27 Kasım 2011 Pazar

diyeceklerim şimdilik bundan ibaret

bir yandan başıboş adımlarla yürüyor öte yandan insanlara bakıyordum.insanlar. güzel insanlar. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum şimdi. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. en çok çay içmeyi sevdim bu hayatta. bilirsin. bir de kuşları. gerisi hep teferruat sevgilim, hep teferru..
.
iki gündür arıyordum! tam olarak bir tarifi yok aradığımın. ama hiç yoktan bana o güzel hislerimi hatırlatacak, hayata yeniden ve dört elle sarılmamı sağlayacak tanıdık bir şeyler olabilirdi pekala. bu sebepten bahariye'yi gidip geldim iki defa. yoruldum. nazım hikmet'te oturup çay sigara eşliğinde bir şeyler okumaya çalıştım. olmadı. sakız gülü sokağını inip çıktım, rexx sinemasında gelecek programa baktım, sahile indim ve yalnız bir bankta bir süre denizi izledim. yosun kokusunu, genzimi yakan soğuğu iliklerime çektim. balık pazarını turladım. sahaflara girdim, çıktım. yine olmadı. bulamadım. değil tanıdık bir his yakalamak duyduğum, gördüğüm her şey, herkes yabancı geliyordu. kış ortasında şekilsizdim. kimsesizdim. hissizdim. hiçbir şeydim. hayatın değil kendi anlamımın peşindeydim. tutunacak bir ip, kalacak, devam edecek bir sebep arıyordum. dört buçuk saat bu arayışın etrafında dolandım durdum. hiç bir şey bulamadım. sadece. evet sadece sevdiğim bir kaç yazarın sevdiğim bir iki cümlesi düştü hatırıma bu başıboş gezmelerde. ama onlar da bu boşluğun dibinden çıkaramadı. sonra bir iki film repliği. neşeyle başlayıp hüzünle sonuçlanan bir de şarkı. tanıdıklardı lakin kifayetsizlerdi. tıpkı benim gibi.
sonra süslü balık lokantalarının birinin önünden geçerken...  bir kadın.... 
kızıl saçlı. 
mavi gözlü. 
keder yahut herhangi bir mutluluk ifadesini okumanın mümkün olmadığı ama çok güzel yüzüyle 
içimi aydınlattı. bir yandan tüm varlığı ve dikkat çekici güzelliği ile dünyanın tam orta yerindeymiş gibi dururken öte yandan sanki o'nun balığı değil de balığın o'nu yediği hakeza masasındaki içkinin bu güzel kadını yudumladığı bir dinginlik ve tüm o kayıtsızlığı, telaşlı olmayan dünya dışı hali ile metaforlar oluşturdu bir süredir uyuyan zihnimde. 
işte o vakit, belki dedim. 
belki yazarsam değişebilirdi bir şeyler.
o dakika kalan ömrüne spiralli, kareli bir defterle ömür biçen ekmel bey geldi aklıma. o'nun kadar cesur olabilir miydim? hem yazma hem ölüme meydan okuma konusunda.
evet düşündüğüm sadece yazmaktı. ve belki bu hissiz, sebepsiz dünyamda ölüme meydan okumak bir de. fakat intihar günah olmamalıydı. ve yaşamak da bu kadar zor!  belki leon'u, güneşli pazartesiler'i  tekrar tekrar izlememeli, suzan defter'i ve garip'i yeniden okumamalıydım. şarkıları da bu kadar sevmemeliydim...
elbette bu değildi mesele. pişman da değilim üstelik. 
o halde nedir mesele, nedir? 
bunu burada anlatacak değilim tabi ki. belki bir iz bırakacak, sıradan da olsa bu dünyadan bir mithad selim geçti dedirtecek hikayemi yazmalıydım. elimdeki tek tutamak. yazmak.
yazmalıyım. yoksa...
bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. yani; bu çoğu sebepsiz bazıları sebepli de gözükse anlamsız sıkıntımı, içimdeki bu boşluğu yahut kalbimi sıkıştıran o şeyi dağıtacak tek ilaç olarak yazmayı görmek. kaleme sarılmak.
ama ya o da biterse! en büyük korkum. ki son zamanlarda mesela dün ve mesela bugün dört buçuk saat boyunca başıboş dolaşırken sadece bir saniye aklıma gelmesi yazı işlerinin iyiye işaret değil. ama işte bitiyor bir şeyler. anlamsızlaşıyor her şey gitgide. buhar olup uçmak istiyorsun. bir sis bulutu gibi güneşe ulaşmak. hakkını veremiyorsun hiçbir şeyin. ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak çünkü kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti bu kelimeleri o'na da. hem iz bırakma konusunda bir farkım olmasa da ekmel bey'den sen beni unutma yine de unutma sevgilim okuyucu..
bu arada hak demişken, pazarın hakkını pazara vermeli. yıllardır sıkıldıkça, nefes alamadıkça pazara bok atıp durdum. oysa tüm sorun bendeydi. içimde. insanız sonuçta, kabullenmesi zor. ama şimdi itiraf vakti. pazarın hiç bir suçu yok. bütün kabahat benim.
ve kalbimi kıranları ben affediyorum şimdi tüm yüreğimle.
umarım kalbini kırdıklarım da beni affeder....

.
son çalan şaRkı :  atlas - bu kaçıncı sonbahar