30 Ekim 2011 Pazar

işte öyle bir şey

söylemişlerdi de inanmamıştım. bu şehir gerçekten uyumuyor. sabahın beş buçuğu üstelik bir cumartesi ve dahası bir bayram günü olmasına rağmen nerdeyse gündüz vakti yoğunluğunda bir trafik var. her türlü istanbul süprizine karşı gardımı alarak karga bokunu yemeden düştüm yollara. boğaziçi köprüsü ve vatan caddesini takip ederek sarı ve bazı özel taksileri gprs gibi kullanarak ulaştım yenikapıya. bir taksiciye yön sorduktan sonra trafikte dalaştığımız ve dalaşma potansiyeli olduğumuz bu kişilere, tüm şoförlere ve tüm insanlığa hatta tüm orta dünyaya daha tolereli, daha sakin olabiliriz aslında diye düşünüyordum ki sen beemvenin teki caart diye önüme kır çarpışmaya ramak kala güçlükle durabildim. işte o an bütün hümanistliğim gitti. bilinçaltımda gizlediğim benim bile bilmediğim değişik küfürler hiphop ustalarından daha seri, bir ak47 makinelisinden daha hızlı püskürdü ağzımdan. sözlerimi geri almadım ama düşündüğümü de. olur böyle vakalar dedim. üzerinde fazla durmadan girdim otoparka.
koşar adım ido iskelesine giderken çıtır sesinden önce kokusunu hissettiğim simit için beş adım geri gelip üç kişilik sırada bekledim bir süre. ido'nun tuhaf sandwiçlerinden bildiğimiz simit ve karper peynir daha evladır dedim. feribotu beklemeden yine uzun adımlarla giderken kulağından ısırdım simitin. pişman değildim. acaba iki tane mi alsaydım dedim.
.
feribot her zamankinden ilginçti. belki ben, belki yolcu profilleri değişmişti ama küçük bir dünya gibiydi feribotun içi. hatta hayat gibiydi. her yaştan her cinsten ve neredeyse her milletten insan vardı. yaşlılar, çocuklar, gençler, bebekler, hanımefendier, beyefendiler, japonlar (ki en az onüçte saydım) amerikalılar, pakistanlılar, ingilizler ve tabi ki bizim çılgın türkler ve hırçın çocukları.
mütevazı kahvaltımı yaparken gözlerim ve zihnim de boş durmuyordu elbet.
şunu farkettim; belki yanılıyorumdur ama türk ve japon insanlarının ortak yegâne özelliği ota boka fotograf çekmeleri olsa gerek. bir ara feribot yerine victoria secret defilesindeyiz sandım. o derece flaşlar flaşlar. ama ve lakin japonları ayıralım. çok ağırbaşlı, çok mütevazı , çok olgun, çok saygılı çok çok insanlar japonlar. teknolojiden önce bize ve belki de dünyaya fark attıkları özellikleri bu olsa gerek. adam sen de ben de oturmuş dünyanın bildiği japonları anlatıyorum! ama işte seviyorum bu insanları ben. irlanda sevdamı ve sahil kasabası hayalimi bi tek bu japonlar yüzünden bozabilirim.
.
uyusam mı yoksa yarım kalan kitabımı mı okusam derken gözlerim ağırlaşmaya başladı. tam kafayı vurup uyumak üzeredeydim ki amerikalı olduklarından şüphe ettiğim ingilizce konuşan çekirdek ailenin yanımdaki koltuğu iki gruba ayrılarak terk ettiklerini gördüm. tamam yabancıların çocuk yetiştirmedeki rahatlıklarını biliyoruz. 2 ve dört yaşlarındaki çocukları ortalığa rahatca saldıklarını ilgilenmediklerini de. ama be kadın çantanı bırakıp niye gidersin. hırlısı var hırsızı var onlar gelene kadar çanta nöbeti tuttum. uyuyamadım. sonra da uykum kaçtı. tezer özlü'yü okumaya başladım. önce oğuz atay sandığım fakat olmadığını daha sonra anladığım hayalet oğuz hikayesini çok beğendim. sevdiğim cümlelerin altını çizdim. kahve içtim. bir iki dergi okudum. insanları ve tabi ki japonları izledim biraz. telefonu uçak moduna alıp eski şarkılarımı dinledim. hüzünlendim. uyandığımda gripli bir ses anlaşılmaz bir şeyler söylüyordu. yanaşma-inme-güvenlik kelimelerinden varış iskelesine geldiğimizi anladım.

katılmak zorunda olduğum açılış törenine daha çok zaman vardı. ve bu tarz resmi ve gayri resmi törenlerden, kalabalıklardan oldum olası hazetmiyordum zaten. çünkü politikacılar mutlaka oluyorlardı ve hamaset ve tabiki enaniyet ve gürültü ve yüksek ses. mecburiyetten gelmiştim. olabileceğim minimum zamanda orda bulunup bir an önce kaçmaktı niyetim. bulunmam gereken saate kadar aylak aylak dolaştım. istanbul dışında denize kıyısı olan her kara parçasında olduğu gibi burada da bir düşüncedir aldı beni.
böyle bir yer olmalıydı bir gün yaşayacağım yer. ama tam olarak burası gibi değil. daha küçük, daha sakin. kalabalık olmayan ama bir kenarında mutlaka deniz olan. burası gibi soğuk olabilir önemli değil. o deniz, o yosun kokusunu duyumsamalıyım mutlaka. kenarında kahverengiye boyanmış yaşlı ve yorgun banklarına oturup dalgaların raksını izleyebilmeliyim. bazen de günbatımını ve uyanabildiğim vakitlerde gündoğumunu.
ve sonra gelen geçenin, sıcak ve yardımsever esnafın hikayesini yazabilmeliyim. insanları az ama öz olsun mesela ve ben hepsini tanıyabileyim. yolda karşılaştığımızda içten selamlayıp hatrını sorabilmeliyim. balığımı hep o küçük balıkçıda yiyip kahvemi de köşedeki o mütevazı ocakta içebilmeliyim. zaman zaman memleketi ve beşiktaşımı kurtarabildiğim bir iki de laf cambazı oldu mu değmeyin keyfime!
böyle bir yer ama küçük, ama sakin, ama yosun kokan ama insanı olan.
..
yaşar - işte öyle bir şey
.