29 Aralık 2012 Cumartesi

+18

sabahki yahut günlük halet-i ruhiyemi dinlendiğim şarkılardan anlıyorum artık. son dört gündür mesela telefonumda kayıtlı ikiyüzkırkyedi şarkıyı karışık modda, tek tek ve sırayla değiştirerek o günkü ruhsal modumu tayin ediyorum. becayiş ve hile kesinlikle yasak. zira bu sabah altıyı onsekiz geçe güneşin ve denizin huzurunda söz verdim kendime. hoş kendime verdiğim sözler konusunda sabıka dosyam kabarık olsa da bu sefer kesin. bu kez başka.... şarkılar çünkü...

misal bu sabah ahmet kaya'dan leonard cohen'e, sezen'den imany'e organ nakli yapılan vücudun organı kabul etmemesi gibi tam on yedi şarkıyı reddetti bu yorgun ve yaşlı ruhum. nihayet onsekizinci şarkıda, desire noir'de karar kıldı. 
bugün "le vent nous portera" yız evlat dedi.
patron oydu. itirazsız kabul ettim. müziğin sesini biraz daha açtım. gözlerimi kapadım. kendimi şimdi ismini çıkaramadığım denizden karaya esen sevimli rüzgara ve iyot kokusuna bıraktım.


25 Aralık 2012 Salı

şey

gecmis gün şimdi kim dedi hatırlamıyorum o kalabalıkta. ki bilirsin normalde hiç haz etmem kalabalıklardan. mecburi toplantılardan biriydi ve bir arkadaş şeftalili tavuğu çok güzel yaparım dedi. diyemedim bırak yapmayı ben hiç yemedim o naneyi. hem ben irlanda'ya da hiç gitmedim cok istememe rağmen. hadi anladık insanlar prag'a giderler kafka vardır cunku orada. ve venedik'te bol bol gondol artı sınırsız romantizm. sonra ötede roma falan. e paris zaten paris. ama işte ben irlanda tutkumu anlayamadım hala usta. ha sorsan hayatındaki en büyük çılgınlık nedir? cevap veremem. düşünmek için arkadaşımı aramam gerekir. joker olarak belki yıllar yıllar önce adile naşit uykudan önceyi sunarken yok çok eski oldu o, fransa'nın dünya şampiyonu olduğu yıl olabilir mesela. evet evet france 98. işte o yaz,  doğrusu baharla yazin cilvelestigi ilk haziran gunleri bir gece vakti soğuk ve hircin kara-denize girmişliğim sayılabilir. yahut ergen bile olamamışken daha sırf ucuz bir sidik yarışı uğruna ki o zamanki adıyla cesaret testinde kıçı kırık bir inşaatın iki metrelik boşluğundan uzun atlayamayıp bir buçuk metrelik çukuruna sırt ve kafa üstü düşmek aptalıktı düpedüz şimdi düşününce. çılgınlık değil bu kesin. ama evimizde ve sehrimizde birlik ve beraberliğe en ihtiyaç duyulan günlerde, beni seven ve hatta sevmeyen arkadaşlarım " vela deli misin olm gül gibi iş bırakılır mı" derken hem de iki senede sekiz kere falan.  bir gurur, bir inat, bir otorite karşıtlığı, bir özgürüm ben adamım, bokun buharıyım hedesi uğruna. çılgınlıktı bu yaptığım onlara göre bana sorarsan sevmek sevilmekten daha güzel usta. şimdi olsa gene aynılarını yapardım kesin. yalnız ve yine de iki şerhim var düşülecek bu hususta; ilki bu şehirde olmazdım. kıyısından köşesinden deniz geçen daha sakin bir şehir evladır. bir de, işte bir de.... o da bana kalsın usta....
bilirsin gerisini hep yapardım. yine ve yeniden.....
.
jamie woon - night air
.

23 Aralık 2012 Pazar

hotel california

artık kabul edelim bayım; bu saatten sonra çırpınmanın hiç bir faydası yok. manası da yok elbet. çünkü ve zira hep yarım kalmış kitaplar, sonu gelmemiş filmler, bitmeyen şiirler ve tamamlanmamış aşklar.
en nihayetinde yarım kalmış bir hayat. pratikte aylak bile olamamış ama teoride ve bünyede hep bâki kalmış tembel bir ruh ve beden ikilisi. kaldı ki, huysuz ve huzursuz her daim.
öyle ki; inanç umut ikilisi az önce ve bir daha dönmemek üzere gittiler. mutluluk zaten hiç gelmedi. bir ara neşe gelir gibi oldu fakat o da bu karamsar tabloda daha fazla kalamam diyerek çekip gitti zilli!

şimdi hotel california çalıyor odamda. gözlerim açık, istanbul'dayım hâlâ. lakin kimseyi dinlemiyorum. afrika dahil.  anlamıyorlar çünkü. ben anlatırken kendi egolarını tatmin ediyorlar. benimki hariç.
yazmak bu yüzden en iyisi. beni bir tek onlar anlıyor! bir de siz bayım son günlerde. devrik cümlelerim ve siz. sağolun varolun. lakin artık anlayın bayım ve rahat bırakın beni, çok istirham ediyorum. buraya kadarmış. kabul edelim. yürekten kaçan bir zihinden ve masadaki kumandaya uzanmaya üşenen el'den ancak bu gelir.

son tahlilde sağlığınıza iki kürek toprak atın kâfi. hem belki bir fidan filizlenir orada. iyilikten maraz doğar diyorlar ya hani o hesap karamsarlıktan yeni umutlar, ayakları yere basan neşeli hayaller filizlenir belki.
kim bilir?
hem belki şehre yeni bir film gelir. hatta biraz daha sabredersek bunca acıya, sıkıntıya dayanamaz godot bile gelir şerefsizim. lakin ben giderim. bilirim ben varken gelmez bu köftehor. zamanında çok bekledim. gelmedi. hem geçti artık istemem şimdi gelsin, yokluğunda buldum ben o'nu. iki necip fazıl kıtası okuyun yeter başucumda. bir de anneme sakın denizci olduğumu söylemeyin o beni şehzade zannediyor.
..
hotel california 

21 Aralık 2012 Cuma

metro güzeli

mavi bir jeans. bordo-kahverengi karışımı bir çift spor ayakkabı. yeni değil çok eski de değiller. hardal rengi çantasına uydurduğu kahverengi deri montu yahut tam tersi monta uydurulan bir çantaya eşlik eden boğazlı, kırmızı bir yün kazak. tam önümde dikiliyordu. inmek üzereydim. bir iki istasyon kalmıştı. italo calvino'nun bir kış gecesi kitabıyla mücadele ediyordum. galiba önyargılı davranarak tamamını okumadığım bu kitap için biraz haksızlık, biraz da ayıp etmişim. çünkü 'sarp yamaçtan sarkarken'  hikayesi bahseldiği üzere güzelmiş. beğendim. işte tam hikayeyi bitirip kafamı kaldırdığımda rastladım o'na. yazmasaydım unuturdum. belki pişman bile olabilirdim. bilemiyorum. doğrusu tereddüt ettim ilkin. lakin işte şimdi yazıyorum. çünkü yazmalıydım. zira kısa saçlarla çevrili, yaşanmışlılarla dolu o hüzünlü ama duru yüzü bir daha göremeyebilirdim.
.
jehan barbur - kırık bir aşk hikayesi
.

13 Aralık 2012 Perşembe

buzdan şato

yine sezen çalıyordu. yarı uykulu yarı uyanık vaziyette ağaçların ve insanların arasından sekip yüzümü okşayan güneşin sıcaklığını duyabiliyordum. e28 karayolunda belediye otobüsü hızında ilerliyorduk. saatten haberim yoktu. müzik, güneş ve nereye gittiğimi hiç düşünmediğim bir yolculuk. mütebessim bir ifade takındığımı hatırlıyorum ama. işte tam o sırada güneş yakıcılığını daha da arttırmış ve sadece dudaklarım üzerinde etkisini gösteriyordu sanki. lakin bir süre sonra yakıcı olanın güneş değil etna'dan çıkan lavla birlik olmuş everest buzulunun tatlı bir ılıklık sağladığı bir insan dudağı olduğunu anladım. bu bir erkek olamazdı. hiç erkek öpmedim zira. hem ama böyle narin böyle naif böyle ayaklarını yerden kesecek yumuşaklıkta öpüş ve sağ yanağımdaki o yumuşak el bir meleğe ait olmalıydı. büyü bozulmasın diye gözlerimi açmaktan kaçınıyordum fakat bu meleği -evet kesinlikle bir melek olmalı- görmeliydim. sol gözümü hafifçe araladığımda gördüm onu. benden bir durak sonra binmişti. siyah pantolonuna eşlik eden siyah çizmelerinin güvenli sesini duydum önce ve sonra dalgalı kumral saçlar ve nihayet ay parçası masum bir yüz. şimdi o yüz benim yüzümde ama kimin yüzünden bilmiyorum. bildiğim şimdi cennetteyim.
...
her şeyi mahveden bu güzelliği daha çok görmek istememdi. gözlerimi tamamen açtığımda karşımda kocaman bir afiş athena manga konserini muştuluyordu. kulağımda ise sezen gitmiş model buzdan şatoyu söylüyordu...
koy gidelim sâki. koy gidelim...
.
model - buzdan şato
.

