27.02.2011

meselem

yazdıklarını çok seviyorum diyorsun
ama işte sorun da bu ya sevgilim;
kimi senin gibi salt yazılarımı sevdi
kimi gözlerimi
bazıları beynimi
bazısı sadece sözlerimi
ama isterim ki bir bütün olarak
bir elmayı sever gibi sev beni
günahımla, sevabımla, sevincimle ve hüznümle
kurtlarımla içimdeki

26.02.2011

hayat gerçekten tuhaf usta. kargalar falan. sen hiç intihar eden karga gördün mü? ya da eşek gibi komik komik anıran karga. az önce gördüm ben. eşek gibi anırdıktan hemen sonra resmen boşluğa bıraktı kendini aptal karga. bir iki metre tepe taklak gitti sonra toparladı manyak herif! ulan resmen yüreğim ağzıma geldi. sonra şu çamlıca'nın tepesi antenlerle falan çok çirkin diyorum ya iki de bir. ama yokluğunda arıyor be insan usta. misal bu sabahki karla karışık pusta göremeyince bu çirkin antenleri ve dahası tepeyi, bir tuhaf oldum böyle. zamanla demek ki çirkinliklere bile alışıyor daha bir kanıksıyor insanoğlu.
ununu elemiş eleği asmış ihtiyarlar gibiyim bu sabah. ofisin en arka odasındayım. soğuk oda, ısınmıyor dış cephe rüzgarı direk alıyor. kuzey cepheyiz sanırım. şu hayatta zaten ne bu güney- kuzey cephelerini anlayabildim ne de eskihisar'la topçular iskelelerini! ikiz kardeşler gibi hep karıştırırım. ama işte bunları düşünecek, aklımda tutacak ne yerim ne de zamanım var. çok önemli işlerim var zira. mesela kaç gündür içimi kemiren sıkıntı gibi! nezlenin çaresini bulamamışlardı sanırım bilim adamları. bir de bu sebepsiz can sıkıntısının. bir an evvel bulsalar çok iyi olacak.
kalorifere iyice yapıştım şimdi. elimdeki işi bırakıp, sıcak bir kupa çay aldım boş kalan elime. kah boş parkı ve kargaları, kah sokağı izliyorum. burasının zengin bir muhit olduğunu, ne insanlarından ne kedilerinden, sokağa giren birbirinden lüks ve son model arabalarından anlıyorum. öyle ki değil vasat altı, orta halli bir model bile göremedim on beş dakika kırk üç saniyedir. dolayısı ile yaya da çok az. ama işte, kırmızı mantolu, hüzünlü adımlı ve fakat mağrur duruşlu o kadın yok mu. işte bana tüm bu tekrarı yaptıran. akrep olmalı kesin. olmasa da fark etmez. yazıyorum ya yeniden!

25.02.2011

kufurbaz

şimdi boktan bir şirketin, boktan bir odasında, bok gibi bir floresan ışığında
rakamlarla dans ediyorum usta. ve gün ışığı bana çok uzak. sen de seksengündedevrialem, ben diyeyim denizler altında yirmibinfersah.  o derece uzak.
üstelik hava da kapalı. ve yağmurlu. ama şimdi havaya uygun bir parça çıktı müzik çalarımda.
besame mucho diyor kadife sesli bir sanatçı. hey gidi sezen cumhur.

dedim ya camlar, günışığı fersah fersah  uzakta.
ve ben orta yuvarlağın ortasındayım sanki. iki yanim dar koridorlardan mutevellit ve durmadan insanlar gelip geçiyor cunku. bazı ben onlara bakıyorum arkalarından, bazı ve çoğu zaman da onlar bana bakıyor.
içerideki maymunum bir nevi!
hayır sirk maymunu olmak sorun değil. en azından ona fındık,
fıstık, muz falan atıyorlar ve bir amacı var onun. burada ise trene bakar gibi bakmaktan başka bir
şey yaptıkları yok. çay bile vermiyorlar amk..  heyhat self servisi icat edeni seveyim!
üstelik havası gibi buz gibi soğuk insanlar. kızları da kazulet gibi,  hiç güzel değil hem.
oysa günde on bardak çay içmeden  uyuyamam ben.
hem aslında mesele maymun olmak olmak değil. hayatın adaleti hiç değil.
 mesele keser ve sap meselesi usta.
 bu keserin sapıyken de başıyken de döndüğünde ders alıyor musun almıyor musun anafikrimiz bu.
yoksa daha önce demiştim hayat aslında çok adil.
cunku ve hep kıçımız sıkıştıkça sarıldığımız o şartlar denen vahim şeyi oluşturan bizlerden başkası da değiliz biliyorsun değil mi?
heh şöyle dürüst ol canımı ye!

