30 Kasım 2011 Çarşamba

terazi

az önce izlediğim filmde " santrançta iyi olan genelde hayatta kötüdür" diyordu.
elbette ki hayat, filmlerde ve kitaplarda olduğu gibi değildir hiç bir zaman.
ama ve bazen bir film, hayatın ötesinde olabiliyor doktor.
sorun şu ki ; ben santrançta da iyi değilim.
.

27 Kasım 2011 Pazar

diyeceklerim şimdilik bundan ibaret

bir yandan başıboş adımlarla yürüyor öte yandan insanlara bakıyordum.insanlar. güzel insanlar. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum şimdi. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. en çok çay içmeyi sevdim bu hayatta. bilirsin. bir de kuşları. gerisi hep teferruat sevgilim, hep teferru..
.
iki gündür arıyordum! tam olarak bir tarifi yok aradığımın. ama hiç yoktan bana o güzel hislerimi hatırlatacak, hayata yeniden ve dört elle sarılmamı sağlayacak tanıdık bir şeyler olabilirdi pekala. bu sebepten bahariye'yi gidip geldim iki defa. yoruldum. nazım hikmet'te oturup çay sigara eşliğinde bir şeyler okumaya çalıştım. olmadı. sakız gülü sokağını inip çıktım, rexx sinemasında gelecek programa baktım, sahile indim ve yalnız bir bankta bir süre denizi izledim. yosun kokusunu, genzimi yakan soğuğu iliklerime çektim. balık pazarını turladım. sahaflara girdim, çıktım. yine olmadı. bulamadım. değil tanıdık bir his yakalamak duyduğum, gördüğüm her şey, herkes yabancı geliyordu. kış ortasında şekilsizdim. kimsesizdim. hissizdim. hiçbir şeydim. hayatın değil kendi anlamımın peşindeydim. tutunacak bir ip, kalacak, devam edecek bir sebep arıyordum. dört buçuk saat bu arayışın etrafında dolandım durdum. hiç bir şey bulamadım. sadece. evet sadece sevdiğim bir kaç yazarın sevdiğim bir iki cümlesi düştü hatırıma bu başıboş gezmelerde. ama onlar da bu boşluğun dibinden çıkaramadı. sonra bir iki film repliği. neşeyle başlayıp hüzünle sonuçlanan bir de şarkı. tanıdıklardı lakin kifayetsizlerdi. tıpkı benim gibi.
sonra süslü balık lokantalarının birinin önünden geçerken...  bir kadın.... 
kızıl saçlı. 
mavi gözlü. 
keder yahut herhangi bir mutluluk ifadesini okumanın mümkün olmadığı ama çok güzel yüzüyle 
içimi aydınlattı. bir yandan tüm varlığı ve dikkat çekici güzelliği ile dünyanın tam orta yerindeymiş gibi dururken öte yandan sanki o'nun balığı değil de balığın o'nu yediği hakeza masasındaki içkinin bu güzel kadını yudumladığı bir dinginlik ve tüm o kayıtsızlığı, telaşlı olmayan dünya dışı hali ile metaforlar oluşturdu bir süredir uyuyan zihnimde. 
işte o vakit, belki dedim. 
belki yazarsam değişebilirdi bir şeyler.
o dakika kalan ömrüne spiralli, kareli bir defterle ömür biçen ekmel bey geldi aklıma. o'nun kadar cesur olabilir miydim? hem yazma hem ölüme meydan okuma konusunda.
evet düşündüğüm sadece yazmaktı. ve belki bu hissiz, sebepsiz dünyamda ölüme meydan okumak bir de. fakat intihar günah olmamalıydı. ve yaşamak da bu kadar zor!  belki leon'u, güneşli pazartesiler'i  tekrar tekrar izlememeli, suzan defter'i ve garip'i yeniden okumamalıydım. şarkıları da bu kadar sevmemeliydim...
elbette bu değildi mesele. pişman da değilim üstelik. 
o halde nedir mesele, nedir? 
bunu burada anlatacak değilim tabi ki. belki bir iz bırakacak, sıradan da olsa bu dünyadan bir mithad selim geçti dedirtecek hikayemi yazmalıydım. elimdeki tek tutamak. yazmak.
yazmalıyım. yoksa...
bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. yani; bu çoğu sebepsiz bazıları sebepli de gözükse anlamsız sıkıntımı, içimdeki bu boşluğu yahut kalbimi sıkıştıran o şeyi dağıtacak tek ilaç olarak yazmayı görmek. kaleme sarılmak.
ama ya o da biterse! en büyük korkum. ki son zamanlarda mesela dün ve mesela bugün dört buçuk saat boyunca başıboş dolaşırken sadece bir saniye aklıma gelmesi yazı işlerinin iyiye işaret değil. ama işte bitiyor bir şeyler. anlamsızlaşıyor her şey gitgide. buhar olup uçmak istiyorsun. bir sis bulutu gibi güneşe ulaşmak. hakkını veremiyorsun hiçbir şeyin. ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak çünkü kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti bu kelimeleri o'na da. hem iz bırakma konusunda bir farkım olmasa da ekmel bey'den sen beni unutma yine de unutma sevgilim okuyucu..
bu arada hak demişken, pazarın hakkını pazara vermeli. yıllardır sıkıldıkça, nefes alamadıkça pazara bok atıp durdum. oysa tüm sorun bendeydi. içimde. insanız sonuçta, kabullenmesi zor. ama şimdi itiraf vakti. pazarın hiç bir suçu yok. bütün kabahat benim.
ve kalbimi kıranları ben affediyorum şimdi tüm yüreğimle.
umarım kalbini kırdıklarım da beni affeder....