12 Aralık 2012 Çarşamba

avize

tavanda asılı duran avizenin izdüşümündeyim şimdi. boylu boyunca uzanmış boş boş avizeyi izliyorum. aslında tam olarak boş sayılmaz. küçük, beyaz tasarruflu ampullerden kondurmuşum içine. kim bilir ne zaman yaptım bunu. halbuki pek tasarruflu biri olduğum söylenemez. şu dünyada çakılı çivisi olmayanlardan biri de benim. hatta çakılı olanları sökenlerden desek yanlış olmaz. neyse bunu anlatmak için burada değilim. radyoda yeni kanallar ararken sırt üstü düştüm yere. bir daha da kalkamadım. kalkmak istemedim daha doğrusu. işte ilk o vakit farkettim avizeyi. sonra düşünceler ve düşünceler. en başta tüm bu olanları yazma fikri oluştu kafamda. ama değil yazmak ayağa kalkacak halim yoktu. kaldı ki açık olan penceremden tatlı tatlı esen rüzgâr keyfimi bozmamaya yemin ettirecek güzellikteydi. tıpkı bu öğlen türk kahvesi için soluklandığım cafedeki somurtkan ağustos sıcağına aldırış etmeyen neşeli rüzgar gibi. ne kadar oturduğumu hatırlamayacak kadar uzun bir müddet kalmıştım orada. insanları izledim her zamanki gibi. rengarenk arabaları sonra, geçip giden bir ömür gibi. bir ara sevdiğim blogları okudum. ve saçma bir şey geldi aklıma o an. çünkü insanlar gruplar halinde akıyordu civardaki cafelere. misal iki arkadaşıyla buzmavisi vosvosundan inen orta boylu, güneş gözlüğü ince yüzüne çok yakışan esmer kadının blogunu okuyor olabilirim şu an diye düşündüm önce. yahut hemen yan masamda geldiğimden beri telefonunu elinden düşürmeyen çakma angelina jolie benim blogumu okuyor olabilirdi. çünkü ağustostu ve hava sıcaktı. çok sıcaktı. her şey olabilirdi. ya da çok fazla film seyretmiş olabilirdim. hani şu arjantin ispanya kırması medianeras misali. öyle ya da böyle açıkçası umurumda değildi artık çoğu şey. sadece vakit geçiriyordum. insanlardan beni anlamasını beklemiyordum. kimseyi de anlamak istemiyordum. izlemek ve canım isterse de yazmak sadece. şarkılar bir de. ve her zaman. çünkü onlarsız olmuyor anladım. narkozum oldular geçmiş ve gelecek seyahatlerimde. artık çok az şey beni heyecanlandırıyor, merakımı uyandırıyor. ve şaşırtmıyor artık hiç bir şey. zira bir şeyler uçup gitmişti içimden. ama ben her zamanki gibi işe gidiyorum, eve dönüyorum. zoraki merhaba diyenlere aynı zorakilikte selam veriyorum. bazıları beni, bazılarını da ben es geçiyorum. sıkılıyorum yapaylıktan, dostlarıma gitmek istiyorum ama akşam olduğunda aynı kararlılıkta vazgeçiyorum. dışarıya çıkıyorum. son sürat yaşıyor insanlar. bakıyorum etrafıma hep bir yerlere yetişme telaşındalar, koşarcasına adımlar. sonra bir bakıyorum onların arasında hatta en başında kendimi görüyorum. boş geliyor çoğu şey. keyif alarak yaptığım pek çok şey de yabancı geliyor artık. elimde kalan tek tutamak yazmak. o da yarım yamalak şimdi. hafız haklıydı son görüşmemizde; sırf yazmış olmak için, eski gözlem yeteneğin dahası duyguların yok olmuş gibi yazıyorsun artık demişti. hak vermemek mümkün değildi.
avizenin köşesindeki çatlağı görmezden gelip badanayı gelecek yaza bırakmalı..

15 Kasım 2012 Perşembe

dün gece dirseğimi öptüm de yattım

ahmak ıslatana inat aylak ayartan bir günes var dışarıda şimdi. kasım güneşi yahut kimilerine göre kış güneşi. böyle havalarda zıvanadan çıkarım oysa ben. böyle havalarda yazma histerim baş gösterir en çok. aylaklık damarlarım en yüksek basınca hep böyle havalarda ulaşır. orhan veli'ye böyle havalarda kanarım. yerimde duramam.giderim mutlaka.reelde olmasa bile en kötü hayallerimde giderim yüreğimin tarif ettiği yöne. ama mutlaka giderim. lakin şimdi olmak istediğim hiç bir yer yok doktor. hiç bir şey. bugün. tuhaf....
.
ahmet kaya - hiç bir şeyimsin
.

11 Kasım 2012 Pazar

araf tedirginliği

hangi kanaldı şimdi tam hatırlamıyorum.
kafama çivi gibi çakılan aforizmaları vardı sadece.

hayat aslında zannettiğimiz kadar zor değil.
hayat sadedir, basittir.
iki yolun vardır.
ya doğruları yaparsın..
ya da yanlışları...
ve bunları sen bilirsin.. nefes aldığın sürece seçme şansın vardır.
ama sen arada kalmışsın...
araf'tasın...
araf tedirginliği seninkisi...


araf tedirginliği...
evet.

31 Ekim 2012 Çarşamba

tereyaglı

millet üşenmiyor çocuk yapıyor bir de tatlısını getiriyor. geleneksek olarak gözünaydın diyoruz ve ayıp olmasın diye atıyoruz bir tane ağzımıza ama laf aramızda tereyağlıyı hiç sevmem. lakin yutuyoruz zoraki.
işe de zoraki geliyoruz zaten. ve eve zoraki gidiyoruz.
ama şairin aksine pahalı yaşıyoruz. ucuz yaşlanıyoruz. 
büyükşehirlerde evet.
 amma ve lakin kaçış hayalleri sinsi birer plan olarak kalıyor zihnimizin en ücra köşelerinde. hiç olmazsa kalamıştaki huzuru arıyoruz son tahlilde. fakat onun da son kullanma tarihi geçmiş diyor ajanslar.
mecbur şarkılara yöneliyoruz bu sefer.
şarkılar.
ah bu şarkıların gözü kör olsun!
.

12 Ekim 2012 Cuma

şair nedim

değil araba kullanmak yataktan kalkmak için dahi takatsiz ve müşkülpesent olduğum sabahlar arabayı otoparkın durmaksızın dökülen sarı yapraklı ağaçlarının ve onların mütemmim cüz-ü götü boklu kuşlarının insafına bırakıp toplu taşımanın en yeşiline adapte oluyorum ki kırk iki dakikalık yolculuğumu kâh uyuyarak, kâh hayal kurarak ve elbet kulağımda müzikle geçireyim. böyle olunca martin eden'imi de atıyorum çantama. belki sabah, olmadı dönüşte altmışbir dakikayı bulan karanlık ve kasvetli yolculuğumda okurum diye. ama ve ne var ki akşam da okuyamıyorum. tam okuyacak gibi olduğum vakitler ya ilginç bir şey yahut birini görüp takılıyorum ya da tanıdık bir koku gelip konuyor hislerime. sonrasını sorma hiç; anılar coşkun sabahı, sabahlar uzakları, uzaklar kayahan'ı ve... gel insafsız gel vicdansız oluyorum en  nihayetinde. zavallım martin eden de bir sonraki tercihimiz olarak kalıyor çantada.
misal geç kaldığım o çarşamba sabahı da aynısı oldu. tam martin edeni okumak için elime aldığımda yıllar öncesinden tanıdık bir koku esir aldı beni. ki öncesinde bir kez duyduğum bu koku yeditepe üniversitesi öğrencisi sarışın kızda öyle güzel duruyordu ki hani okuduğu kitabı da görebilseydim şayet melekler şehrinin, paralel evrenlerin, schrödinger'in kedisinin ve daha bir sürü uzak ihtimalin gerçekliğine şahitlik yapabilirdim belki. otuz iki dakika yirmi beş saniye ne yapacağımı bilmeden bu kokunun verdiği  hislerle sütçü beygiri gibi döndüm hatıralarımın etrafında. bir karar vermem gerekiyordu. her zaman olduğu gibi gri olmamalıydı hiç bir renk, hiç bir karar. ya hep ya hiç olmalıydı çünkü. yeterince ara'da kalmıştım zira. burada da duramazdım. lakin karşı koymak da manasızdı hatıralara. öldürmeyen acılar güçlendirir miydi neydi  o laf doktor? 
ama acı değil de tuhaf bir his, acayip bir iz kaldı saat onu yirmibeş geçe dimağda. 
ve akşam dönüş yolunda amy winehouse eşliğinde sabahki olanları düşünüp ve bir nevi geçmişin hesabını yapıyordum. martin eden çantamdaydı yine. unutulmamıştı ama sanki bir şeyi bir zamanı bekliyordu okunmak için. hesap demişken  ne diyordu yeditepeli yusuf;  aşkın kar-zarar defteri yoktur alacağın varsa yüreğine yazacaksın" ..  yüreğine yazacaksın...yüreğine.... derken  artık bizden biri olan mekanik abla bir sonraki durağı anons ediyordu; şair nedimmiş adı.
.
amy winehouse - ı'm no good
.

.

8 Ekim 2012 Pazartesi

yol

bahçeler yolundayım. fakat gerçek yolumun burası olduğundan emin değilim.kaybolmadım hayır. sadece aramayı bıraktım. bir de sanırım yazmayı unuttum. nasıl bir şey olduğunu hatırlamaya çalışıyorum.
günler diyorum sevgili doktor, günler böyle geçip gidiyor işte.

