26 Mart 2011 Cumartesi

bahar

bu gece belki çok uzun bir mektup yazarım. yazmam belki de. oysa şimdi o kadar çok yazmak istiyorum. ki o kadar çok. bilemezsin sevgilim. istemek amca yarısıdır derlerdi oysa ki! yazamıyorum fakat. teyze yarısı mıydı yoksa? şimdi içimdeki can simidi büyüklüğündeki bu kocaman boşluk beynimde, beynimdeki tilkiler de kızarmış piliç kıvamında midemde olsalar mesela. ama radyo eksen bir numara derim her zaman her yerde. başka ihsan istemem zira. bahar geliyor gibi sanki. ne güzel olurdu bomboş bir akıl oysa. vicdan kemiren kurtlar yok. kaygı, keder bertaraf. dedim ya bomboş bir akıl çünkü. hiç bir şey yapmadan yaşamak diyorum usta. nasıl güzel olur aylaklık. bir bilsen ve üstelik de bahar. ve sonra yaz. uzun bir yaz. eylülsüz olmaz ama. kati surette olmaz hem de. bu arada aradığınız satır arasına şu anda ulaşılamıyor genç bayan lütfen bir süre sonra tekrar deneyiniz. ama radyo eksen bir numara demiş miydim? bu günümün aşkı çünkü. paint it black - the tea party'nin ne güzel bir şarkısıdır. dans etmek, yorgunluktan bitap düşene dek üstelik. şarkı söylemek sonra sesin kısılıncaya dek. baş döndüren parfüm gibi kelimeler ve cümleler hep devrik, dünya tepe taklak ve tersine. ama güneş bizim ay zaten bizim. noktalama işaretlerinin canı cehenneme bilakis! ama geldi gibi bahar sanki. geldi gibi. ne güzel bir cumartesi.
.
nilüfer - son perde
.

9 Mart 2011 Çarşamba

markiz

kısa filmler geçiyor beynimin içinden. festival gibiyim. belki katılan olur. şimdi çamlıcanın başka bir açısındayım her zamankinin aksine. antenler eskisinden de çirkin gözüküyor gözüme.. ama işte köprü. ya boğaz. ve bu manzara. fransızca şarkılar kadar güzel. fransız dedim de; istiklaldeki o fransız güzel, ne güzeldi. annesiydi sanırım yanındaki. ama bu kadar sade, bu kadar duru, bu kadar fransızını görmedim ben usta. şiir gibiydi. kararlıydım. gördüğüm en güzel fransızdı. ha dersen ki kaç tane fransız gördün hayatında.
diyorum ki ; oblomov'un hangi çevirisini okuyacağımı bilemedim usta. mephisto'da çok güzel müzikler çalıyorlar ama. sık sık gitmeli. başka zaman fırsatım olmayabilir. ama kararsız kaldım oblomov'da. anasına bak kızını al. iki farkılı çeviriyi yan yana koymuşlar. biraz kararsızlıktan biraz da okuyacaklarım daha bitmedi diyerek züğürtlendim. almadım.
ama işte şu etiketli, markalı kahve dükkanlarının kahvesini hiç beğenmiyorum yalan yok. arkadaş hatırına girdiğim için, zorla içtiğim için belki de. ama markiz öyle mi. ikinci kez aşık ettirdi bana kendini. hele cam kenarına bir yere kurulduysanız, bir dünya insanın akıp geçtiği istiklale nazır. dünyanın sahibi gibi oluyor insan. hem güzel oluyor. bilmiyorum herkese öyle olmayabilir. renkli ve zevkli bir konu sonuçta. ama işte markiz harika diyorum. ve seviyorum. hem sevgi için daha ne kadar ileri gidebilir ki insan?
.
sezen aksu - bir istanbul hatırası
.

5 Mart 2011 Cumartesi

erkekler ağlamaz

içimde yankılanan erkekler ağlamaz şarkısıyla uyandım yeni güne. kafamın içinde tekrar ve tekrar bu şarkı dönüyordu. nilüfer söylüyordu sanırım. beynimin tüm kılcallarıyla eşlik ediyordum ben de. çok kötü bir geceydi. şarkı geceden kalmaydı. ama sabahın yedisinde odama adeta destursuz dalıp beni uyandıran güneş bir şeylerin habercesi gibiydi.
inanmadığım işaretlere inat üstelik.
kırkbeş dakika sonra nazım hikmetteydim. iki telefon görüşmesi yaptım. son zamanlarda okumadığım süre ve sayfada kitap okudum. mektup yazdım uzun uzun. telefonum şarj olurken, akvaryumdaki kaplumbağaları izledim. düşündüm. özledim. acıdım. acıktım. kaşarlı tost ve çayına aşık olduğum piraye'nin en küçük odasına kuruldum iç güveysinden hallice. sıcaktı oda ama içim üşüdü. etraftakileri izledim. sadece izledim bu sefer. hikayesizlerdi. ya da benim yazmaya takatim yoktu.

sanatçılar sokağından bahariye'ye çıktığımda sihirli bir el dokundu sanki omzuma. güneşe doğru yürüdüm bir baştan diğer başa bahariyede. sakızgülü sokağına hangi arada girdiğimi hatırlamıyorum. güneş mi yoksa okuduğum kitabın etkisi miydi bilmiyorum. lakin işte bir değişiklik hissediyordum bünyede. güneşi önce yüzümde sonra tüm hücrelerimde hissettim. şimdi daha iyiyim. sanırım.
evet evet. iyiyim. hatta gülüyorum bile nerdeyse bir haftadır ilk kez. sakızgülünden inerken belediyenin geri dönüşüm kutusuna yazılan yazıya güldüm önce. ve sonra bir cafenin önünde güneş banyosu yapan kurt köpeğini kıskandım. öyle gamsız, öyle keyifli güneşleniyordu ki yanına kıvrılmak istedim oracıkta. hatta izledim de bir süre. dükkan sahibinin meraklı bakışları arasında gülümseyerek alkım'a yöneldim sonra.

sakızgülü bitiminde ilginç bir biçimde bugüne kadar üzerimde pek durmayan sabrın, sanki tüm ruhuma işlemiş olduğunu gördüm. artık eskisi gibi gibi telaşla yürümüyor, adeta sokakları, insanları ve hatta güneşi içime sindirerek hareket ediyor, araçların önüne atmıyordum kendimi. akıl almaz derecede üzerime oturmaya çalışan bu değişim kıyafetini inceliyordum yürürken bir yandan. her ne kadar küçük dokunuşlar da olsa bir değişimin içine girdiğimi seziyordum. belki de sırf bu nedenle aynı saniyelerde üç değişik hissi görebildim. kaldırımda bana doğru koşan çocuğun masumiyetini, babanın sevgi dolu yüzüne inat annenin tehlikenin çok uzağında olan çocuğu için endişesini aynı saniyeler içinde görmek ilginç bir deneyimdi.

ve şimdi alkımdayım. bir yandan kahvemi yudumlarken bir yandan bu satırları karalıyorum.
yeni aldığım kitabın bir bölümünü okuduktan sonra yapıyorum tabi tüm bunları.
iyi ki çıkmışım bahariye'ye ve güneşe.
çıkmasam deli olacaktım. yazmasam da!
.
nilüfer-erkekler ağlamaz
.