21.05.2011

gerçek

güzel havalarda gerçekten çalışılmıyor usta. ama öyle güzel hayaller kuruluyor ki sorma.
sorma.

20.05.2011

sagapo

sezen aksu-ata demirer düeti gibi hayatım bu aralar. seste bir uyum var gibiyse de görüntü karıncalı çok. akşam gelirken ayna görevi üstlenen otobüs camında gördüm bunu. hem yeni bir şey de yok. dünya yuvarlak ve hayat dönüyor etrafımda. uykum var bi de çok. sabahları bilakis. gitme isteğim zaten dinmedi hiç. yazma isteğim de. ki bu istek yazdırıyor şimdi mesela. belli bir amacı yok ama halihazırda yazmamın. çünkü ve çok sıkıştım tuvalete gitmem lazım ama tembelim o derece. ve odanın ışığı açık üstelik perdeyi kapatmam lazım. çok bezginim. birileri bana bakarken yazamıyorum. ama şarkı söyleyebiliyorum çünkü. ikinci mısrada kimse kalmıyor çevremde. hayat diyordum; bazen de evimin internet bağlantısı gibiyim. tam bağlanıyorum derken küt X işareti oluyorum bir an da düşüyorum hayattan. bir gayret toparlanıyorum bir daha X .... sonra bir daha. ve bir daha sonra.... neyse ki müzik denen bir şey var. 
-suzan hanım sevgiliniz sizin için dansediyor. hanımefendii!

sezen aksu&ata demirer - sagapo

18.05.2011

how do you know (2010)



- hayatında tam olarak neyi istediğini bul ve onu nasıl isteyeceğini öğren.

16.05.2011

herhangi şeyler

buraları okuyor mu bilmem. bir seferinde söylemiştim de şöyle bir bakıp gitmişti. şimdi rammstein dinlerken geldi aklıma. demişti ki; ne tür müzik dinliyorsun? oburum diyeceğime müzik konusunda boş boğazım dedim yanlışlıkla. demek istediğim aslında midesizim, kulağıma ve yüreğime yakışanı dinlerim olacaktı. diyemedim zafer peker gibi. okuyorsa şimdi dedim işte. okumuyorsa da dostlar sağ olsun. aslında demek istediğim tam olarak bu da değildi. internetten gazete okuyamayanlardanım ben. müzik dinleme konusunda da benzer kifayetsizliğim vardır. youtube, fizy, falan da hak getire dolayısı ile. müzik; ya setten ya winampdan dinlenir. ha pratik oluyor diye sinemayı online izliyorum şimdi yalan yok. ama bunlar da üzerinde durulacak şeyler değil. ben unuttum sen de unut.
hayır hasta falan değilim. aslına bakarsan mutsuz da değilim. hani kendimi harap edecek kadar yani. yoksa bir parça hüznün kimseye zararı olmaz.
ama işte herkesin ve bazen benim de gaza gelip söylediğim gibi hayat, tuhaf falan değil düpedüz acımasız lan. düşünsene, hiç bir şey düşünmezken en alakasız yer ve zamanda iğne deliği kadar ilgili herhangi bir olay, obje, ortam ooof offff dedirtiyor. nostaljik ve acı çağrışımlar yaptırıyor, muhammed ali'den sağlam ve sağdan bir kroşe yemiş gibi oluyorsun. ama nakavt olmuyorsun. bu kötü. nakavt olsan duşunu alır evine gidersin. sallanıyor sallanıyor sallanıyorsun. yıkılmıyorsun ama. ayakta, dik durmaya çalışıyorsun. zor oluyor belki ama mücadele ediyorsun. işte bu güzel.
..
güzel bir başka şey de şarkılar elbette. bu sabah mesela ki sendrom sabahlarının en bunaltanlarından biri. lakin bir şarkı var ki, tüm gününü değiştirebiliyor insanın. fransız bir dilber söylüyor üstelik. güzel de söylüyor hani. daha önce duymama rağmen bu kadar çok hoşuma gitmemişti. şimdi her sevdiğim şarkıya yaptığım gibi ona da yüzbeşinci tekrarı yaptırıyorum. bilirsin şarkıyı. mon amour mon ami. ama sen virginie ledoyen'den dinle bir de.
..
işini böyle tutkuyla yapanları severim ben usta. hayranlıkla izlerim. kitaplar da yazar ya ne yaparsan yap, çöp bile döküyorsan tutkuyla aşkla yap diye. hadi oradan lan diyorum bazen. ama gözümle görünce olayı, bu lafı kendime çeviriyorum. dün pazar öğle sonrası altmışlarının ilkbaharında karşı apartmanda bir adam balkonunu yıkıyordu mesela. öyle iştahla, öyle maharetle yıkıyordu ki balkonunu, işimi gücümü hatta telefondaki arkadaşımı bırakıp onu izledim. balkon insanlarını izlemeyi sevdiğimi söylemiş miydim? çiçekleri vardı bir de balkonda. demiştim pek anlamam çiçeklerden. güzel çiçeklerdi ama. huşu içinde, ibadet edercesine, itina ile yıkıyordu balkonu. arada da çiçeklerle konuşuyordu sanki. bilemedim. ama öyle sakin öylesine huzurlu. kıskandım. benim balkona baktım sonra. bağlasan kimse durmaz cinsinden hani. tembeldim çok. film izleyip abur cubur yiyordum. nasıl oluyorsa kilo da almıyordum. okumuyordum. yazmıyordum da sonra. sonrası mon amour mon ami işte... bir de o abi çiçeklerler konuşuyordu sanki.
.
virginia ledoyen - mon amour mon ami