7 Ekim 2012 Pazar

şeytan uçurtmalarım

haftalar sonra balkondayım yine. sanki yıllar geçmiş gibi aradan. değişmeyen tek şey kafamın içinde cenk eden birbirinden bağımsız gibi görünen özerk düşüncelerim. aslında zoraki değişmeler dışında hayat aynı olağan sıkıcılığında, düz bir çizgide devam ediyor benim için.  aktörler yer değiştiriyor sadece. yüzler değişiyor ama karakterler aynı. tıpkı  reyting zengini sezon dizilerinde olduğu gibi. aslına bakarsan doktor ben de aynıyım. tekrarlarım da aynı, ezberlerim de.ve bitmek bilmeyen iç savaşlarım da. misal ve yine radyoda sıla'nın şarkısını duyduğumda sonuna kadar açıyorum sesi ve bir oturuşta onbeş sayfayı geçmiyor konsantre olabildiğim kitap sayfası, hakeza sabah ayazı genzimi yakarken yahut akşamın serinliğinde esen bir rüzgar, duyduğum bir koku tanıdık bir hissi çağrıştığında pavlov'un köpeğine tutulmuşcasına sigara içmek istiyor canım. kahveyi azaltıp çaya çok abanmam kahveyi sevmediğimden değil yeni işimin konjonktöründen mütevellit. yoksa kahvem ve çikolatam çok özel her daim. hatta balkonumda tütüyor şimdi. lakin bu sonbahar farklı gibi istanbul'da. ya da bizim sokakta bilemiyorum. o bayıltan yazın pazar hareketliliği yok şimdi saatin onbuçuğunda ters ve tek yönlü sokağımızda. oysa sonbahar'ın sağlaması için tüm değişkenler mevcut etrafımızda. misal bahçedeki ve çevredeki ağaçların yaprakları sarının en koyusunu daha şimdiden buldular ve hatta bazıları dökülmeye başladılar bile. otoparklar arabayla, sokaklar çocuk sesleriyle taşmaya üç hafta önceden başladı. ve sabah ve akşam ayazları kısa kollu giydirmiyorken bu ekim baharında sokağımızdaki yaz rehavetini anlamak mümkün değil. 
 birbuçuk yıl aradan sonra yan daireye yeni komşular geldi.balkonu kullanıyorlar arada haliyle. bu demektir ki eskisi gibi rahat olamayacağım. rahatlık derken karşı ve sol çapramızdaki abi gibi dal taşak, yarı çıplak oturmuyorum elbette. lakin bayağı bir yayılıyordum. dikkatli olmalı.
hah bu arada sokak şenlendi gibi. saat  onbiriyirmisekiz geçiyor. muhtemel banka emeklisi bir bey amca geçiyor tam aşağımdan. burhan altıntop çantasını sol eliyle göğsüne dayamış, sağ elindeki migros poşetiyle ağır aksak yürüyor, sanki hayat merdivenlerini çıkıyor. o derece yavaş o derece hızlı. önce birbirinden model araçlar sonra insanlar çoğaldı sokakta. şimdi de amcanın tersi istikametinde kırmızı tişörtlü mavi kotlu otuz beşlerinde kel bir adamla, kırmızı badili esmer kadın sert adımlarla yürüyorlar. el ele tutuşmuyorlar ama yakın oldukları belli. muhtemelen beş-altı senelik evlililer. belki biraz daha az belki biraz daha fazla olabilir ama kesin olan hayatın rutinliğine olduğu gibi birlikteliklerini de kanıksamışlar. konuşmadan, çok yakın ama birbirlerine dokunmadan sanki bu sıkıcı pazarın bir an önce bitip geçmesini ister gibi hızlıca yürüdüler. hemen arkalarından bu öngörüme kanıt olmak istercesine daha yavaş ve el ele gelen yirmili yaşların son demlerindeki çift ya nişanlı yahut bir-iki senelik evli gibiler. lakin vücut dilleri onların da bu sıradanlığa mağlup olacaklarını söylüyor gibi. tüm bunlar ve teoman'ın istanbul'da son bahar şarkısı aynı dakikanın içinde sahne aldılar gözümün ve kulağımın çeperinde.
ve ilk paragraflardaki sonbahar gelmedi mi yoksa şüphemi tekzip edercesine insan taşıyor şimdi sokağımızdan. hepsi de bay c. muhalifi eli poşetli adamlar ve kadınlar. 
işte onlardan otuz dörtlerinde esmer, beyaz tişörtlü bir kadın. ağzına kadar dolu ve ağır olduğu yürümesinden belli olan iki mopaş torbası ve uzunca bir temizlik  fırçası ile karşı sokağa girdi. bu arada sokağımız  T biçimde ben T'nin üst çizgisindeyim, üç yönden gelen giden herkesi rahatlıkla görebiliyorum. aynı sokağın en uzağında beyaz tüylerinde kocaman siyah ve sarı benekler olan bir kedi kaldırım üzerinde yürürken sanki onu izlediğimi farketmiş gibi birden durdu ve benim bulunduğum yönü izlemeye başladı. o da sokakta bir an da oluşan bu hareketliliği merak etmiş olmalı. ve tam da beyzbol şapkalı amcam iki koca şok poşetiyle kedinin ve benim seyreylediğim sokağı ağır adımlarla arşınladığı sırada sert bir rüzgar çıkıyor. üşüdüğümü hissediyorum. içeriye geçmeden evvel bazen bu yaptığımın ne kadar garip olduğunu lakin yine de insanları izlemeyi sevdiğimi ama onları yazmayı daha çok sevdiğimi düşünüyorum. 
.
teoman - istanbulda sonbahar
.


3 Ekim 2012 Çarşamba

gri

oldum olasi sevmemisimdir kamu binalarini. soguk, duygusuz ve insani bogan bir hava hissetmisimdir iclerinde her zaman. nefes almakta zorlanirim bu gri duvarlar arasinda. sevmedigim isimin, sevmedigim bir zorunlulugu nedeniyle buradayim şimdi. uzlasma icin mudur beyi bekliyorum. benden once isini iyi yapmayanlarin pisligini temizlemek ve üstelik buna ragmen patron milletinin kabizligini çekmek deli ediyor beni. anlayacağın bi suru olaylar olaylar yeni isimde doktor. ama ve lakin mudur bey hala yok ortalarda. ben her zamanki gibi kirkbes dakika onceden randevu yerinde hazir kitayim. ceviz agaci ciddiyetinde bekliyorum. ama bunaliyorum. hiç bir şey kesmiyor sıkıntımı. canim muzik dahi istemiyor. ortalikta kafasi kesilmis tavuk gibi dolasan insanlari izliyorum yalnizca. ve aksamdan zihnime ve dilime takilan bir nazan oncel tekerlemesini geciriyorum icimden. ve ayni aksam biseyler duydum ajanslarda, siktimin delisi kuyuya bir tas atiyor onlarca deli de cikarmaya calisiyor aklinca sentez yapiyorlar, ef onaltilar, toplar, havanlar, yuvarlak masa etrafinda angajman kurallari ve dis politika, ic siyaset, uluslarlararasi iliskiler topunuzun a.k., amk. sinirlendim yine fistikli kurabiyem. ah martin edeni mi alaydım yanima iyi olacakti. ugrasmayacaktim bunlarla. hiç yoktan arabanin farlarini acik mi biraktim diye kuruntu da yapmazdim. son tahlilde seher yelim, ilgit ilgit esenim, vakit bir turlu gecmek bilmezken okudugun işbu satirlari yazmaya karar veriyorum bu renksiz binada. sonrasını biliyorsun zaten.
.
manga - cevapsız sorular
.

1 Ekim 2012 Pazartesi

şimdi

çok sevilen ama artık dinlenilmeyen nihavend şarkılar gibi aşkımız.
.

22 Eylül 2012 Cumartesi

factotum - 2005



*  "eğer deneyeceksiniz sonuna kadar deneyin.  eğer başka türlü düşünüyorsanız hiç başlamayın bile...."
.
enteresan ;
bukowski'nin tek bir kitabını dahi okumadan "iki filmini" çok sevdim çünkü.
barfly
ve bu akşam izlediğim factotum.
ha bir de filmin sonundaki şaaane şarkı var; slow day 
 .

13 Eylül 2012 Perşembe

bu sene kış çok sert geçecek diyorlar

su an tam altmisdokuz sayfasi ve kilometrelerce betimlemesiyle sayisiz paragrafi olan ahmet altan kitabini bitrebilirim ya da hic bir sey yapmadan malak gibi yatarak ve gozlerim tavanda oldugu halde tvnin radyosundan turkce sozlu hafifbir muzik dinleyebilirim yahut gecen cumartesinden sozu olup da cevizli borekle beni avutmaya calisan anneme ispanakli borek icin son derece duygu somurusu yapabilirim. ama ben n'yapiyorum?oturmus hayatimda ikinci kez telefondan blog yaziyorurm. yazmaliydim zira ve bilhassa o serseri ruhu ,o guzel 'seyi' yazmazsam bunca yillik aylakligima bunca zamandir yazdiklarima ihanet edecekmis gibi hissedecektim.bilmiyorum bu benim fikrim. yalan da soyluyor olabilirim.ama siz bilmiyorsunuz. hic kimsenin hic bir bok bildigi de yok aslinda. ama iste, o cok hos , cok kisa saclari, lila rengi sifir kol tisortu , sol omzundaki dovmesi ve o kendinden emin , elleri bol pantolonunun cebindeki serseri hallari olmasaydi yazmazdim bu yaziyi. yemin ederim yazmazdim doktor. bay c. gibi sessiz ve sinsice takildim hacioglunun yamacinda pesine. o kadar yakisikli adamin , o kadar guzel kadinin arasinda simal yildizi gibiydi. bu dunyadan olamazdi zati.zira bu dunyanin adam ve kadinlari ne kadar guzel olsalar da sirtlarinda dunyayi tasiyormus gibi kambur yuruyusleri, tum isleri ters gitmis gibi asik suratlari ve tabakhaneye yetisircesine telasli kosturmacalarinin yaninda o; rahatsiz etmeyen ozguveni dunya yikilsa umrum degil tavirlari ve kirmizi bez pabuclari yok mu? ahh dr. ahh..iste .... amma ve lakin haldun tanerin onune kadar surdu kisa askimiz.muhtemel sevgilisi ile bulustugunda kalabaligi yarip eminonu vapurunun boguren sireni olmak istedim lakin bunda da gec kalmistim.bekleyenler arasinda dorduncu aylakmisim. yilmadim bahariyeye vurdum ben de kendimi. Bir vakit ne mavi de ne kirmizi da bulabildigim kot pantolonu opera carsisinda arayacaktim.isimin zor oldugunu biliyordum. klasik dumduz acik mavi bir kottu aradigim. ilk girdigim dukkandan basladilar abi malbro yok samsun olur mu demeye.o yuzden sonrakilerde tedbirli davranip pesinen istedigimi tarif ettim. Abi o cok duz be.cikmiyor onlar artik. olsun ben de dumduz bir adamim zaten.bakmayin boyle genc gorundugume huysuz ve yasli bir adamim aslinda...hayatta inanmam dedi biri mavi kafa kagidini gosterince yelkenleri suya indirdi vaayy benjamin button abime demli bir cay kap dedi ciragina... hosttt dedik o kadar da degil .. uzatmadi mevzuya girdi...abi valla yok onlardan deyip istedigim renklerde baska modeller gosterdi. bi kere bunlar yirtik dedim hem degil bacagim kolum girmez bunlara diyerek usteledim.abi moda boyle simdi dedi.ben boyle modanin ic-drkn cayim geldi bu arada-icelim cayi icelim bu arada yan dukkanlara bak sen dedim. neyse tam istedigim gibi olmasa da klasik dum duz bir kotum oldu sonunda artik samsuna gidebilirdim.ben yokken iyi bakin zatiniza. terli terli su icmeyin cereyanda fazla kalmayin.linkleyecek sarkim yok lakin siz benim icin FD'den alev alev'i dinleyin..aloha turkiya ciao dunya....
.
fd- alev alev
.