misal daha bir kaç sene öncesinde buna benzer; turnikeli, çok katlı plazaların içinde
"içerdeki maymunlara" bakan bendim. şimdi içerdeki maymunum!
döndü işte bir şeyler. heyhat!
bu arada filtre koymuş ibneler. internete giremiyorum. kısaca; otur mal gibi çalış diyorlar..
ama bilmiyorlar ki... beyaz bir word sayfası, deva her derde.. hatta kağıt kalem
olmadı sadece bir kalem bile yeter.... yazacak yer nasılsa bulunur.
köleysek de bir yere kadar birader. ama en güzeli vördped! onu bilir onu söylerim.
hem çoktan yazdım bile işi gücü siktiredip.
ve şimdi.
ben rakamlara, rakamlar bana bakıyor..

hadi interneti kestiniz bari çayınız güzel olsaydı ibneler..
kahveniz zaten yok.
uykum geldi amk.
.
.

23.02.2011

bi'cisim yaklaşıyo..

tanımlayamadığım bir his var içimde üç gündür. çarşamba, salı ve pazartesi. zihnimi ve içimi çepeçevre saran. aslında çok da şekilsiz, tanımsız değil. emin değilim ama yine de. bunca yıl değişik ve istikrarsız aralıklarla vurup giden bir duyguya benziyor. ve üç gündür benle yatıp benle kalkıyor hatta çalışıyor bile. bu yere, buralara ait olmadığım hissi gibi sanki. yabancılık ve yalancılık hissi belki! yahut çekip gitme isteği. uçmak bazen. ya da bu kış günü sıcak herhangi vesaitle kilometrelerce ama oldukça uzun, o kadar ki ölçülemeyecek kadar uzunluktaki bir yola çıkma isteği kalbimi üşüten bu soğukta. peki, neden böyle? bilmiyorum. havadan mı acaba? sudan ya da! kapalı ve yağmurlu istanbul havası mı? sanmam yağmuru severim. çok severim. başka bir şey olmalı. ille de bir sebebi olmalı mı hem? istediğimizden cevaplamaya başlayacağımız sorular. belki de cevapsız. çoktan seçmeli yahut. teksir kağıdına basılı bir hayat mı yoksa yaşadığımız. peki ya dinlediğim şarkılar olabilir mi sebebi usta? yahut izlediğim filmler. ha? amma ve lakin onları da severek dinliyor ve izliyorum. hem bu derece ruhsuz ve mutsuz, hissiz ve karamsar olma sebebi olabilirler mi? yok hayır değil. peki ya işe gidip gelmelerde okuduğum kitaplar? henry miller? yok canım daha neler.
ne peki? mesela şu karşı balkonda oturmuş yağmuru ve sokağı izleyen adam ölümü bekliyor gibi sanki. amaçsız. ve de ruhsuz. hayatta mı değil mi belli değil. arada hareket edip başını sağa sola çevirmese mumyalanmış bir insan eskisi diyeceğim. işsiz, emekli, aylak bir eş, baba, kardeş,....
ben de bu yanda çalışarak bekliyorum. ama o adamın beklediği değil beklediğim. başka bir şey bu. nasıl anlatsam. iki resmimiz arasındaki tek fark ne peki? yağmur tüm ahmak ıslatıcılığı ile yağıyor. metreküpü belirsiz bir suyla dolduracak şimdi barajları. ama işte kar bir yağsa mikroplar kırılacak. sahi cemre neye ve nereye düştü şimdi ilk olarak. bahar diyorum, gelsin artık usta!