.
son çalan şaRkı :  atlas - bu kaçıncı sonbahar


26 Kasım 2011 Cumartesi

sevmek derken


sevmekten bıkar mı hiç insan doktor? sevdiğini söylemekten ve üstelik bunu defalarca hissetmekten? hem bu soğuk kış gününde kalbini ısıtan sıcaklıktan nasıl vazgeçer ki insan.
seviyorum dedim ben de dolmuştan inerken ve soğuk genzimi yakarken;
-seviyorum ulan istanbul
modern kitabevlerinden yükselen enstrümental müzikle, seyyar satıcı seslerinin birbirine girdiği o akordiyonik temaşayı seviyorum çünkü. ve ceylan tedirginliğinde ama telaşşsız, küçük adımlarla yürüyen narin şehir kadınlarını seviyorum. keza herhangi bir aksiyon filminde rol alıyormuşcasına yürüyen iri yapılı adamları da seviyorum. yine kazara telefonunu düşüren gence takılan kuruyemişçiyi, bir evin çatısındaki kedilere et atan başka bir esnafı ve eti havada yakalayan tekir kediyi, kediyi şaşkınlıkla ve sevinçle izleyen ablayı da seviyorum.
bu şehri seviyorum. bu şubatı ve bu kışı.
.
balık pazarını söylemiyorum artık farkındaysan. sevgimin bayrağı olan diğer yerleri; bahariye'yi, nazım hikmet'i ve moda'yı. sakızgülü'nü sonra.
fakat akşamüstü şehre bir hüzün gibi çöken alacakaranlığı ve peşi sıra sanki şehri aydınlatmak için değil de ısıtmak için birer birer yanan ışıkları sevmek diyorum doktor. nasıldır bilir misin?
.
ama ve bazen sevmek kâfi gelmiyor işte.
insanız sonuçta. hata yaparız. aklımız karışır. duygusalız da hem. o yüzden sevmek dediğin hafife alınır şey değil bizatihi yaşamak kadar zordur.
.
misal hayallerimiz vardır bir türlü gerçekleştiremediğimiz ve zorunluluklarımız bir pranga gibi.
bilirsin ayaklarımızdan çok zihnimize vurulmuş prangalar. sonra ödenmesi gereken faturalar, sunulması gereken raporlar, işe gidip eve dönmek gibi bir takım sıradanlıklar vardır hayatımızda.
hakeza okumamız gereken kitaplarımız, izlememiz gereken filmlerimiz ve dinlememiz lazım gelen şarkılarımız vardır sırada bekleyen.
lakin hayat beklemez geçer gider.
.
ve tabi ki gönül yaralarımız vardır. yıllar geçse de bir türlü dinmeyen.
beklediklerimiz vardır hiç gelmeyeceğini bile bile. bekleyenlerimiz vardır sonra gitmeyeceğimizi bildikleri halde.
.
işte ben, o çok sevdiğim şehirden kaçarcasına çıkıp gittim bugün. ardıma bile bakmadan. düşünmeden. üşenmeden. sıradan ve suçlu bir aptal gibi. koşar adım uzaklaştım sevdiğim şehirden.
.
sevmek diyorum doktor göründüğü gibi kolay bir mesele değildir.
söylemesi kolay, yapması zordur.
.
erkin koray - sevince