8.05.2011

bazı şeyler

güneşli pazar : fırının kapısından henüz çıkmıştım ki; sıcacık ve mis gibi kokan ekmeğin ucundan kocaman bir ısırık almak için daha fazla bekleyemedim. sanki umrumdaymış gibi sokağın bir soluna bir de sağına baktım gören oldu mu diye. türk sporuna katkıda bulunmak için iddaa bayine yöneldim sonra. iki liralık kupon yaptım. gelirse 13.006,15 TL alacağım. kimseye bağışlamaya niyetim yok. yiyeceğim çatır çatır. ama dokuz sene sonra bu mahalleyi sevdiğimi net olarak söyleyebilirim artık. ayrılamayız biz. o eski, bilindik , rating rekorlu dizilerdeki mahalle-esnaf samimiyeti yok belki ama işte bir mahalle sıcaklığı, gizli ferahlık veren bir huzur, bir aidiyet duygusu hissettiriyor kendini yine de. her ne kadar yirmi metrekareye iki market düşse ve biz esnafı bırakıp genelde bunlardan para puanlı alışverişler yapsak da, esnaf bilindik, tanıdık yüzler. sonra hitchok filmlerinin o küçük, kendine has ve bazen gizemli ve bol güvercinli parkımız var. ocaktan henüz çıkmış ekmeğin kokusunun buram buram sokağa yayıldığı fırınımız, eczamız, kuruyemişcimiz, şarküterimiz ve artık evet şans oyunları bayimiz dahası ve hala istanbul beyfendilerimiz ve hanfendilerimiz var. dokuz sene oldu. bir türlü gelmeyen baharın ve güneşin bu kadar cömert olduğu bu pazar günü ilk kez adam gibi sevdim mahallemizi. sonra n'olur bilemem. acs radyoyu ısrarla ve hala çok severek dinliyorum mesela. sayısalcı kız niye bu kadar dalgın ve karamsar diye düşünürken az kalsın bir esmer güzelini eziyordum! çevik bir vücut hareketiyle kurtuldum neyse ki ve iyi ki çarpışmamışız baktım güzel ve esmer olmasına rağmen yeterli elektrik katsayısı yoktu aramızda. hem aşkın meyvelerini verecek çarpışma sonrası toplanıp tarık akan gülümsemesiyle iade edilecek defter yahut kitap da yoktu elinde. yürümezdi yani. ayrı dünyaların insanıydık biz çünkü...