11.02.2011

boredom

normalde bu yazıyı yazmazdım. hem daha ne kadar yazmazdım bilmiyorum. fakat canım sıkıldı.
canı sıkıldığında kimileri yemeye kimileri içmeye verir ya kendini. bildiğim bazı insanlar var böyle. oysa ben uykudan ve okumadan kesiliyorum sıkılınca. yazıyorum sadece. yeni bir meşgale bulana dek ama. bulamıyorum. bulamayınca sıkılıyorum. sıkılınca yazıyorum. canım sıkılıyor canım diye başlayıp öyle devam eden ve öyle biten bir şarkısı var kayahan'ın. yok hayır bu tembel ve bet sesimle onu söyleyecek değilim sana. hani bilmiyorsan hatırlatayım istedim sadece. yoksa ben göksel seviyorum bugünlerde. sabah güneşine ise aboneyim bu ayaz kış günlerinde. deli etme beni aşk deli etme mesela favori şarkım. can sıkıntısı ile alakası yok tabi tüm bunların. hem sana ne, bana bile hatta. ama aklıma geldi işte . kendisi gibi böyle saçmalatır bazen can sıkıntısı. hatta belki sözünü de yedirtebilir adama. moda deyimle kapak bile yaptırabilir bi tarafına. şimdi mesela kafamı sol omuz başımdan kırkbeşderece yukarı ve altmışderece sola çevirdiğimde gözüme ilk çarpan kitabı, gün dökümünü aldım elime. ve rastgele bir sayfasını açtım. kendime güldüm sonra.
"bir trene atlamak....
bir yoksunluk, bir kendi başınalık, bir baba, bir sığınak özlemi. ve çetin koşullarda yiğitlik gösterememe korkusu..."
acı bir tebessümle kapattım kitabı.
hala göksel çalıyor müzik çalarımda çünkü. ve ben hala sıkılıyorum. doğal olarak yazıyorum da. depresyonda olmadığımı varsayıyorum üstelik. ve oysa başka şarkı ve şarkıcılar mevcut müzik çalarımda. inadına canım sıkılıyor. göksel çalıyor ve ısrarla. bildiğim bazı insanlar var böyle belgesel severken bulmaca çözen. yerlere tükürmeyen ama girilmesi tehlikeli ve yasak olan inşaatlara giren maceracı tipler.
can sıkıntısı dörde ayrılır sebepli, sebepsiz, yerli, yersiz. sonuçta hepsi aynı kapıya çıkıyor. yiyip, içip, yazdırıyorlar adama. bildiğim bazı insanlar var böyle. hayatı sanki cam bir fanus içinde yaşayan üstelik kitap ve filmlerdeki gibi yaşanacağına inanan "saf" insanlar.
bildiğim bazı insanlar da var ki onlar hiç sıkılmazlar.
çünkü onlar yaşamıyorlar!
.
kayahan - canım sıkılıyor
.


10.02.2011

baş harfi ben

modadan bahariye'ye iniyordum. sıla o iç burkan sesiyle oluruna bırak derken yaktım ilk sigarayı. tam on üç ay sonra belki de on iki. tam hatırlamıyorum şimdi. artık pek çok şeyi anımsamakta güçlük çekiyorum. tıpkı bu öğlen bahariye'deki o esnaf lokantasından çıkarken garsonun peşimden koşup verdiği para üstü gibi bir çok şeyi unutur oldum. oysa ki fillere taş çıkartan hafızam ve kafamla övünür böbürlenirdim kısa zamana dek. sigara diyordum evet. daha düne kadar çok sevdiğim birine nasihatlar edip ukalalıklar yapıyordum sigaranın lanetliği, bokluğu üzerine. ama işte şimdi aynı boku ben yiyorum usta. bu ne yaman çelişki böyle? amma ve lakin hayatın kendisi çelişki değil mi zaten? bir yanda ölüm, öte yanda yaşam. ama işte ve sanırım en kötüsü de yaşarken ölmek!
bu sevda işlerini beceremiyorum ben be usta.
bulantıma ve bunaltıma her zaman deva olan bahariye bile kesmedi beni ne sabah ne de öğlen saatlerinde üç defa arşınlamama rağmen yollarını. iki bin dokuz mayısında muharebe kaybetmiş komutan gibi yeniden doğrulup devam etmiştim yoluma. lakin artık savaşı kaybettiğimi sanıyorum usta. yorgun ve hep kaybeden. hem niçin ve kim yazar ki? ve neden ben bu boğucu günde yarama basılan tuz misali tekrar tekrar okurum süreyya sinemasının yan duvarına spreyle yazılı kaybedenler kulübünü. kaderin mi kendimin mi bir oyunu bu bana. ya da o eczacı esmer güzeli neden baktı bana öyle. hiç mi kaybetmiş bir adam görmedi? tuhaftı işte sanki bir şey diyecekmiş gibi baktı. hatta bir adım atsam beş adım atacak gibi doğruldu şöyle bir. ve sonra o iki serseriye takıldı gözüm dikkatim dağıldı. bana bakıp bir şeyler konuşuyorlardı. ben onlara onlar bana. ısrarla bakışıyorduk ki. meğer arkamdan gelen aston martinmiş dertleri. lakin benim asıl derdim ne eczacı güzeli, ne aston martin ne de 12-13 ay sonra sardığım tütün. sabahtan beri beynimde dönüp duran eski bir şarkıydı. tabi ki salt şarkı değildi, şarkı ile beraber kafamda dans eden tilkilerimdi. fakat neden sonra unutmuştum ki nazım hikmet'in pirayesinde yer bulamayıp bu soğuk kafeye geldiğimde içeride ilk çalan şarkının sabah beri kafamda dönen şarkı olması nasıl bir tesadüf, kader ya da başka bir şeydi. dahası daha iki gün önce aynı şarkı üzerindeki başka tesadüflerin, yaşanmışlıkların buğusu dimağlardan henüz silinmemişken. ve dünüm ve bugünüm neredeyse bu şarkı üzerinde yuvarlanırken adeta. hayat mı yoksa biz mi tuhafız bilemiyorum usta. ama işte adı lazım değil baş harfi benim!
ah evet asıl olayımı söylemeyi unuttum. bugün akşam üstü işten kaytardım üstelik yetişmesi gereken bir dolu işim varken. fakat ne çalışacak, ne okuyacak halim vardı. ilk fırsatta kirişi kırdım ben de. uyumak, sadece uyumak istiyorum şimdi.
bahariye,16:57 şubat 2011