8 Eylül 2012 Cumartesi

run forrest run*

 “bir gün gelir, dünyanın bir yerinde yıllarca senin haberin olmadan yaşamış birine, bütün hayatını anlatmak istersin.”   murathan mungan

en son böyle kendini bilmezce koştuğumda ikibindokuz baharıydı. bu sabah işte. koştum, koştum ve koştum. hep koştum. yine koştum. metrelerce koştum. varacak bir yerim yoktu ama durmaksızın koştum. koşmaya başlamadan önce frekansı radyo eksen'e ayarlamıştım. şansıma ikinci el programı vardı. dinledikçe koştum. koştukça dinledim. söyledim ya, durmadan koştum.  müzik, kızıl-toprak, güneş, belli belirsiz anılar, insanlar, hayaller, fıskiyeler, ağaçlar ve kuşlar. karmaşık hisler sahibi olmuştum.  hayır! mutsuz değildim. ama mutlu da değildim. iki halin arasındayım sanki. olmak ya da olmamak. koşmak istiyordum sadece. bazen etiyopyalı maratoncular gibi hissettim kendimi. bazen fıskiyeden yüzüme vuran sular sonrası beş yaşındaki çocuk gibi. koşan çok az kişi vardı. onların da çoğu vücut gramajını ayarlayamayan fanilerdi. yanlarından koşarak geçerken anlamsız bakıyorlardı bana. çünkü koşu veya spor bu ülkede ancak fazla kiloların varsa yapılan bir şeydi. kıçıma neft yağı sürülmüş gibi koşmamı anlamıyorlardı. ben de onları anlamıyordum. ama gülümsedim yine de. kimi suratını astı, kimi kafasını çevirdi. çok azı gülerek karşılık verdi. umursamadım. çünkü çok yorulmuştum.  hiç tanımadığım mavi bir banka usulca yaklaştım. önce ayakkabılarımı çıkardım. sonra çoraplarımı. koşudan arta kalan enerjimi toprağa vermeye çalıştım. öyle diyordu çünkü uzmanlar. toprak negatif elektriği alırmış. ama ben aslında alnımdan ve sırtımdan süzülen terler gibi beynimin içindeki zararlıların uçup gitmesinin peşindeydim o tahta banka otururken.

belki diyorum bir gün. tıpkı forrest gump'ta olduğu gibi hani. bir bankta yanıma oturursun ve ben sana herşeyi anlatırım.  en başından. evet.
.
aaron - pessengers.
.

7 Eylül 2012 Cuma

barfly-2005



- tully bebeğim; boka yarar bir şey yazabilen hiç kimse, huzur içinde yazamaz.*

*-barfly
.
.

3 Eylül 2012 Pazartesi

yaş problemleri

değişiyorum galiba. yo hayır! gregor samsavari fiziksel bir değişiklik değil bu. karakter olarak. bilinçli bir tercih olduğunu sanmıyorum. umursamazlıktan kaynaklanan bir boşvermişlik, koyvermişlik hali.  yahut ve belki de  "iyi insanlıktan" gayriresmi istifamın tezahürleri. ne bileyim. çok emin değilim işte. dert de etmiyorum açıkçası.
ikinci iş görüşmeme gittim bugün. değişmeyen tek huyum randevulara erken gitmek. buna da çok erken gittim. yine bir cafede oturdum. bunun çayı güzelmiş ama. hem müzik de vardı bu sefer yanımda. yazmadım. izledim.sadece. düşüncelerimi rüzgara bıraktım. saate baktım. beş dakika vardı.
eski görüşmeci hallerimden eser yoktu. kibirli, kendinden emin, çok profesyonel, tavizsiz, çok bilmiş ukala tavırlar. bu ben değildim. tanıdığım ben değildim en azından. bastırılmış akrep huylarım mı ortaya çıktı acaba. tanıdığım o mütevazı, uyumlu, sakin insandan eser yoktu. ama işte dünya böyle dönüyor. bugüne kadar yaptığım hiç bir görüşmenin ilkinde, ikinci görüşmeye çağırmamışlardı. bu sefer peşinen çağırdılar. mutlaka gel dediler. bakın o kibir hala devam ediyor sanki. her türlü ahval ve şeraitte tercih edilenim, ben iyiyim kahretsin ki çok iyiyim diyor altan alta farkettin mi sen de? istemiyorum işte bunları. teşekkür edip çıktım. tabi bunların hiç birini o an düşünmedim. dönüş yolunda aaron-lili  derken düştü hepsi aklıma. eve dönmedim. bir dostumu ziyaret ettim. çay içtik, yemek yedik. yaşlı muhabbeti yaptık biraz. hayat muhasebesi anlayacağın.
henüz bugün okuyabildiğim ikibuçuk hafta önceki uykusuzda diyor ki ismini vermek istemeyen bir yazar; "...yaş bunalımına girmeyi insan kendine yakıştıramaz. ya inkar eder ya da götünün pörsüdüğünden, saçlarının beyazladığından çok memnunmuş gibi yapar." ee ben n'olucam şimdi? bu teoriye göre ikisini de yapmıyorum. her bokta olduğu gibi bunda da aradayım.
neyse dostumun ofisinden çıktım. hava güzeldi. ama çok sıcaktı. buradan her çıktığımda kadıköy'e kadar yürürdüm. yine öyle yapacaktım. bir kadın önümü kesti. bir köprü sordu. acıbadem köprüsü. tarif ettim. teşekkür etti, gitti. bir güneşe, bir uzayan yola baktım. çantam ağırdı. her zamanki alışkanlığıma ihanet ettim. sarı bir taksi durdu önümde. kırkbeş elli yaşlarında esmer, tıknaz bir adam. taksici camiasının aksine konuşkan değildi pek. isabet olmuştu. havamda değildim. kısa mesafeydi zaten. meydanda indim. bir denize bir martılara baktım. beşiktaş'a gider gibi yapıp akmar pasajı'na girdim. bir sahafçı bellemiştim geçenlerde. yüzbaşının kızı'nı aldığım sahaf. puşkin'in başka kitapları var mı dedim bilmiş bir edayla. yevgeniv onegin dedi sahaf. yok dedim puşkin kitabı sordum. evet dedi yegeniv ogenin puşkin'in kitabının adı. bozuntuya vermedim. bakayım bir dedim. şöyle önlü arkalı bir baktım, bir kaç yaprak çevirdim.almadım. tezgahtan iki tolstoy bir ahmet altan alıp çıktım. hepsi de ince sayılabilecek kitaplar. "tuğla" kitap okuyamadığımı söylemiştim. 
.
aaron - lili
.

2 Eylül 2012 Pazar

kim o?

radyoda mesela tom waits şarkı söylemeye başlayınca bukowski geliyor aklıma hemen. bukowski ile birlikte sövesim geliyor her şeye otomatikman. sigara ve yazmak sonra. çalakalem yazmak. uzaklaşmak, sarhoş olmak, yürümek uzaklara. koşmak hatta. tren raylarında bilhassa. bağırarak şarkı söylemek bir uçurum kenarında sonra. böyle kimine olağan bana sıradışı gelen eylemler bahsettiğim...

ama bu kez farklı oldu. içimdeki anlamsız sıkıntı pis moruğun notlarını okumak istedi!. oysa ki dün elime geçtiği halde almamıştım alkım'da. çayımdan bir yudum alıp, sartre'nin bulantısını okudum biraz. sıkılınca,  pencereden karanlık ve gereğinden fazla sıcak şehrin gürültüsüne kulak kabarttım. karşılığında alabildiğince bağırmak istedim. ama yapamadım. kendimi tuttum. beni tanımayan komşularıma rezil olmak istemedim sanırım. ya da bilemediğim başka bir dürtü. yedi kat aşağıya baktım ben de amaçsız. otoparkın ışığında sarıya çalan aynı metalik grilikte üç farklı araba vardı.
anlamsızdı!
şehir hala karanlık ve sıcaktı..
kafamı yukarı kaldırdım bu sefer. yıldızsız ve umutsuz bir gökyüzü. her an patlamaya hazır. kıyamet öncesi kararsızlığında sanki. neden bilmem ama ezberlenmiş bir hareketle perdeyi çabucak kapattım. aynı mekaniklikte  televizyonu açtım. istediğim şeyi bulamayacağımın bilincinde ama bilinçsizce kanalları bir aşağı bir yukarı dolaştım. sıkılıp kanepeye fırlattım sonra kumandayı. fazla sert atmış olmalıyım ki pilleri yerinden fırladı. alıp yerine takmaya üşendim.  hem zaten müthiş bir şarkı çalıyordu sihirli kutu. kafamı ileri geri sallayarak tempo tutuyordum ki kapı çaldı....

