30.04.2011

aysel git başımdan

kimi bahar geldi dedi bugün, kimi yaz 
öğle sonrası açan güneşe aldanarak 
oysa bana sorarsan gelen sadece mayıs
düşündüm de geçen sene tam da bu vakitler iyi değildim ama güzeldim!
hem hatırlıyorum dün gibi.
evet evet eski yazılara bakmaya gerek yok 
misal şu an yanı başımda duran tomris uyar'ın gündökümü vardı yine.
ve barbaros bulvarından beşiktaş'a inerken türlü düşünceler kafamda.
hafız aramıştı, takma kafana demişti
ama takıyordum.
sonra marmara denizi. bir adet vapur kenarı ve yanında nefis bir de rüzgar.
ve özgür kuşlar.
ve tabi ki o kadın. yeşil gözlü, parlement mavili kadın. 
ben beynimi, o ise tırnaklarını kemiriyordu.
iyi değildim ama güzeldim.
peki ya şimdi?
şimdi de!
hem bana sorarsan sevgilim gelen sadece mayıs.

24.04.2011

jehro

can sıkıntılarımı bir araya toplayıp tesbih yaptığım bu pazar öğleden sonrasında jehro dinliyorum yine. along the river. sanırım bir hafta oldu tutulalı. sözlerinin anlamını bilmiyorum. merak edip sormadım da gogıla. ama hissettirdikleri önemli değil midir zaten? hem yaşamdaki her şey de böyle değil mi? hissetmek! tutkuyla sevmek. bir şarkıya takılıp kalmayı ve mesela yüzseksenaltı defa üst üste dinlemeyi seviyorum ben. acayip bir tat veriyor işte şimdi bu şarkı bana. geçmişimden ve geleceğimden fragmanlar sunuyor sanki zihnime. hiç tanımadığım bir amatörün flickr fotograflarında geziniyorum amaçsız ve yorgun şimdi mesela. ve fonda yine jehro. ve bugün pazar. önemli bir şey yaptığım yok. düşünüyorum sadece. ne zaman bitecek diye. ve jehro dinliyorum. walk along the river.
evet.
.
jehro - along the river
.

15.04.2011

bi'şeyler

deniz otobüsünün saatine bakmamışım. kırk dakika beklemek zorunda kaldım. aslında hazırlıklı olurdum hep. eskiden planlardım tüm adımlarımı. şimdi plansız yaşamaya çalışıyorum. olduğu gibi. olduğu kadar. piyangonun bana vurma ihtimali gibi. ne çıkarsa bahtıma hesabı. misal 40 dk. bekleme çıktı bu akşam işte bakırköyde. sigara içmiyordum ama temiz havaya ihtiyacım vardı. soğuk ve yağmurlu olmasına rağmen dışarı çıktım. iliklerime kadar üşüdüm. titredim bile. ama nasıl güzel geldi. ön tarafta bekledim soğukta ve çiseleyen yağmurda biraz. boğazı, denizi yüksek binaları, göz kamaştıran ışıkları izledim. rüzgarı, boğaz havasını hissetim derinlerimde. uzaklara, çok uzaklara gittim! ayakaltında dolanan kedileri izledim sonra. ve biraz da sigarasını dertli dertli tüttüren kadın ve adamları.
sonra çok üşüdüm. içeri girdim.
yağmur hala yağıyor. allah için güzel de yağıyor.
kadıköydeyim şimdi. evimdeyim bir nevi...

***
fransızca olan hiç bir şeyi sevmezdim evvelden. şimdi her şeylerini seviyorum. sanatsal ve kültürel anlamda elbet. yoksa sarkozy mi haşa!

****
düşünüyorum da bazen, bazı kişi ve olaylara gereğinden fazla anlam yüklüyorum. oysa rahat ve gevşek bıraktığımda her şey çok daha kolay ve güzel oluyor.

***
fransızca dedim de usta, birilerinin karşılıksız bir şey sunması insana ne güzel bir duygudur değil mi? o'nu kıskandım mesela bana bu karşılıksız hediyeyi verirken. günler hatta haftalardır aradığım fransızca şarkıyı bulup çıkardı ya samanlıktan tıpkı bir iğne gibi. ne diyeceğimi bilemedim. sadece teşekkür ettim. ve ama soha ne güzel, ne içten söylüyor ; c'est bien mieux comme ça.

***
cemal süreya'yı soy adındaki y'lerden birinden tasarruf ettiğiyle tanırdım da bu kadar "deli" yazdığını bilmezdim. şiirlerini okudum da sevda üzerine kelam etmemeye karar kıldım!