9.02.2011

clichy'de sakin günler

kargo şirketinin beceriksiziliğinden dolayı geciken henry miller kitaplarım nihayet geldi. hani okumak için can atmıyordum ama yine de kızdım bu beceriksiz lojistiklere. istanbul içine iki günde kargo. neyse, cırtlak turuncu renkli clichy'de sakin günler dikkatimi celbetti ilkin. sanırım bugünlerde ihtiyacım olan tek şey sakinlik benim de. powertürk şarkıları canımı yakıyor şimdi. radyo eksen şifa ama. ve kitabı okumaya başladım ilk sayfasından. ikinci sayfaya geçtiğimde dank etti kafama. yetiştirmem gereken geri zekalı bir sürü işim vardı. ani bir refleksle kapattım bu çok eski yıpranmış kitabı. bir karar aldım. artık çok mecbur kalmadıkça yeni kitap almayacağım. bilmiyorum bu eskimiş, yıpranmış ve yaşanmışlıkları olan kitapları, onlara dokunmayı seviyorum galiba. kokuları mesela daha hoş geliyor. bu kitabı ilk alan kişi istanbul 1993 diye not düşmüş. kim bilir nerede, hangi haleti ruhiyede aldı da o notu düştü üzerine. belki de bir sevdiğine hediye edecekti bir süre sonra. ne oldu da sahafa düştü bilinmez. düşündüm de biz insanlarda bu kitaplar gibiyiz aslında. okunuyoruz ve savrulup atılıyoruz bir kenara sonra. ve bir başka kişi alıp okuyor sonra bir başkası sonra..... ya da tam tersi okuyoruz birini, atıyoruz sonra başka birini buluyoruz. daha sonra başka birini. ne çok ve ne çabuk tüketiyoruz oysa. işte buna benzer şeyleri de düşünmemi sağlıyor bu eski kitaplar. hatta bugün yazmaya hiç halim ve mecalim yokken oturdum blog yazıyorum onlar sayesinde. uykusuzluk diğer miller kitabının adı ona da baktım şöyle. ve enteresan bir kitap o da. çabuk bitecekler sanırım. öyle işte. şimdi çalışmam lazım. belki akşama devam ederim kaldığım yerden yazmaya. belki de etmem. bilmiyorum ne olacak. sıkıcı bir gün aslında. çok sıkıcı. bunaltıcı bir de. üşüyorum da üstelik. istanbul, 2011 şubat