24 Kasım 2011 Perşembe

sevgili ibrahim

eski bilgisayarı kaldırdık bugün. hayır atmadım. kıyamadım. dile kolay oniki buçuktan on üç yıl. ama işte fazla gelmeye başlamıştı. tekliyordu da hem. evde yer açılması lazımdı. bahaneler bahaneler. inanmadın değil mi?
fakat atmadım işte dostum. kuytu bir köşeye usulca bıraktım. bir süre özleyeceğim yaşattığı anları ve anıları bu kesin. lakin sonra onu ve bıraktığım köşeyi unutacağım bu da başka bir gerçek. ama bugünlerde en çok neyi özlüyorum biliyor musun? satırlarıma başlamadan önce ile başlayan el yazmalı mektupları. sonra bir de hatırlar mısın radyo tiyatroları vardı. nasıl da heyecanla dinlerdik. işte bunlar geldi aklıma. aslında dün gece geldi de yazamadım. bilirsin. tembelim. ve şimdi bedelsiz askerleri uğurlayan gürültücü kalabalığın arka fonundan yazıyorum çoktan başladığım bu satırları sana. sanırım yağmur da yağıyor. ıslak tekerleri sayesinde caddeden hışırtıyla geçen araçlardan dolayı bu tahminim. belki de sakar alt komşum yine tüm muslukları açık bırakarak seyahate gitmiştir. kim bilir? ama hayır komşum evdeymiş. o vakit kesin yağmur yağıyordur. evde olduğu zamanlar tam da bu saatlerde kanepesini ileri geri iter. o bunu yapmaktan nasıl keyif alıyorsa ben de onu dinlemekten alıyorum bu garip keyfi. böyle de garip bir bağımız var yıllardır. o kadar zamanda bir iki kere asansör girişinde karşılaşma ve soğuk merhabalaşmalarımızdan daha değerli bu eşya sesleri benim için. neyse dağıldım yine. ne diyordum ibrahim. böyle de dalgın ve dağınığımdır işte yıllardır. bunu da bilirsin. evet hatırladım şimdi. kesin yağmur yağıyordur. hem en büyük asker bizim asker. cnbc-e de değişik bir film radyoda ilginç ve çok harika müzikler var bu akşam. vaya con dios, nouvelle vague sonra. hepsi harika. ama işte dostum bizim büyük çaresizliğimiz var bir de. kiminle konuşsam, kimi okusam, dinlesem, yazsam. arada sıkışmışlık, yalnızlık, gitme histerileri, gidememe halleri, ondan ve bundan şikayet, bir memnuniyetsizlik, pes etme ve nihayetinde deveyi gütmeye devam etmeler. lakin bu nasıl dengesizliktir ki çok sevdiğim kış ve kar gelmeden daha baharda açan o beyaz papatyaları özlüyorum. insana doping etkisi yapan o bahar kokusunu falan. lakin işte bilmiyorsun. hiç bir şey bildiğin yok jose. bir mayıs akşamında ölmüştüm aslında ben. kimseye söylemedim! sana bile. perşembeydi. mayıstı. sıcak değildi. soğuk da değildi. ama o akşam üşüdüğüm kadar hiç bir zaman üşümedim ben. ve yine o akşam yandığım kadar hiç bir zaman yanmadım sıcaktan. sıradan bir akşam değildi. hissetmiştim. ama engelleyememiştim bir türlü. olric yapmaz demiştim. beni sever demiştim. hem kendini hem beni öldürdü tek bir çizgiyle. tek bir cümle ile. tek bir ünlemle. hem katil hem maktuldüm o gece. mayıstı, eşgalim yoktu. hem aşık hem maşuktum. perşembeydi, şahidim yoktu. olric yapmaz demiştim. olric yapmaz..

