10 Mayıs 2010 Pazartesi

gündökümü

her ne kadar kendime bile belli etmemeye çalışsam da üç defa sıçrayan çekirge şayet bugün de sıçrayamazsa boku yediğimin resmi olacaktı. ondan sonra ne yapacaktım bilmiyorum. dersime çalışmamıştım. aslında öğrencilik hayatım boyunca çok tembel değildim. çok çalışkan da. sadece geçmeye yetecek notları almasını biliyordum. ama bu hayat sınavlarında hep çakozluyordum usta. yine öyle oldu. aslında korktuğum değil beklediğim gerçekleşti. şimdi gerçekten bilmiyorum ne bok yiyeceğimi. bugüne kadar beckett amcaya tutunduk, yenildikçe daha iyi yenilmenin yolunu buluyorduk bir şekil. ama oyun bitti. artık gerçekler var.
şimdi bir süredir buraya tutunuyorum. biliyorum ki böyle giderse bir vakit sonra burası da olmayacak. hayat otuzaltı sıfır önde olmasına rağmen hala tam saha pres yapmaya devam ediyor. kenar yönetim benim gibi çaresiz. maçın tamamlanmasını bekliyoruz sanki. ya da bir mucize olmasını.
bir vapurun arka kısmında yapabildiğim tek şeyi yapıyorum.
bunları yazıyorum.
ne skime yarayacaksa. a evet relax tabi ki.
çayın bile en bulaşık sulusu bana geliyorsa. ben böyle aşkın ızdırabını...
neyse niyeti bozmayalım... usul usul yazalım....
hem ne diyor büyük üstad candan erçetin ;
...güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa
çiçekler solup solup tekrar açıyorsa
ben neden aynı kalayım söyleyin bana...

şimdi çantamdan tomris uyar'ın kitabını çıkardım. rastgele bir sayfasından rastgele bir günü okudum. sonra da boğazın, serin olduğunu tahmin ettiğim parlak sularında kendimi kaybettim....

ve hayret! ilk kez bir karganın vapur kovaladığını görüyorum. üstelik simit yahut peynir atan da yok. kesin kayışı koparmış olmalı benim gibi. tentenin üstünde bir yerde kayboldu sonra.

ama en çok beşiktaş-kadıköy arası vapur yolculuklarını seviyorum. neden bilmiyorum.
eminönü-kadıköy yahut karaköy-kadıköy seferleri de aynı olması lazım gelirken üstelik.
aynı deniz, aynı şehir hatları, aynı martılar. ama işte beşiktaş-kadıköy arası yolculuk başka güzel geliyor. kimbilir fark, belki de yolculularından kaynaklanıyordur.
misal,sağ çaprazımda, mavinin en güzel tonunu giymiş, kısa saçlı, minyon ama pek bir zarif bayan tırnaklarını kemiriyor farkında olmadan. ama yazık o güzel ellere.

nihayetinde nazlı bir kuğu gibi süzüldük haydarpaşa önünden kadıköy iskeleye. ağır ve isteksiz adımlarla en son ben indim vapurdan. nereye gideceğimi bilmiyordum. gitmem gereken kapının aksi yönünden çıktım. ne yapacağım konusunda hiç bir fikrim yoktu. yatılı okula verilen çocuk kadar yalnız ve çaresizdim. sadece biraz daha güneş istiyordum. iskelenin hemen yanıbaşında güneşe ve denize nazır sere serpe oturan kızlı erkekli gençlere imrendim o vakit. lakin kıyafetim uygun değildi. hem galiba biraz da utandım. sanırım bu yüzden kalabalığın peşine takılı kaldım bir süre. sonra ruhu okşayan bu mayıs güneşinde oldukça davetkar duran banka oturup gelen geçeni seyreyledim.
.
candan erçetin - elbette
.