20.8.11

inanmazsan git bekir amcaya sor

sabahları artık beynimde dolanıp duran şarkılarla uyanıyorum. üstelik daha önce hiç söylemediğim, dilime dolamadığım türküler de var içlerinde. ama ve en çok ahh şu papatya falları dinmek bilmeyen ezberimdeki.  rüyalarım zaten karmakarışık ve haddinden fazla. öyle ki ve ancak sabaha karşı beş gibi gördüğüm rüyanın son karesi ile zihnime gecekondu kuran şarkının kafiyesini hatırlıyorum bir tek.
seviyor, sevmiyor

seviyor, sevmiyor
sapını da sayarsam seviyor çıkıyor....
....
ve sonunda bu sabah ağzımdaki baklayı çıkartıp genel müdüre sundum istifamı. ssk hastanesindeki gibi bir ay sonraya gün verdiler. bir ay sonra çıkabilirim işten. çıkmayabilirim de. ama yok bu sefer kesin dedim. kesin ayrılıyorum. lakin kafam karışık. karıştırdılar. her şey karışık. kalbim zaten karışık.

bazen işte taşıyamıyorum hiç bir yükü. ağır geliyor yaşamak. 
düşününce günler kısa, hayat yeterince uzun geliyor sevgilim.
yinede ve ama sanma ki; vaziyet hep böyle koyu laci siyaha yakın.
güzel ve umutlu şeyler de var. 
misal hâlâ her gün yeni bir header fotosu koymayı seviyorum bloga. ve dara düşünce çalakalem yazmayı. keza bomboş otobanda otomatiğe ve müziğe bağlanıp sağı solu izlemeyi de seviyorum, püfür püfür bir vapurun yan tarafında oturup rüzgarın ve tuzlu suyun yüzümü okşamasını da.   hatta önümüzdeki işsizlik günleri için planlar yapmayı da seviyorum..
lakin sabah uyandığımda kafamdan geçenler tam olarak bunlar değildi .
ama olsun, sapını da sayarsam seviyor çıkıyor nasılsa..
.

19.8.11

yazmak

elini dostça omzuma koydu
sonra
şefkatli gözleri ile adeta kalbime dokunarak ve sanki biraz da sitem ederek

-artık yazmıyorsun dedi

-evet yazmıyorum

-peki neden?

-artık bir sebebim yok yazmak için.

yüzüme şöyle bir baktı. fakat bir şey demedi.
yazmama sebeplerimi de sormadı.
dünyayı sarsacak güçte kelam edenlerin vakur ve ağırlığında gözlerini şöyle bir kıstı önce ve
sonra batmakta olan güneşin tam aksi yönüne baktı uzun uzun.

uzaklardan bir kuş sürüsü havalandı. çok daha uzaklardan bir havlama sesi duyulduktan sonra da konuşmadı.
ben yüzündeki dinginliği ve aynı zamanda gerginliği, kendine olan güvenini , merak uyandıran ve meydan okuyan yorgun çizgileri, sağ kaşının üstündeki yara izini ve hiç bilmediğim geçmişini merak ederken, o sakince sigarasından derin bir nefes aldı
ve nihayet sordu.

-peki bunu yazabilir misin?

1.8.11

mektup

çünkü ben çok sıkıldım.
diyorum ki mesela; her gün sana mektup yazsam. ne bileyim işte şu an dışarıda esen rüzgarın etkisiyle çıkan melodik yaprak seslerini anlatsam. o yapraklar ki artık yavaş yavaş sonbahara hazırlık yaparlar ve bilmediğimiz gizli bir hüznün içindedirler şimdi. ve yine o yapraklar ki eylülü beklemeye gücü olmayanlar vardır aralarında. otoparktaki arabaların üzerine düşerler birer birer ve ağır ağır. işte bu yorgun yapraklara mezar olan bahçedeki arabaları saysam model model, renk renk sana. hiç anlamadığım halde beygir güçlerini bile öğrenirim senin için o arabaların. istersen eğer? sonra kaç zamandır rüzgara hasret odamın cereyandan çarpmak üzere olan dışı kirli, içi temiz masmavi penceresini anlatsam. ve sonra neyime yarayacaksa bu esen rüzgarın hangi alçak basıncın etkisiyle oluşup buralara kadar keşişlemeden mi yoksa karayelden mi eserek geldiğini salakça merak ettiğimi anlatsam, durmasam.
ben sana bunları anlatırken duygularımı açs radyoya, bünyemi rutine bağladığımı söylesem. ve bu durağanlıktan ve kendimden ve her şeyden sıkıldığımı da. bilirsin işte duygular, düşünceler, belki bir kaç film, sonra bir kaç parça sıkı müzik, sevdiğin kitaplardan sevdiğin bir kaç cümle ama ve nihayetinde yine sıkıntı, sarı ağustos, iş -güç, hayat , memat, asfalt çizgileri falan zor işte. çok zor. işe gitmek eve dönmek hafta sonu hariç her gün mesela.
ama ve işte her şeye rağmen güzel şeyler yazabilmeyi, en güzel bağlaçları senin için kullanmayı ne kadar çok isterdim.
ki bunu hep istedim biliyorsun. lakin her geçen ağustos, her yaklaşan eylül de yaşlandığını daha bir anlıyor insan. anlayınca da hüznüne daha bir hüzün katıyor, kayahan'a bağlıyor. ve melankoli. hep melankoli. üstelik henüz ağustosun başı. peki ya düşen bu sarı yapraklar da neyin nesi? sorsam, durmasam hiç, anlatsam da anlatsam. misal sait faik hikayelerini yeniden okumayı düşündüğümü ama bunun sadece düşüncede kaldığını zira iflah olmaz bir aylak olduğumu yazsam. artık akşamları da balkonda oturmayı sevdiğimi, tv ve bilgisayardan aslında kalabalıktan uzak kalmaya çalıştığımı yazsam. yahut doğal olmayan seslerden bilhassa insanoğlunun gürültüsünden nasıl nefret ettiğimi ama domates çorbasını hala çok sevdiğimi anlatsam mesela. ve çocukluğumu gerçekten özlediğimi söylesem.
sıkılır mısın?