6.02.2011

pastırma şubatı

evet yalnızlık bazı zamanlar güzeldir. lakin işte kötüdür de çoğu zaman. hele ki böyle bir pastırma şubatında. ve tüm ihtişamı ile salınan kış güneşine sahip bir pazar sabahında. sebep arar mesela döner durur insan. pazartesi aldığı giysiyi pazar sabahı değiştirme histerisine bile kapılabilir hiç yok yere. asıl amaç nefes almaktır ya da alkım'ın önündeki o kadın gibi güneşle raks etmektir. yahut henry miller'ı ilk kez bugün ve gerçekten okumak istemektir.
nihayetinde ne olursa olsun, yaşamak lazım sevgilim. yaşamak, tatmak ve keyif almak.
evet. hayat herkese hem iyi hem kötü davranmıyor mu zaten?
ama işte bildiğim tüm sahaflarda ve iki yayınevinde istediğim miller kitabı yoktu. lakin dönüşte dünya güzeli iki göz ve çok güzel gülen bir yüz gördüm. hayat tuhaf evet, buna itirazım yok. adil mi bak o tartışılır!. ama benim derdim kendimle... misal tam o sırada miller yok bukowski verelim mi abi der gibi gözüme çarptı "pis bir moruğun notları"
ve o çok güzel kadın çirkin bir adamın omzuna koydu başını dönüş yolunda. yıllar önce çok değer verdiğim bir insan salla gitsin demişti de sallamış ve okumamıştım hiç bukowski'yi... güneş mi yoksa kadın mı daha parlaktı çözemedim. başkalarının sözüne gelip iş yapan biri değilim normalde ama işte o gün uslu çocuk olasım tutmuştu, okumamıştım. bir süre bu güzelliği izledim. çok şey kaybettim mi peki okumamakla? bilmiyorum. bildiğim bu yaşlı moruğun arka kapağında beni güldürdüğü sadece... bir vakit sonra fark etti kadın beni ama bir şey demedi. bilakis ben inerken araçtan teşekkür ettik gözlerimizle birbirimize. pazarı harika kılan güneşi de unutmadık elbet. ve şükran dolu bir bakış da yukarıdaki sarışına gitti, kamaşan gözlere inat....
.
ah evet henry miller ya?
miller'dan ümidi kesip paul auster'in okumayı istediğim bir kitabına yanaştığımda içimdeki bay doğru okumadığım bir düzine kitabı hatırlatmakla geç kalmadı. aslında bay doğrudan ziyade çok az kitapta beni içine alan adeta saran o duyguyu bulamam da yarım kalırım kaygısıyla bıraktım usulca yerine "çılgın bruklinlileri." daha sonra bukowski reyonuna pür dikkat takılan atıf yılmaz görünümlü amcayı izledim bir süre. etkilenmiş görünüyordu. ama bukowski şansını iyi kullanamamıştı ya da ben bilmiyorum. herman hesse ve bozkırkurdu'na göz kırpıp internetten aramaya karar kıldım miller'ı daha sonra.

.

5.02.2011

rasimpaşa

katar katar mavilikler rasimpaşa yokuşuna dizilmişler, kavşaktaki trafiğin açılmasını bekliyorlar. insanlar ise karınca ordusu gibi oradan oraya koşturuyorlar. ve ben paramın üstümü cebime koyarken, çok güzel ve genç bir kadının yan gözle beni süzdüğünü fark ettim. bakışını beğenmedim. yoksa bir saniyelik bakışlarına aşık olduğum nice çirkin kadınlar sevdim. rasimpaşa meydanında diyorum; minibüsten inen insanlar kovandan boşalan arılar gibiler. bir huniye tersten girer gibi inceden ve yelpaze oluşturarak caddeye yayıldılar. 6 liraya saç tıraşı yapan kuaförlerin camında brad pitt resimleri, pendik-kadıköy minibüslerinde metrobüse gider yapıştırmaları. ama işte nereden baksan bir tutarsızlık. ahmakça! ve hem o bakışa kimse bakmaz güzelim! ne kadar afili filinta olursak olalım ne kadar dik durmaya çalışırsak çalışalım bir kamburumuz var sırtımızda mutlak. çocukken eğmişler zira. ve seviyorum diyorken mesela biri içten sevmiyordur belki de yahut sevmiyorum derken aslında yürekten seviyordur öteki. ya da yüzümüz gülerken gözlerimizin içi kan ağlıyordur mesela. güneşlidir hava dışarıda ama içimiz karlıdır yahut. ve kalbi üşüyebilir bir insanın yaz ortasında sevgilim! diyorum ki; rasimpaşa yokuşunda güzel kadınlar, mavi minibüsler, canım insanlar, az sağdan gidin!
.

3.02.2011

gizli özne

kuşları hep sevdim.
ve fransızca şarkıları
tren raylarını da sevdim
sonra ispanyol filmlerini ve vapurlarını istanbul'un.
kış güneşini ayrı sevdim.
orhan veli'yi, zarifoğlu'nu ayrı
sonra hayallerimi, imkan-sızımı sevdim
ama
çok
ö
z
l
e
d
i
m.
.
candan erçetin-yazık oldu