diyerek kendini, dinleyenlerini bir kalıba sokuyordu sanki. kime göre, neye göre. lakin işte medeniyet bazı zamanlarda gerçekten ihtiyaçtı.
fazla takılmadım. zira metallica tekrar sahne aldı. bütün hücrelerim yenilendi. en sevdiğimdi.unforgiven. yeniden transa geçmiştim. odama ne vakit gelip bilgisayarımı nasıl açtığımı hatırlamıyorum. hatırladığım tek şey tüm bu olanları yazma isteğimdi.
.
metallica - unforgiven
.