dünkü cumartesi : şehir dışından gelecek okul arkadaşımı bekledim. gelecek beraber çıkacaktık. gelmeme ihtimali vardı her zamanki gibi. okuldayken alışmıştık. kızmazdım. kızamazdım. öyleydi çünkü. mutlaka önemli bir işi çıkardı. hem mazeretleri geçerliydi her zaman. üstüne düşmezdim. öyle kabul etmiştim onu. ama ve mesela hayatı onu kabul ettiğim gibi kabullenemedim bir türlü. bakma burada öyle bilmişlik tasladığıma arada sırada. hiç bir şey bildiğim yok aslında.

herhangi zamanlar : hep böyle olur aslında birisi daha çok sever. ya da senin sevdiğin seni sevmez, seni seveni sen çok sevemezsin bazen. iki taraf severken bile en baştaki hal geçerlidir. sonra mesela dünyanın en güzel olayını zehrederiz gereksiz kuruntularla, kıskançlıklarla, egolarımızla bazen de. ama neticede aşk gibisi yok... valla yok. song from secret garden ne de güzel çalıyor şimdi. dinle bak.

geniş zamanlar : faydasız ve basit kararlar alıyorum bazen. misal geçen hafta aldığım karar her pazar blogun kafa resmini değiştirmek, yazı yazmasam da. görev edindim kendime. her pazar bir header. bu yazıyı yazayım eski fotolarımdan birini daha koyacağım. sonra okunacaklar listem arttı. sıraya koymam gerekti. ayn rand'ın kitabı bir aydır bekliyor. bugün başlarsam yıl sonuna ancak biter sanırım. sonra masumiyet müzesi. sonra kime söz vermiştim. hah ferit edgü. bir kitap daha vardı ama aklıma gelmedi şimdi. ben böyle sıralama turu, kalkınma ve gelişme planları yaparken candan haklı bir gerçeği sa-vuruyor yüzüme şimdi. dünyada ölümden başkası yalan.

pazar akşamüstü : katılıyorum hayat zor.. ama herkese. mühim olan o sıkıntıda devam edecek güzel bir şeyler bulabilmek. benim mesela olmazsa olmazım şarkılar. yerli yabancı hızlı yavaş pop rock jazz farketmez. tınısı güzel olsun yeter ki. galiba açs radyo'yu bu yüzden sevdim. sonra filmlerim. vazgeçilmezlerim. ve sonra kitaplar.
bu üçü yetiyor bana yaşamla mücadelemde. yorulmuyor muyum? yoruluyorum tabi.
ve şimdi nasıl tatil istiyorum bilemezsin...
çok uzun bir tatil. gezmeli görmeli dinlenmeli. misal geçen gün sevgili arkadaşım söyledi bu tatil halini yaşam biçimi haline sokmak. nasıl güzel bir fikir. bu sıralar çok düşünmeye başladım ben de. hep aynı şeyleri yapıyoruz ya. işe gidiyoruz, eve dönüyoruz. aynı insanlar, aynı yerler, hatta aynı yemekler çatal bıçak kaşık aynı. masa aynı. hem baksana yazılarım bile aynı. hayır, çabuk bıkan biri olarak değil.. şartlanmalar, zorunluluklar sıkıyor daha çok. çalışmak zorunda olmak. çalışmak için yaşamak değil de yaşayabilmek için çalışmak zorunda olmak.
misal avare dolaşan, paraya ihtiyaç duymadan. sonra gezdiği yerlerde gördüğüm insanları yazmak, fotoğraflarını çekmek bazen. özgür olmak bir kuş gibi.
son tahlilde herkes sıkıntılı, herkes gitmek istiyor..
ama şartlar denen vahim şey. gerçeğimiz. ya da bizim uydurduğumuz züğürt tesellimiz. minare kılıfımız yahut. ne dersen de işte.
neyse! güneş çok güzel ama bugün.
tadını çıkarmalı.