1 Eylül 2012 Cumartesi

aylak bir adam

"dünyada hepimiz sallantılı korkuluksuz köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaylardaki tutamaklar gibi. kimi zenginliğine, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına.herkes kendi tutamağının en iyi en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü farketmez!"

*aylak adam-yusuf atılgan


sanırım son bir kaç senedir benim tutamağım da bu bloglar, bloglamalar oldu.
 duramadım ve işte yine yeniden yazmaya başladım
çünkü yazmasam..
neyse..
..

28 Ağustos 2012 Salı

iteration

aptalca olduğunu düşündüğüm halde bazı şeyleri yapmaya devam ediyorum. misal her yaz olduğu gibi bu yaz da bol bol güneşleniyorum. uzmanlara kulak asıyorum ama. sabah ondan önce akşam dörtten sonra. tatil demek çünkü kızgın kum ve serin su. üçlemenin hipotenüsü elbette ki güneş. o yüzden üç şarkıda bir yaprak döner kıvamında güneşe karşı pozisyonumu değiştiriyorum. sıla ve indila  değişime denk gelince anlamsızca ve salakça seviniyorum. sonra da bu düşündüklerimi unutmamak için hemen defter ve kalemime sarılıyorum.aslında üç saatlik uyku ile pazartesinin yedisinde yola çıkarken  "tatil değil lan bu düpedüz eziyet" klasiğini  dillendirmeye ramak kala başka bir manasızlık hücum etti zihni sinirime.
bizi otogara götürecek servisi bekliyordum. ama öte yandan  hayatın orta yerinde duruyordum öylece. neyi beklediğimi yahut neyi aradığımı bilmiyordum. o an bildiğim tek şey adına hayat dediğimiz olgunun ruhumda bıraktığı kekremsi tattı. öyle duruyordum işte, ortada. bazen de savruluyordum savunmasız bir eylül yaprağı gibi. sonra tekrar ortada ve sonra yine kenarda. yaptığımın ya da söylediğimin hiç bir amacı ve anlamı yoktu. seviyesiz bir boşluktu sadece içimde-ki..

..batıya doğru gittikçe ve vakit biraz daha geçtikçe önce termometrenin sıcaklık göstergesi arttı. sonra fm radyolar çek-il-mez oldu. mecbur mp3 çalara yüklendim, elimdeki kitap ilk defa bu kadar akıcı gidiyordu ki, o şarkı çalmaya başladı. ben durdum. hayat durdu. kitabı, telefonu ve düşüncelerimi bir yanıma bıraktım. sabah yazmak isteyip de bir türlü söyleyemediğim mektuplar dolusu cümleyi saklandıkları yerden bulup çıkarmak şöyle etraflıca kusmak istedim.
bulamadım...
muavinden su istedim.
sonra önündeki koltuk arkası televizyona baktım. şehirlerarası otobüslerin o bilindik, kötü seslendirmeli, ucuz filmlerinden biri oynuyordu. yeni bir iş, yeni bir yer, yeni bir hayat peşindeydi genç bir adam. hah dedim kendime; acaba bu muydu istediğim? sahil kasabası olmasına gerek yoktu yahut orman içinde ağaç bir kulübeye. kimsenin beni tanımadığı, benim kimseyi bilmediğim bir yerde herhangi bir iş tutturacaktım. ve orada yaşadıklarımı yine burada yazacaktım. en yalın ve gerçek haliyle.

24 Ağustos 2012 Cuma

küçük şeyler

kapalı bir-hanenin sokağa taşan boş masalarından birine oturdum. çok yoruldum çünkü. kadıköy'ün tüm kitapçılarını dolaştım. oturduğuma değdi ama. ikinci el yüzbaşının kızı romanı'nı kuytu bir sahafta buldum. oysa dışarıya çıkmaya son anda karar vermiştim. hani neredeyse yazı tura atmaya götürmüştüm işi. her yüzyılın en sıcak yılının bu yıl ve istanbul'un en sıcak gününün bugün olması bir yanda son günlerdeki hayata karşı manasız bir iştahsızlık öte yanda. içimdeki iyi ve kötünün arasında kaldığım gibi dışarı çıkma konusunda da arada kaldım. oysa ki hiç bir şey olmasa bile bahariyenin o cıvıl cıvıl havası yeterdi insanı hayata döndürmeye. belki bir de hüzünlü  bir sezen şarkısı.
 işte bu ahval ve şeraiitte belki dedim bugün dönerim! son bir gazla ayağa kalktım. dolaştım, dolaştım. sağa baktım sonra sola ve arkama ve önüme göremedim!. gördüğüm, bakabildiğim günleri hatırladım. hüzünlendim. eylülü özledim biraz. ta ki, dumlupınar sokağında oturana dek. sokağın ismini bir çırpıda söylediğime bakmayın haftada olmasa bile onbeşte bir kesin geçerim bu sokaktan  ama adını sanını bilmem. karşıdaki kitapçı çocuğa sordum. dumlupınar sokağı abi dedi.eyvallah dedim. sonra genç bir kız ve yaşlı bir kadın tam önümde rastlaştılar. geçmiş bayramlarını kutlayıp aksi istikamette uzaklaştılar ağır adımlarla. samimiydiler ve ayrılırken yüzlerindeki gülümsemeyi kıskandım. sonra bir ara elimdeki telefonla oyalanırken charlie chaplin'i gördüm karşı sahafta. gülümsedim. dükkan sahibi bana baktı ben de o'na. ama bir şey demedik birbirimize. hemen yanıbaşımda kaldırımları onaran belediye işçisini izleyecektim bir müddet daha karnım acıkmayıp çişim gelmeseydi şayet.
ağır adımlarla bahariyeye çıktım. nazım'a gitmek istemedi canım. caddeyi cepheden gören,  rüzgar alan bir yere oturdum. biraz kitap okumaya çalıştım. olmadı. içinde bulunduğum cafe,  türk pop müziğinin seçkin isimlerinin galasını yapıyordu. aşağıda da otuz saniyede bir ingilizcede kampanya diyen genç kız zaten yarım ve caymaya meyilli  konsantrasyonumu alıp götürmüştü. ama insanlar kusursuzca yürüyorlardı sıcakta. emekli öğretmeler, şapkasız ve susuz çıkmayan genç ve güzel kadınlar, aylak adamlar ve turistler. yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarıya telaşla arşınlıyorlardu caddeyi. kimi bahariye hatırası çektiriyor kimi köşedeki bankta soluklanıyordu.  durmayan ve susmayan makine dişlileri gibi devamlı bir hareket vardı caddede. az ilerde bir simitçi simitlerinin el yaktığını sucu ise sularının dişleri sızlattığını iddia ediyor. herkesin bir derdi, amacı var.  benim yok. duman dinliyordum o sırada; manası yok. tam üstüme geldi. ne diyeceğimi bilemedim. kısa süreli unutkanlıklarım ve dikkat dağınıklığım devam ediyor. misal yazıya oturmadan çay koymuştum kendime. su kaynaya kaynaya bitmiş. hava zaten sıcak. bu sıcakta çay mı? bizimkisi de böyle bir hastalık işte. mevlam herkese ayrı dert veriyor! on saniye içinde üç farklı şey düşünüp dördüncüsü aklıma gelince kalan üçü evrenin boşluğunda kayboluyor. soğuk su elli kuruşu soğuk duş diye okudum  moda'ya çıkarken mesela. kendime güldüm. hemen önümde sevgilisine ayar veren turist kadın, adam elini öpünce gevşedi ve o da güldü.  köşede mendil satan çocuk da güldü. garipti. bu gülümseme enflasyonunun tıpkı bir meksika dalgası gibi kadıköy'den kars'a oradan tüm dünyaya yayılması ne güzel olurdu dedim içimden. ütopyaydı elbet. ancak filmlerde, belki kitaplarda olurdu böyle şeyler. o yüzden kendimi iyi hissettirecek bir film alıp eve döndüm. ve şimdi bunları yazarken buldum kendimi.
ben bu satırları yazarken sen nerde olursun bilmem ama soha  - cest bien mieux comme ça diyordu.
oh shit! çayı yine unuttum.

17 Ağustos 2012 Cuma

yalnızlık ömür boyu

mazhar fuat özkan'ın sesi inşaat işçilerinin kardığı harcın sesine karışıyor. sıcak yine. ama dürüst olalım. temmuza nazaran daha iyice şimdi. kapı ve pencere bu yüzden ardına kadar açık. dört gündür klimayı açmıyorum. ve yapmadığım bir sürü şey var. canım çok sıkılıyor çünkü. umursamaz gibi davranıyorum. televizyonu açıp radyo dinliyorum. en çok radyo eksen. bazen joy türk. uyumak istediğimde ise radyo voyage dinliyorum.
kitap okuyamıyorum hâlâ. film de izleyemiyorum. okuyup izlemek istediklerimi not almakla yetiniyorum şimdilik. an geliyor yapılması gereken onlarca şey sıralıyorum aklımdan bir bir. hepsini karıştırıp birbirine, unutuyorum sonra. iyi gelir diye bulmaca çözüyorum. kare bulmaca. fakat soldan sağa onbirinci soruda ondan da sıkılıyorum. en fazla onbeşinci soruya kadar gelebildim şimdiye kadar. yukarıdan aşağılar da farklı değil. daha kötü hatta. sekizinci soruda pes ediyorum.
beklediğim biri veya bir şey yok artık. sadece zaman hızlıca akıp geçsin ve varacağı yere varsın istiyorum..... nasılsa çağırdıkları mülakata gitmiyorum diye artık iş ilanlarına da bakmıyorum. yaz aylarını sevmezdim lakin 2012 yazı gelmiş, geçmiş ve gelmesi beklenen tüm yazları şimdiden siyaha bürüdü bile. nefret ediyorum artık mevsimden. denizmiş kummuş güneşmiş, hepsine aloha. bana bi tek sonbaharımı verin gerisi sizin olsun. zira yaz geldi mi ota boka tadilat yaptıran emekli apartman yöneticileri yüzünden rüyalarım matkap ve bilimum inşaat gereçlerinin sesleri ile dolu artık. darbeli , darbesiz. ve vıcık vıcık nem dolu gecelerin hatırası silinmedi daha. üstüne bir de yaz hastalığı. karnımda sıcak su torbası, kanguru gibi dolaşıyorum iki gündür evin içinde. karın ağrısına iyi geldiğini duymuştum. doğruymuş. hafifledi sanki biraz.
yazmıyorsun dediler. ne yazıp, ne anlatayım? kendimden başka bildiğim, anlatacak bir şeyim yok ki. hiç bir zaman iyi bir fıkra anlatıcısı olamadım. zaten dinlediğim en güzel fıkraları hep saniyesinde unuttum. hikaye de anlatamam. bir ben varım. benden hem içeru hem dışarı. hepsi bu.
.
mfö - yalnızlık ömür boyu
.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

