10 Mart 2010 Çarşamba

uzanıp kanlıca'nın orta yerinde bir taşa

denize kıyısı olan, kışları sert ve yağışlı geçen bir istanbul ilçesinde çalışıyorum şimdi sevgili.
sorma, ne haldayım. sorma, sonra ben anlatırım.
işe başladığım ilk gün çok üşüdüm. çok da çalıştım öte yandan. ikinci gün hazırlıklıydım çok üşümedim. ama yine çok çalıştım. bana mısın demedim üçüncü gün bu yüzden. şimdi öğle arası bir çay içimi boşluğunda ismini vermek istemediğim bir reklam şirketinin eşantiyon blok notuna karalıyorum. hayır! sadece çay içtim. bazen kahve içiyorum ama sigara içmiyorum. bilirsin nefret ederim kokusundan.
öyle işte. yeni işyerimde böyle geçiyor günler şimdilik. yeni olmama rağmen rutine bağladım tüm işleri ve kendimi. çalışıyorum, yine çalışıyorum, akşama kadar çalışıyorum. işe gidiyorum, eve dönüyorum. aybaşına, para alana kadar devam edecek bu böyle. sonra yine çalışacağım. tekrar çalışacağım. ama ve sanırım en zoru, en hüzünlüsü işe gidip eve dönmeler. hafız zamanla alışırsın diyor ama resmen trenden indim metrobüse bindim. evet. ilk göz ağrım treni özlüyorum galiba. sabah akşam ters yöne gitmenin verdiği avantajla oluşan sakinliği ve dinginliği mi dersin, yoksa adalar ve havarisinin nev-i şahsına münhasır güzelliği mi? yahut adalarla güzellik yarışına giren her istasyonun sabah güzellerini mi? saymakla bitmez fakat en çok da kışları koltuğun yanıbaşından yüzüne yüzen vuran kaloriferin sıcaklığı ile kapı açıldığında yine yüzüne vuran o serinliği özlüyorum. deliler gibi hem de. hafız geçecek diyor. inanmak istiyorum.
bu arada içinden istanbul geçen şarkılar biriktiyorum kendime. lakin bir süre sonra unutuyorum hepsini. yabancı dilim iyi değil hatta kötü bile değil çünkü. bu joy fm'in bana kastı mı var bilmem. daha birini bulamamışken başka bir fransızca şarkıyı dinletti ve sevdirdi bana dün metrobüs sırasında. üstelik bunun da içinden istanbul geçiyordu. yahut istanbul'un içinden bu şarkı geçiyordu. bilemiyorum. ama çok güzeldi.