8 Kasım 2011 Salı

say anything

canım çok sıkkın albayım. en sevdiğim yağmurluğumun fermuarını bozdum az önce. şimdi o yağmurluk üzerimdeyken yazıyorum sana. oysa ne güzel başlamıştı. gün, güneşsiz ve soğuktu ama o kadın! apartmanın köşesinde çok zarif ve oldukça kumral olan o kadınla rastlaştığımızda anlamıştım. bugün güzel olacaktı. belki de her şey çok güzel olacaktı. belki şehre bir cem yılmaz filmi bile gelebilirdi. lakin yanılmışım.
her şey say anything filmini beklemeye ve annemi öldürdüm filmini de online izlemeye başladıktan sonra başladı albayım. yorgundum. kırgındım. her zamanki gibi tembeldim. ama hissediyordum güzel bir gün olacaktı. hissettiğim ve duyduğum bir diğer şey ise karnımın gurultusuydu. kahvaltı için çok geç akşam yemeği için çok erkendi. aklımı ve midemi ortada buluşturup öğle yemeğinde karar kıldım. filmlere kaldığım yerden devam edebilirdim. hiç bir şey kalmadığını bile bile ama ve yine de çıkmayan can-canan, leyla mecnun aşkıyla ve ümidiyle buzdolabına baktım. baktım, bakıştık yani öylece buzdolabıyla bir süre soğuk soğuk. sanırım tembeldim. kapıcı bayram tatilindeydi. bakkal şimdi iki ekmek bi yumurta için gelmezdi. hatta kapalı bile olabilirdi. market yürüme mesefasinde ama bana göre bir ipek yolu uzunluğundaydı. karnım ise fena gurulduyordu.
çaresizdim. tembeldim. ama çare yine bendim. pencereyi açtım. işaret parmağımı ıslattım. yukarıya kaldırdım. keşişlemeden ve sert esiyordu rüzgar. en sevdiğim bordo yağmurluğumu giydim. beremi bulamadım. hayır albayım kaybetmedim bordo beremi. yerini unuttum sadece. neyse. anahtarımı, telefonumu, cüzdanımı aldım. aceleyle çektim kapıyı. yalnız bir eksiklik hissediyordum. ayaklarım neden üşüyordu acaba. evet. kapıyı yeniden açmam zor oldu. üç anahtardan hangisinin açtığını bulmam biraz zaman aldı. ayakkabılarımı giyip kapıyı çekmek üzereyken ev telefonum çaldı. ayakkabılarımı çıkarmadan telefona koştum. alooo-kankaa- hayat-bayram-şeker-trenler-tuhaflıklar- hede-hödö. arayan ihsan'dı. lafladık işte biraz. telefonu kapattığımda ellerime bakıyordum. yağmurluğumun cebinden anahtarlık ve cüzdanla beraber çıkardığım ellerime. bir şey yapacaktım ama ne? ellerim. yağmurluk cüzdan. bir anlam arıyordum. bulamıyordum. hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur şarkısını mırıldanacakken karnım yeniden ve şiddetle guruldadı. bu son uyarısıydı anlamıştım. hızla asansöre oradan apartmanın bahçe kapısına yönelmiştim ki. zaman durdu. o kadın işte. kumral ve uzun saçlarını savurarak kulağında telefon ve yüzünde oldukça huzur veren bir ifade ile solumdan solumdan bana doğru geliyordu. kalbimse sanki mıknatıs gibi o tarafa daha ani ve hızlı hareketlerde bulunmaya başladı. rüzgar gibi geçti yanımdan.
