3 Şubat 2010 Çarşamba

tuz

 trt2 de bir filme rastladım dün akşam. belgesel gibiydi ama basbayağı filmdi. her tarafı hüzün ve keder kokan ama sanki bunu belli etmemeye çalışan yavaş akan bir filmdi. şivelerden anladığım kadarı güneydoğuda geçiyordu. yahut doğu anadolu'da. ortasında yakalamıştım ama kim kimdir, necidir , niye böyle oluyor diye çok merak etmeden sadece izledim. insanları izledim, çevreyi izledim. seslere kulak verdim. nedenini bilmiyorum ama o filmde beni kendine çeken bir şey vardı.
sonra mahallenin hocası girdi araya şöyle bir şeyler söyledi; "güzel veya çirkin diye bir şey yoktur. muğlak ifadelerdir bunlar. güzel de çirkin de bir yanlış anlamadan ibarettir."enteresan geldi bir an düşündüm. haklıydı bir bakıma hoca. herkesin güzel ve çirkin anlayışı farklıydı. göreceli kavramlardı sonuçta. niye bilmem not alma ihtiyacı hissettim bu sözleri o sıra. sonra filmin sonlarına doğru , niye gittiğini bilmediğim bir delikanlı annesine veda edip hüzünlü bir yolculuğa çıktı. ve şuna benzer bir şeyler söyledi otobüsün o soğuk camına kafasını koyduğunda ; "anamı böyle üzgün görmeseydim keşke. ayrılmak zor oldu. abilerimi , şehsuvar'ı , sırrı'yı, meryem'i, salmanı, düşündükçe hepsinin yerini bulduğunu görüyorum. peki benim yerim ne olacak? kaderim neresi olacak?" 

sanırım bizim gibilerin , hep gitmek isteyip de gidemeyenlerin, ya da cesaretini toplayıp her şeyi gözel alıp gidebilenlerin sorusuydu bu aynı zamanda!
yarısını izlediğim filmden zihnimde yer eden en canlı sahne işte bu en sonuncusuydu. sonra da film bitti zaten. ha sahi nasıl da unuttum. hayatın tuzu'ydu filmin ismi.
hayatın tuzu.
evet.
şimdi radyomda yunanca ama hüzünlü bir parça söylüyor sesi funda arar'a benzeyen bir sanatçı.
ve dışarıda kar yağıyor ince ince.
* sahi kar neden yağar?

*gölgesizler

candan erçetin - ben kimim