son tren

itiraz kabul etmediler. az daha, biraz daha kal diye çok ısrar ettiler; heyy garson bize birer çay daha... hem sonra bir tür kahvesi ki lokumuyla meşhurmuş. öyle dediler. tatlı muhabbetin zaten sonu yok. ama ve ne yazık ki trenlerin var. günün son treni 23:40 seferi yerine bir öncekine yetişebilseydim şayet bu satırları yazmayabilirdim. ya da bir anlam aramadığım halde tüm bu olanların ve düşüncelerin anlamsız gelmesine bu kadar aldırış etmeyebilirdim. anılar sanırım. ki iki yıl süren bu demiryolu hattında yüreğimi en çok korlayan. sessiz ve derinden hücum ettiler içime içime. öyle ki cama yansıyan aksimde bir yabancıyı gördüm.
belki günün son treni olması sadece bir sebepti yazmak için. hayatın da son treni olabilirdi pek tabi. içimdeki huysuz ve mutsuz adam pervasızca bana bakıyordu ayna vazifesi gören o siyah camdan. sert bir yüzü vardı. ama gözlerinden yorgunluk ve keder akıyordu. düşünceliydi bir de. otuzsekiz dakika süren yolculukta pek çok şarkı değişti ama yüzündeki o sert ve ruhsuz ifade bir an olsun değişmedi. bana kızgın gibiydi. ama bir yandan da bakışlarıyla anlatmaya çalıştığı bir şey vardı sanki. lakin ben bunları düşünecek durumda değildim. kendimden çok etrafımdakilerle ilgilenmeye çalışıyordum. kendine katlanması zordur insanın çünkü. daha fazla dayanamadım ve hemen sağ yanımdaki abiye odaklandım. kendi düşüncelerimden kaçabileceğim en güvenli liman oydu şüphesiz. fakat görünüşe göre o da benden farksızdı. ilk bakışta ellibeş yaşlarında gösteriyordu ama kırkdokuzdan fazla olmadığına iddiaya girebilirdim. hayatının sonbaharında alnını açacak kadar dökülen ve kalan sağları beyazlayan saçlar. yaşamın tüm yükünü omuzlamış yorgun ve kambur bir sırt. derin ve düşünceli bakışlar. on-onbeş sene sonraki hallerim olabilir miydi?
beyaz gömleğinin cebinde kimbilir kaç kere bırakıp tekrar başladığı sigarası. siyah kotunun altına giydiği yeni nesil kahverengi spor ayakkabılar. nikah yüzüğüne evsahipliği yapan sol eliyle sıkı sıkıya tuttuğu, içinde çikolata ya da gömlek kutusu olduğu izlenimi veren poşetin yarıdan katlanmış hali. düşünceli ve yaralı ahvalini tamamlayan aksesuarlarıydı sanki. bu düşünceli hallerin ay sonunu nasıl getireceğim telaşından mı yoksa şehir dışında üniversite kazanan kızının yurt problemi mi olduğunu bilmek mümkün değildi elbette. yahut ve belki de sıkıntılı bir hastalığa yakalanan karısını düşünüyordur hüzünle keder arası gidip gelen bakışlarıyla. ya da pek ihtimal vermesem de nadiren mutlu olduğu günleri arıyordu hüzün ve sitem kokan gözleri. tüm bu önermelerin cevabını almak da mümkün değildi elbet. gelecek ilk istasyonda inmeseydi de bilemezdim bunu.
telaşla indiği istasyonda ondokuz yirmi yaşlarında iki genç oturdu tam karşıma sonra. sol yanıma, cama bakmaya cesaretim yoktu. akılları belki bir karış havada belki uçkurunda bilmediğim terimlerle çok hızlı konuşan bu gençlerde tanıdık gelen tek şey; hayat karşısında takındıkları koy götüne rahvan gitsin olm umursamazlıklarıydı. dudaklarına yayılan abartılı gülümseyişi gözlerinin doğrulamasından belliydi bu fütursuz ve gamsız gerçekleri. o yaşlardaki kendimi düşündüm. farksızdım onlardan. sonra nasıl oldu da böyle oldum derken sanki kötü bir şaka yapılıyormuşcasına tam da onların boşalttığı yere oturan yirmialtı yaşındaki siyah tişörtlü saçları ve düşünceleri geriye taranmış kumral gençte anladım bu acı gerçeği, yedi senede nasıl bu hale geldiğimi! yorgunluk ve kederden çok şaşkınlık ve ne yapacağını bilmezlik hakimdi trenin tavanına diktiği kahverengi gözlerinde. başta işaret parmağı olmak üzere sağ elini koyacak yer bulamıyordu biçimli yüzünde. bir çenesine, bir şakağına koyuyordu ama düşünceleri rahat bırakmıyordu o'nu. belli ki askerden yeni gelmişti. hayat onun için yeni başlıyordu bir bakıma. patronu ya da ailesi ile ciddi sıkıntıları olan biri de olabilirdi pek tabi. ama o'nu bu kadar düşündürecek ve üzecek şey içindeki seslerdi kuvvetle muhtemel.
sol tarafıma baktım tekrar. bir şey dese yüzünün ortasına sağlam bir kroşe geçireceğimden emin olduğum o sert bakışta müstehzi bir gülümse peyda oldu. ama sessizliğini korudu. ben söylemem sen anla diyordu sanki dik bakışlar. lakin anlam aramaktan yıllar önce vazgeçmiştim. çok yorulmuştum. ve son trenden çoktan inmiştim. ellerim cebimde, ayaklarım ise şuursuz adımlarla her zamanki yoldan eve götürüyordu beni. saat tam 00:18 'de benimle birlikte trenden inen onbir kişi saydım nedensiz. 00:21 de ticari taksiden inen yaklaşık 1.70 boylarındaki ve yine yaklaşık 64 kg ağırlığındaki balık etli kadın sadece kendi bilebileceği bir nedenle koyu laci siyaha yakın bir elbise giymişti. 00:24 de robinson crusoe'dan hallice ve bir tutam sakalını çekiştirerek bayır aşağı gelen delikanlıyı daha önce hiç görmediğim halde sanki birbirimizi bir yerden tanıyacak gibi bakıştık. ama tanıyamadık. 00:29'da belki de son anlarını yaşayan sarı kelebeği gördüğüm andaki dizginlenemez sigara içme isteğimi ve o andaki anlaşılmaz heyecanımı unutmak istemedim.
anlamlı ya da anlamsız sebepli yahut sebepsiz dinlediğim şarkılarla ilişkiliydi sanki hepsi. ve dinlediğim tüm şarkılar candan erçetin'e çıkıyordu bu gece. o'nun hüzünlü sesinde hayatın sağlamasını yapıyorlardı adeta. ya da ve belki de....
.
candan erçetin - sitem
..

10 Ağustos 2012 Cuma

klişe

çok kalm'ycam bi bakıp çık'ıcam dedim kalbime; sevdiğim gelmiş mi diye? gelmedi ama yakında eylül gelecek, gel otur soluklan biraz muhabbet ederiz hem dedi ve çok yalnızım olm diye gereksiz yere uzattı lafı duygusal herif. yok dedim eylül gelir geçer ama hüznüm baki kalır benim. hem sevdiğim yoksa yanımda neye yarar güz yağmurları. peki o vakit; bir türk, bir ingiliz, bir alman fıkrası anlatsam yine de oynamaz mısın benimle dedi. bülent ortaçgil'in yeri ayrı ama hepsi için yeterince vaktim yok sen kutumuzu aç en iyisi dedim sinirli sinirli. bir mektup bir de çengel bulmaca vardı kutuda. ama acun yoktu. çünkü eski adıyla inter stara geçmişti ve malı çenemizi çok yormuştu vakti zamanında. sağlık olsun deyip nefeslenmek için nazım hikmete türk kahvesi içmeye gittim top patladıktan bir süre sonra. ama afyonum geç patladı ve ben türk kahvesi sevmezdim. ilk anda niteliği belirsiz  malzeme veya malzemeler sayesinde amacım kısa sürede anlaşıldı. tek şeker, biraz süt, bir kaşık nescafe. hayat, ne garip. kahvedekilere elimdeki çengel bulmacayı gösterdim. fotoğraftaki sanatçı benim sevdiğim olur, tanıyor musunuz, göreniniz var mı? kimi dudak büktü , kimi bilmiyorum der gibi ellerini iki yana açtı ama kimse konuşmadı ocaktaki çaycıdan başka. hey dostum fotoğraftaki sanatçı hamili yakınımdan daha yakındır o'na iyi bak, tanıyor musun diyerek filmlerden öğrendiğim kadarı ile gıcır bi yüzlüğü tezgahın altına belli belirsiz iteledim. ayıp ediyorsun ağbi ben öyle bir insan mıyım dedi. elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordum. çünkü bana seni gerek seniydi. ama ve neden sonra seninki çöllere düştü dedi içimden başka bir organ. fakat nasıl olurdu. hani teşbihte hata olmazdı. o leyla, ben mecnunsam çöllere giden ben olmalıydım. devir değişti bayım, artık kızlar teklif ediyor üniversitede dedi ekşi sözlükten biri. çaresiz eğdim başımı önüme ve masumiyet'in bekir'i formatında yürürken ağır ağır elimdeki mektubu farkettim. telaşla okumaya başladım. "sen bu mektubu okuduğunda ben çok.... " devamını okuyamadım zira o sırada üç ila sekiz kuvvetinde esen karayel aldı götürdü o'nu benden uzaklara. peki ama mektuptaki "çok"....neydi? düşünemiyordum. iyilik mi, dostluk mu yoksa emek miydi? yahut çok sevgili annesine mi gitmişti ya da çok eskilerden tanıdığı felsefe hocasına akıl danışmaya mı? sıcaklık hissedilir derecede artarken elimdeki ve fotoğraftaki senle oracıkta öylece kalakalmıştım evinden çok uzaklarda yalnız bir adam olarak. düşünüyordum.öyleyse vardım. ama sen yoktun. kalıplaşmış tüm cümleler adına yemin ederim ki seni bulacağım.seni bulacağım. bir gün mutlaka. ama şimdi çıkmam lazım sevgilim. bana ayrılan sürenin sonuna geldim zira.her neredeysen kendine çook iyi davran.sakın hasta olayım deme bebeğim. haydi hasta la vista.
.
ayşegül aldinç-beni hatırla
.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