***
ne kadar çirkin olursa olsun, güneş gören binalar bir başka güzel görünüyor gözüme. dahası güneşin değdiği her bir şey öyle. mucize değildir de nedir bu? ama baharın kokusu hala yok usta. özledim!

***
imkansız görünen bir sürü hayalim var mesela benim sevgilim. en az senin kadar! onlara inanmak,bağrıma basmak ve dahi koklamak, hissetmek sonra. ama işte tüm imkansızlığımla seviyorum seni.

***
bir yayıncı olsam ve yolda ya da dolmuşta düşürülmüş piti kareli not defterimi bulsam mesela. yazılanları çözmeye çalışırdım önce. çözemeyince de sinirlenip çöpe atardım. ama sonra sahibini düşünür, üzülür okuyamasam da çekmecemde saklardım yıllarca. evet yapardım bunu. yayıncı olmasam da yapardım.

***
ve işte o piti kareliye not aldığım bazı notları beğenmediğim için buraya almadım şimdi.
belki daha sonra.
.
soha - c'est bien mieux comme ça

4.04.2011

dilek

bu akşam iş dönüşü, dolmuşumuz kırmızı ışıkta beklerken, hemen sağımdaki durakta  iki genç sevgili tartışıyorlardı.
oğlan, kıza ne yaptıysa artık. (dolmuşun camından anladığım kadarıyla) "giitt istemiyorum" diye haykırıyordu kız
çocuk dokunsan ağlayacak, gözler dolu dolu
kız zaten ağlıyor.
sonra yeşil ışık yandı hareket ettik.
onlar neye erdi bilmiyorum.
ama biz böyle olmayalım sevgilim.