4.05.2011

bazı şeyler

*süpermarkette kasiyerin suratıma dahi bakmadan robotsal bir ifadeyle söylediği hoş geldiniz lafına boş bulunup aynı otomatiklikle hoşbulduk demek tuhafıma gidiyor her seferinde.

* ülkemiz trafiğinde taksici ve minibüsçülerin amerikan liderleri kadar itibarları yoktur. lakin istisnalar hariç. bir gün önce olmadık yerden dönüş yaparak trafiği arap saçına çevirdiği için kendisine bodoslama girmeyi düşündüğüm taksici de bir gün sonra geçiş üstünlüğü kendisinde olmasına rağmen oldukça medeni şekilde ve hatta gülümseyerek bana yol veren taksici de yurdum insanı. ayrılamayız biz. et tırnak, köfte piyaz gibi....

*sabahın altısındaki sessizlik ise başka bir güzellik. kuş seslerine eşlik edip sessiz ve sakin sokağı burhan öçal konser mekanına çeviren iskarpininin topukları sayesinde bir an için dünyada sadece kendisinin yaşadığını zannediyor insan.

* sanırım bazı insanlar hoşlanmıyor ama ben seviyorum başkalarına benzetilmeyi. ukalalık ve gurur hakkımı başka alanlarda kullanmayı tercih ediyorum o yüzden. misal bir kaç hafta içinde kemal basmacı ve metin fidan'ı tanıma fırsatı buldum bu sayede! niye şikayet edeyim ki? kürk mantolu raif bey'i zaten biliyordum. selam olsun sevenlere.

* başkalarının düşüncelerinde kaybolmak ve o başkasının gözlerinde suçlu bulmak kendini. kaçırmak sonra gizli gizli. hep aynı insanlar, aynı otobüs, dükkanlar, duraklar da aynı. bu sabah farklı olan o idi. kleopatra güzeli. bir kuaför dükkanının köşesindeydi bedeni ama kalbi uzaklardaydı. önce düşüncelerimiz sonra gözlerimiz çarpıştı. aniden düşünce dünyaya kaçtık sonra birbirimizden. her şey birdenbire oldu. orhan veli'yi severim.

*taa iki bin altı eylülünde yazdığım yazının bugüne, düne hatta yarına da "cuk" diye oturması şaşırtmıyor artık beni. hem olur öyle arada.

*akdenizli kadın diye enstrümental bir şarkı. o kadar güzel ki şu an radyomda. sevdiğinin gözlerinde kaybolmak gibi.
.
hasan cihat örter - akdenizli kadın

3.05.2011

kaybedenler kulubü (2010)



- kadınların özelliği ne biliyor musun? seni sen yapan özelliklere aşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar.

1.05.2011

bazı şeyler

& fark ettim ki şarkılarda bazen hiç dikkat etmediğim sözlere filmlerde çok ama çok dikkat ediyorum. ve sanırım replikas diye bir bölüm de bu yüzden var devrik günlüğümün sağ yanında. dün gece izlediğim kaybedenler kulübünü düşünürken düştü aklıma bu durum. kim, niye, ne dedi bu film için bilmiyorum. zaten umrumda da değil açıkçası. iyi kötü çirkin güzel her neyse. beğendim ben. bazı cümleleri aklımda kaldı her filmde olduğu gibi. bir replikas da bunun için yapabilirim mesela. belki sine frikik bile yaparım. sanırım zaman. sadece birazcık zaman. oysa ne güzel şarkıcımızdın sen sezen abla!. şimdi candan var. sıla ve hatta model! ne zormuş bitsin demek, hala severken seni...model diyorum çok güzel söylüyor...