duymak istiyorum

bazı şarkılar yakıyor insanın içini. hayır ille de anılar değil sebep buna. ama işte o duygu, söz ya da müzik yakalamaya görsün bir kez, duvardan duvara meksika halısı gibi yere seriyor insanı.

hep böyle oluyor. en karamsar, en hüzünbaz anlarda yazma histerim başlıyor. aynı şeyler olmasın istiyorum. tekrar ve tekrar. tutuyorum kendimi. ama dayanamıyorum.
yazıyorum...

ben de isterim güzel şeylerden bahsedeyim. çiçek, böcek, sahil ve kumsaldan yana tavır koyayım. hayat bayram olsa, insanlar el ele tutuşsa diyeyim. sonra fırıncı küreğinden hallice ayaklarımı instagram olmasa bile windows resim görüntüleyici vasıtası ile paylaşayım. ama...
ama işte...
sonbahar filmini seyretmemiş olsaydık belki...
" abisi n'palım. hayattan bizim payımıza da bu düştü..."

ve evet hayat devam ediyor yalanı var tabi bir de. aslında hepimiz facia haberi verdikten sonra şarkı söyleyen sunucu gibiyiz. kendini bile kandırmayı beceremeyen. twitter mastürbatörleri falan. mevzu derin. hülasa-ı kelam az biraz delikanlı olalım. sükûnet. samimiyet. insaniyet.
hayır, sinirli falan değilim. ne münasebet. nerdeyim. ne yapıyorum. burada amacım ne diye soruyorum kendime sadece!
cemali - duymak istiyorum şarkısı eşliğinde yazdım tüm bunları.
belki de o yüzden....

sonra işte akşam balkonunda, siyah sıfırkol gömlek, beyaz etek ve haddinden yüksek topuklarla sizi gördüm sayın hanımefenedi. lakin gözlerinizi göremedim. az önce bizim sokaktan geçtiniz.
ne kadar naiftiniz.

fakat aynı sokakta tartışan çift çok çirkindiniz.
ayıpladım sizi.

bu balkonda ekmek var doktor! birazını kuşlara bırakmalıyım.

son tahlilde şu yukarıda fotoğrafı görülen yerde geçirebilirim kalan ömrümü.

yazmadığım çok şey var daha.

20 Temmuz 2012 Cuma

hem devrik hem karışık

rüyada sevgiliyi görememek.sabahları çirkin karga sesinin mi yoksa güneşin mi uyandırdığını merak etmek. müzik günün gıdasıdır felsefesi. siyaset-ekonomi-spor-nescafe. ya sıla ya commandate. balkonda amaçsızca oturup gelen geçeni izlemek. traş olurken yüzünü kesmek. karmaşık düşünceler. bebek arabası iten genç anneler. kadıköy için minibüs mü otobüs mü kararsızlığı. güzel yüzler. dağınık planlar. kalabalıklar içindeki yalnızlar. bacağına güvenip kısa şort-etek üstlenenler. power xl dinlemek. seyyar satıcılar. televizyon karşısında uyuklamak. gazete bayisindeki gazetelerin kokusu. nazım hikmet molası. simit peşinde koşan martılar. beş yıl sonra devletin iş güzarlığı: bana borcun var demesi. yıllardır kaderine terkedilmiş dergi arasında sevgili kokusu aramak. leonard cohen. salmon fishing in the yemen filmi. uzun, çok uzun fakat gönderilmemiş mektuplar. sokağın başında aniden karşına çıkan çocuğun gülümsemesi. adele love song eşliğinde dar kapı romanını okumak. şehrilerarası otobüsten uyku sersemi mola yerine inmek. klimanın soğundan yazın sıcağından şikayet. ramazan davulcuları. asansörde bulunduğun katın düğmesine basmak. candan erçetini hala çok sevmek. kendiliğinden açılan kapılar. elektrik kesintisi. iyot kokusu. otel odaları. halikarnas balıkçısı. bir türlü bitmeyen gündökümü ve dostoyevski'nin budala'sı. kadıköy-beşiktaş vapuruna her defasında ilk kez biniyormuşçasına heyecanlanmak. karşı komşunun ölümü. banliyö treni ile avrupa seyahati hayali. bamya sevmemek. satılık/kiralık ilanlar. godfahther klaksonu çalan magiruslar. anneden nasihat dinlemek. karşı inşaatın gürültüsü. saatli maarif takviminden bir yaprak koparmak. üniversite fotografları. sahaflardan bahariye'ye çıkmak. yanık kibrit kokusu. süpermarket alışverişleri. bir tencere yaprak sarmasını tek başına yemek. kısa süreli unutkanlıklar. hafızla dertleşmeler. dahi anlamındaki de ve da eklerini ayrı yazmayı unutmaktan korkmak. istanbul'un rutubetli ve kararsız havası. fıkra anlatamamak. yeni açıkta beşiktaş için üçlü çekmek. pencere martılarına ekmek içi vermek. balık pazarında kaybolmak. yapmacık hareketlerle ağızlarını yayarak ve çok konuşan kadınlara sinirlenmek. karıncaları izlemek. trafik keşmekeşi. fırının önünde pide kuyruğu beklemek. merak ettiklerini arayıp soramamak. kompela türkçesi. yengeç dansı. geçmişe, yüzyıllar öncesine ait olma hissi. ahmak ıslatanla ıslanmak. pis bir derenin içindeki onlarca su kaplumbağası. burgazada. leblebi tozunu özlemek. emre aydın şarkıları. istanbul için iftar vakti.
.
nazan öncel - dillere düşeceğiz
.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

temmuz

misal kırk derece sıcakta çalışan inşaat işçileri var. görüyorum. evinin balkonunda aşk mektupları yazmaya çalışan adamlar sonra. üstelik yavaş akan bir trafik var. ve seslerini ekonomik kullanan kanatlılar, yürürken fransızca şarkı dinleyen güzel kadınlar hep kırk derece temmuzunda. hissediyorum. çünkü manasız düşünceler içinde olan bir adam. ne diyeceğinden, ne giyeceğinden çok ne yazacağını bilmeyen kafası karışık, bir garip boşluğun ortasında  tuhaf bir adam. kırk derece yazın-ın-da her daim . 
oysa , ben temmuzu böyle nemli bilmezdim sevgili. istanbul'u bilir, gözlerimi bilir ama yılın sondan altıncı ayını bilmezdim böyle. seni de böyle seveceğimi tahmin etmezdim üstelik. ama oluyor işte. mevsimler değişiyor, aşklar değişmiyor. önce bir tutam kalp çarpıntısı, bir kaç km bulutlar üstü yolculuk sonra çok sert bir iniş. şarkılarla, şiirlerle kendini avutabileceğin. hala aşktan ümidim varsa sebebi temmuzdur. hala senden ümidim varsa sebebi aşktır. hala oturup boşboğazlık ediyorum farkındayım. fakat 'hala' kelimesindeki a harflerinin şapkalarını unutmuş gibi yapmam temmuza meydan okuma olarak algılanmasın reca ederim. bilakis tüm yaz aşklarımızı temize çekendir temmuz. tüm dertlerimizin paratoneridir. gizli öznedir. sert sessizlerin efendisidir.
temmuz ki hala çok sıcak. ama bu kadar nemli olmak zorunda değildi yine de. kırk derece ateşte diyorum sevgili, yazılmıyor sadece özleniyor...
.
nilüfer - kavak yelleri
.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

kafamda deli sorular

 milletçek martılara simit atma sevdamız bu hız ve yaratıcılkta devam ederse bir kaç yıla kalmaz bu aktivitemiz atasporu ilan edilebilir. tarifeli ve tarifesiz şehir hatları, bilimum ido ve arabalı vapur seferleri hatta galata köprüsünden martılara simit atanı gördüm de kayıktan atanı ilk kez bugün gördüm hafız. yalınız endişe ediyorum bu gelişmelerden. bi gün bunlar toplaşıp daha fazla simit daha fazla ekmek iş,aş özgürlük deyip bizim süt mısırla çikolata arası gidip gelen ten tenlerimize saldırırsa ve hatta gemiyi alabora ederlerse şaşırmam hafız. sonra dediydi dersin. yetkilileri buradan göreve çağırıyorum!