ben ve zaman donakaldık olduğumuz yerde.
iki saniye yetmişti aşık olmama. başka ihsana gerek yoktu. söylemiştim. uzun boylu, kumral, zarif, sevecen anlayışlı ama çocuksu ve her an bir çılgınlık yapacak hissiyatı veren bir yüz. hem ihsan'a da söyledim evden çıkmadan önce. varsın olmasındı evimiz şu garip dünyada hepimiz kiracı değil miyiz olm? kalbimizin sahibi de başkası olacaktı elbet!
ha ihsan mı? anlatmadım size değil mi albayım? üniversiteden arkadaşım. nam-ı diğer panter ihsan. okul takımın kalecisiydi. kedi gibiydi. evlendi, şimdi kuzu gibi. şehri de terketti. telefondan telefona görüşüyoruz artık.
ton balığı, kola, çekirdek ve çikolata aldım marketten. balık ve kola öğle yemeği için, çekirdek film için, çikolata da kahve için. beşartıbir de oynadım. postacı, şans ve aşk kapıyı kaç kere çalar ki şu garip hayatta? kumarda devamlı kaybeden bana bir işaret olabilir miydi? orada, cafede tüm kumrallığı ile oturuyordu işte. bir kez daha aşık oldum. çünkü gözlerini gördüm bu sefer. zeytin karası gözlerini. hayatın anlamını çözmüşcesine bilgece ve insanca bakan gözleri. cafede arkadaşını bekliyor muhtemelen. arkadaşı gelene kadar eşlik edebilirdim o'na. ama acelem vardı. izlemem gereken iki film bitirmem gereken üç kitap. hem yemek de yemem lazımdı. uyumam da gerek. çünkü çok geç geldim dün gece. uykusuzdum. sonra uyanınca elimi yüzümü yıkamadan önce hayatıma dair bolca düşünmem boşları doluya doluları boşa koymam ve ayrıca lanet olası işe hazırlık yapmam gerekti yarın için. gördüğün üzere nefes alacak zamanım yoktu albayım. hem zaten aşk dediğin nedir ki gelir geçer. hayat gibi. önemli ve kalıcı olan sevgiydi. emekti. iyilikti dostluktu. al yazmaydı gönül bohçasıydı. hah. inanmıyorsunuz di mi bu züğürt tesellilerine siz de albayım. tabi ki uyduruyorum albayım. pekala, her zamanki gibi yakaladınız beni. evet kıvırıyordum. hem sağdan hem soldan. öyle güzel bakan gözlere verilecek cevabi bakışım yoktu açıkcası. söyleyecek sözlerim ise uzun zaman önce bitmişti. hem ve zira aşk tesadüfleri sever hem de biraz cesaret ister albayım bilirsiniz. cesur olanların işidir aşk. bizim gibi soytarıların değil. hadi bakalım bağla bağlayabilirsen şimdi lafı albayım. ne vardı şimdi bozacak beni. oysa hayallerim vardı benim. bindokuzyüzellialtı baharına gitmek gibi mesela. sevgili ile okulu kırıp adaya kaçmak gibi. bostancıdan kalkan ilk vapurla büyükadaya geçecektik ılık bir akşamüstü. herkes ağaçlara, banklara kazırken adını biz gökteki en parlak yıldıza, denizdeki en uzak gemiye, martıların bembeyaz kanadına yazacaktık aşkımızın baş harflerini. heyhat. ne var ki yağmurluğumun fermuarı bozuldu. en sevdiğim yağmurluğum diyorum albayım. en sevdiğim