% hala yeni bir şey yok usta. ne olmasını istiyorsun dersen verecek cevabım da yok. ama işte rutin, sıkıcıdır. düşünsene iş değiştirmelerim bile rutine bağlandı. o kadar patron, iş arkadaşı, çanak çömlek bardak masa, lcd bilgisayar, döner koltuk, sarı dolmuş, tren, otobüs, vapur, metrobüs ve dahi yolcularını bile değiştirdim bana mısın demedi. bu ne biçim son böyle!

* iş dedim de; burada da lüzumsuz kişilere kızıyorum çokça yine. kızmamak gerektiğini biliyorum ama lüzumsuz ve sinir bozucular işte. ve benden bile ukalalar düşün artık gerisini sen. yalnız ustam bu durumun iyi olan tarafı şu ki, eve gelince hatta servise bindiğimde unutuyorum bu lüzumsuzları.(şimdi evden yazdığıma bakma. kayıt altına alıyorum. mesela bu çok bilmiş iç sesime de kızıyorum usta. açıklama yapmak zorunda bırakıyor ya beni. uyuz oluyorum. çok adi bir iç sesim var benim. bu da kayıtlara geçsin.evet) ne diyorduk; işte olan işte kalır evet. lakin işte evdeki sıkıntı ayrı. ev sahibi aradı çıkın diyor oğlu gelecekmiş mezopotomya'dan. ama onu da çözdüm. sabah işe giderken evdeki sıkıntıyı değil ceketimi alıyorum sırtıma. evde olan da evde kalır. gördüğün üzere şu sıralar sıkıntılı bir hayat yaşıyorum. ama dert etmiyorum. yazıyorum.

? sonra geçen akşam serviste bu yaşıma değin maddi şeylere biraz olsun değer verip biraz hırs ve kendime dünyalık bir kaç şey yapmadığım için kızdım. hatta ve sanırım üzüldüm de. hemen akabinde böyle bir şeye üzüldüğüm için üzüldüm ama. bu ben olamazdım. hangi bendim. bilmiyorum?

+ ve yine hangisiydi şimdi tam hatırlamıyordum ama yağmurlu bir gündü. sabah mahmurluğunda işe yürürken bir salyangoz kaldırımın tam ortasında öyle hareketsiz duruyordu. ezilebilirdi gelip geçenler tarafından. o sırada waldeck-memories çalıyordu. tereddüt ettim ama aldırış etmedim hızlıca yürüdüm. şarkı bitti. geriye döndüm. salyangozu kaldırımın ortasından biraz da güçlükle aldım. yapışmıştı sanki yere. gitmek istemiyor gibiydi. ama koca ayaklı biri tarafından öldürülebilirdi. çimenlerin arasına bıraktım. o gün bugündür düşünüyorum. onu ordan kaldırmakla iyi mi yaptım acaba?

] şimdi anımsadım da sevmediğim matematik dersinde en sevdiğim işaretti bir zamanlar kapa parantez. hey gidi!

= bir durak dolusu insan hepsi kuzeye bakıyorlar. sanki godot'u bekliyorlar. baharın yine gelmediği kasvetli bir perşembe sabahı.

! hani ne zamandır duymadığın bir şarkıdır. öyle ki önemlidir yüreğin için. daha girişinden tanırsın şarkıyı ayak sesinden tanıdığın bir yakının gibi. önce acı bir gülümseme. sonra hüzünle karışık değişik bir duygu işte. kalbinde hem genişleme hem de bir sızı bırakan cinsten hani. salı sabahıydı sanırım!

^ telefonumun internetinde bir radyo kanalı buldum ki evlere şenlik. çok sevdim. yıllardır beklenen sevgili gibi sanki. her telden müzik var. tam istediğim gibi. internet yayını nedeniyle bazen takılsa da severek dinliyorum şimdi. radyonun ismi ankara çağdaş sanat radyosu. frekansını bilmiyorum. gogıla yazınca çıkıyor. ben sevdim. herkes sevsin.
.
waldeck - memories