-yetkili demişken. adadan bostancıya dönüşte dragos-bostancı arasını gördüm. valla önce gözlerim sonra içim sızladı.benim gibi estetikten, sanattan bihaber bir adam bile bu beton bloklaşma karşısında hayıflanıyorsa iş çok ciddi demektir. yamulmuyorsam gülsuyu civarı. eskiden gecekondu doluydu. sağ tarafı hala öyle sol tarafına uzun uzun bloklar kondurmuşlar. itiraf edeyim gecekondulu hali daha güzeldi. vay anam vay. salt onlar değil her yerde tek tük böyle atın bir tarafına konan kelebek gibi heyula heyula binalar, gökdelenler.çelik kafesler  biliyorum hepsi bizim için! ne iyi insanlar var şu melmekette. ama seni düşünen kimse yok canım istanbul! lakin ve elbet bu betonlaşmayla yaz da acayip olur kış da. ha gayret üç beş ormanlık alan kalmış köküne kibrit suyu dökülecek. gerçi onlara da yandan yandan girmişler. sonra noldu bu mevsimlere,iklim değişti mi? değişmez iklim sana. ne akdeniz ne marmara olur. bom bok olur böyle....

-- şu beton bloklara fena takılmışken bir şey oldu uzaktan uzaktan. aşağıda, sahilde ağaçların arasında mavi-gri yeni nesil tren öyle zarif ilerliyordu ki. beton meton uçtu aklımdan. dalgaları martıları her şeyi bi kenara bıraktım bu demir at'ı izlemeye koyuldum. anlık mutluluk olur, gülümserim.

- 2009 mayısında başladım tomris uyar'ın gündökümünü okumaya. o günden bugüne üzerine bir çok kitap bitti. ama o bitmedi. evet, kitap bir türlü bitmedi. çünkü kitabı sevdim. o kadar sevdim ki, bir çırpıda okuyup bitmesin istedim. hatta kıskandım. benimle birlikte yaşasın istedim. her gün bir iki günce okuyayım istedim.ya da başka bir kitap okurken tadımlık alır gibi üç dört farklı gün ve hikaye okunsun arada. ne bileyim sanki böyle okunmalı gibi geldi bana. ha tabi böyle de okunsa bu kadar sarkmamalıydı. kabulümdür. tembelliğimin aslan payını hem sezar'a hem bana verelim. yine de güzel şeyler olmuyor değil kendimce. misal şayet 2009 da bitirmiş olsaydım kitabı. bugünkü okuduklarım arasında gördüğüm yazar roald dahl'i sıradan bir isimmiş gibi okuyup gececektim. oysa 2012 başı gibi sevgili dr. sayesinde ve son perde isimli ilginç kitabı ile tanıştığım dahl ismini görünce gülümsedim. bazı hikayeleri ve sonra sevgili dr.geldi hatırıma. keza bugün yani 16 temmuzda, 16 temmuz güncesini okuma hoşluğu gibi. sonuçta bu yaz bitecek. sözüm söz.

- hani tırsıyorum falan ama şu martılar çok asil hayvanlar lan. öyle geminin güvertesinde bi süzülüyorlar ki sorma. kıskanıyorum da galiba. ama nedense öyle görünce onları sebepsiz bir hüzün kaplar içimi.
 sonra bir martı süzülür / mithadbey yine üzülür...

-tırsmak demişken akşam eve dönüş yolunda. önümde sağ yanımda tedirgin bir kadın, sol yanımda sarman bir kedi. aynı anda komut almış gibi çaprazlamasına kedi sağa,  kediyle paralel kadın da sola hareketlendi. ama kedi ibnetor tam geçmedi sağa, ortada durdu geri mi dönsem bakışıyla. kadın tedirgin kediyi gözlüyor. geri gelirse karşı kaldırıma geçecek. bekliyor, hazır kıta. ben bu ilginç düelloyu takip ediyorum geriden geriden. fakat kedi uzatmıyor oyunu benim kaldırıma geliyor. kadın hala tedirgin hala kediyi gözlüyor bir yandan seri adımlar atıyor. ne var bunda bu kadar tırsacak diye içimden de esmer kadına ayar veriyordum ki. kedi benim kaldırımı koklamaya, tuhaf sesler çıkarmaya başlamasın mı. üstelik kadın da gözden kayboldu. ben kaldım bu canavar kedi ile başbaşa. mecbur kaldırım değiştirdim...

-sonra otuzbeşadım yukarıda okulun bahçesinde top oynayan onbeşlik bir ergen "kale benden sorulur" dedi arkadaşlarına. bunu nasıl anlatırım bilemem ama mutlaka olmuştur birilerine de. yaşanmıştır yani. anlatabilen olmuş mudur bilemem. hiç alakasız bir soru. ve bir çocuk. bir okul bahçesinin yan kaldırımı. toplam üç bilemedin beş saniyelik bir vakıa. ama o sırada kafamda yukarıdaki hissenin kahramanları kediyle-kadının kurgusu, biraz rüzgar ve bunaltıcı bir nem varken durduk yerde bu çocuğun kale benden sorulur sorusu, hayatımın sorusu oldu. kafamda bir şey oldu. bir film şeridi değil de tek kare bir resim ışıldadı. ama flu. yalnız oluşturduğu soru net ve anlık. 15 ten 40 a fahim. n'pıyorsun? dünyadaki amacın. nerden gelip nereye gidiyorsun.şu andaki boşluğun. aymaz ve aylaklığın. kimseyi ve dahası hayatı siklemezliğinin bu edalı işvelerinin bu aptal cesaretinin menşei nedir evladım türünden bir kaç bin paundluk soru ve düşünce sarhoşluğu. çok saçma gibi biliyorum. ilim ne der, keza cern'deki sviçreliler, sonra psikoloji, sosyoloji ve jeoloji anabilim dalları ne tepkime verir bilemiyorum. kafamda deli bir hikaye, kulağım top oynayan çocuklarda. ama ya ruhum? ruhum muydu benle konuşan?
.
funda arar - hafıza
.

15 Temmuz 2012 Pazar

misafir

 çayı demledim. tam bilgisayarı açacaktım ki sartre'nin yırtık, hayli yıpranmış bulantı'sına takıldım. rastgele bir sayfa açtım. yüzonbeşinci sayfaydı. neden bilmem doğrudan ikinci paragrafı algıladı uykusuz gözlerim. şöyle diyordu jean paul bey;
"hava sıcaktı. müze bekçisi hafiften horluyordu. şöyle bir göz gezdirdim duvarlara. eller gördüm, gözler gördüm; bazen şurda, bazen orda, bir ışık lekesi bir yüzü kemiriyordu." radyoda halil sezai çalıyordu. katlanamıyordum buna. ama tembelliğimden kalkıp da kapatmıyordum. hayır sartre değil bu son satırları söyleyen. benim. bundan sonrakileri söyleyecek olan da. tırnak işaret ve işaretçilerine dikkat etmiyorsunuz bayım.
 peki ya sartre? 
o'nu kendisine sorun. yırtık dondan çıkar gibi mevzuya ve keyif çayıma dalan kendisi. hem birazdan camus da gelip bağdaş kurarsa yamacıma, hiç şaşırmam. 
-hah işte iti an çomağı hazırla!  kapı çalıyor.  
..
hayır camus değilmiş. 'gıriinpiys'ciler gelen. artık eve de servis yapıyorlar anlaşılan. hem de bu geç vakitte.
"mer-ha-ba ben gıriinnn..."
 -yok ilgilenmiyoruz diyerek lafı ve kapıyı suratına çarpmış gibi oldum kızın. ayıp da oldu biraz ama.. istanbul çok kalabalık. istanbul buhranlı. insanlar gergin. üstelik trafik ve gürültüsü de bonusu.
 greenpeace bişey yapabilir mi buna, sanmıyorum?  

"her şeyi başkalarından beklememelisin evlat. bireylerin de üzerine düşen çok önemli görevler var şu yaşlı ve yorgun dünyamızda."
-sen de kimsin be yabancı?
 "albert camus'um ben." 
-yok artık.... oldu ben de albırt aynştayn

  "efendim?"  

-bu sene kış çok sert geçecekmiş diyorum.

 "paris kadar kötü olamaz" dedi. 

-duydum duydum. hüküm-et sorunlarınız da varmış. hem sonra futbolda da maziyi arıyormuşsunuz bizim gibi. zor günlerden geçiyoruz!

ortak sorunlarımızından olsa gerek birden kanım kaynadı bu aksanlı ecnebiye.

 -çay yaptım yeni ister misin dedim. 

"tek şekerli ve ince belli de" dedi. 

-ah ne tesadüf ben de tek şekerli ve ince belli dedim ağzım kulaklarımda.  

"kitaplığına bakılırsa edebiyatla ilgilisin anlaşılan. en sevdiğin şair ve yazar kim" diye sordu ansızın.

vakit kazanmaya çalışıp yerli mi yabancı mı diye işaret ettim sağ el baş parmağımla.

 "ooo demek sessiz sinema ekolündensin" diyerek zafer işareti yaptı iki parmağı ve kontra bir hareketle 

 -anlamadım. bu ne şimdi? 

 "her iki kültürden de söyleyebilirsin" dedi. 

hemen ayfer tunç, sabahattin ali demedim tabi, üzülmesin diye.

 - hepsini seviyorum diye genel geçer bir cevap verdim masamın üstünde savaştan çıkmışcasına duran kitapları göstererek. 
allahtan yabancı ve veba'sı da masanın üstündeydi de ayıp olmadı adamcağıza. hem sonra düşüş de orta sayfalarından birinin kulağı kıvrılmış vaziyette apartta bekliyordu acil bir durum için. onu da görmüştür mutlaka. titiz ve dikkatli bir adama benziyordu. görmüştür canım..
-bi' çay daha?
.
.

son çalan şarkı : emmenez moi