2.04.2011

itetariton-13

cadde trafiği, cumartesi günü ve yağmur yoğunluğunda her zamankinden yavaş akarken torpidodaki boş bir limon şişesine bakıyordum o sırada. uludağ limon. hayatım boyunca sanırım bir kere içmiştim. beğenmiştim de ama niye içmedim daha sonra bilmiyorum. taksi dolmuşumuzun sileceği demirkubuz'un sinir bozan kendiliğinden açılan kapıları gibi homurdandıkça, yağmur şiddetini artırdıkça, dolmuştaki ağır hava daha bir çöküyordu üstüme. çok film seyretmek ya da zeki demirkubuz'un yönetmenliğini beğenmekle direk ilgisi var mı bilmiyorum ama bu sarı dolmuşlar her seferinde sanki film setiymiş gibi geliyor bana. bu ıslak cumartesi öğleden sonrasında da aynısı oldu işte. lakin içeride sinir bozan sessizlik vardı radyodaki efkarlı şarkıyı saymaz isek. ah evet! arada sinir bozucu homurtuyla çalışan silecekler ve bazen dışarıyı görmemizi engelleyen buğulu camlar sinir katsayısını sabit kalmamasını sağlayan yardımcı etmenlerdi. sonra yine ön cama vuran yağmur tanelerinin arasından gözüken kırmızı stop lambaları, yeşil trafik lambaları. bir türlü akmayan trafik.
sanki bir deney grubu gibiydik. yahut bir kısım tutuklu ya da zorla bir yere götürüyorlardı bizi. mutsuz neşesiz bir topak insan yumağı idik görünüşte. içerideki ağır havayı anlatamam. yaşam belirtisi veren tek insan şoförümüzdü. o da vites değiştirip arada gereksiz yere kornaya basıp, sıkışan trafiğe, yarım metre daha ilerlemeyen öndeki aracın şoförüne el kol hareketi yapmasa, değişik bir bilim kurguda rol aldığımıza yemin edebilirdim. limonlu gazoz gibi alaturkayı da dinlemeyeli uzun zaman olmuştu. sanırım olric'in gittiği günlerde dinlemiştim en son. ama dinlemememin olric'in gitmesiyle yahut olric'in gitmesinin alaturka radyoyla hiç alakası yok. tamamen tesadüf.
neden sonra bu ağır, neredeyse çıldırtan sessizliği hoş bir melodi sesi bozdu. arka sıramda, sesinden 20-22 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir genç kız , on beş dakikalık ağır sessizlikten intikam alırcasına, bağırarak telefonla konuşuyordu. rahatsız olmuştum ilkin ama az önceki boğan sessizlikle kıyasladığımda tercih ettiğim bir durumdu aslında. annesiydi telefonun öbür ucundaki. yağmurdan felaket diye bahsettiğinde üzüldüm ama . bereket, rahmet olmanın dışında en sevdiğim doğa olayıydı çünkü yağmur. o beni ben de onu seviyordum. kardan bile çok sevdiğimdir evet. ama kış ve bahar güneşi ile bir tutarım yine de. o derece. ve mesela sırf bu yüzden taksi veya dolmuşla alacağım onbeş dakikalık mesafeyi yürüyerek biraz da nostalji yaparak yürüdüm öğle üzeri. anılarım depreşti. ilginç bir deneyimdi aslında. eski iş yerime daha önce sıkıntı çekerek, oflayarak geçtiğim yerlerden garip bir tat alarak yürüdüm. anlamaya çalışmadan. irdelemeden. bazen şimdiki zamanı , anıları düşünerek bazen de. hüzünle karışık bir mutlu olma haliydi içimdeki.
ve kafka'nın milena'ya dediği gibi bu amansız yağmurda insanın tek mutluluğu belki de yabancı bir çevrede olmasıydı. trafik hala yavaş akıyordu yağmur ise aksine tüm hızıyla çelimsiz ve çirkin sileceklerle yarışıyordu. ve hala ergen kızımız tüm sesleri bastırıyordu. konuşması bittiğinde, sanki diğer yolcuların telefonu da bu anı bekliyormuşçasına tek tek inanılmaz bir tesadüfle ve de sırayla çalmaya başladı. telefonu çalmayan iki kişi şoför ve bendik. ve hepsi de başrolü yağmura vermişlerdi senaryolarında. ne yazık ki ergen kızımızda olduğu gibi hepsinde de "kötü adamı" oynuyordu bugün yağmur! yağmura bu kadar kızdıklarına mı üzüleyim yoksa içerideki ağır havanın dağıldığına mı yanayım derken ineceğim yere geldik. eski günlerden kalma alışkanlıkla hem durakta indirir misiniz deyip hem de durağı işaret parmağımla gösterdim kaptana.
..
eve dönüş yolunda beyaz bir doblo birbirini tanımayan bir erkek ve bir kadını yolun her iki tarafında ıslatarak çıldırttı. bir senelik beddua aldığından eminim. ama insan şoförler de vardı mesela. hem de kaldırımsız yolda yeşil bir opel astra, oldukça yavaş geçti yanımızdan. arkasından teşekkür ettim. 10 yıllık duaya bedeldir belki. ve sonra iki kişinin geçemeyeceği dar kaldırımda karşılaştık güzel bir sarışınla. bir elinde yeni moda şeffaf şemsiye öteki eli cebinde. öz güven everest'lerin tepesinde. bana doğru geliyordu işte. reklam filmi çekiyorduk sanki. ya da fransız draması. fonda hüzünle karışık ama coşkulu bir fransızca şarkı hayal ediyordum o sırada. lakin gerçekler biber gibiydi. kulağımda yaşar'ın daha önce hiç dinlemediğim yine de çok hoşuma giden bir parçasına fit olmuştum. ama sarışın çok güzeldi. laciverte çalan, çok şık bir montu vardı. on metre kadar kaldırımın bir buçuk kişinin geçmesine izin veren en geniş yerinde centilmeni oynayarak, geçmesini bekledim. yine de matrixvari hafif yan dönmek zorunda kaldık ikimizde. sanırım nizami şarj seviyesinde temasta da bulunduk birbirimize. istemeden elbet. ama rüzgar gibi geçtik birbirimizin yanından. yağmur çok hızlı yağıyordu. başımı döndüren kokusu muydu yoksa bu hızlı geçiş mi derken. bir yandan da sıcak kahvem, nefret ettiğim o sigara özlemi eşliğinde tüm bugünü yazdığımı düşlüyordum.
ve mutluluk yolsa şayet, o yolda bugün oldukça yürüdüm ben usta. aslında iki cumartesidir tanımlanamayan bir sıkıntı oluşuyordu sabahları. ama sonra ve mesela bugün bu inanılmaz trafiğe, cumartesi kalabalığına, sıkıcı sabah toplantısına rağmen güzedi işte. ve hala devam ediyor güzellik. bitmedi de.. iterationların isim annesi neden sonra ziyaret etmiş. selam etmiş. nasıl sevindim o bile bilmiyor. gerçi ona da söyledim az önce. artık biliyor.
kaç zamandır buralarda bazen mutlu insan rolü yaparken ve içim japon nükleer santrali gibi kaynarken, bir dosttan, hem de hiç beklemediğim bir an da iki satır da olsa mektup almak...
güzel şeyler bunlar.
çok güzel.
hayat güzel aslında.
yağmur da öyle.
hatta bugün, istanbul trafiği bile.
hayır hayır, tüm bunlar ne bir film ismi ne de repliğidir!
normalde bu yazı burada biter.
evet.
.