27 Ocak 2010 Çarşamba

yolcu

hangi ara gelip oturdu karşıma bilmiyorum. gözlerimi açtığımda dar ve şekilsiz üçlü koltuk kombinasyonunun teklisinde sağ omuzu bana bakar şekilde oturmuştu. hem rahatsız olmamak hem de rahatsız etmemek adına benim de çoğunlukla tercih ettiğim yöntemdi bu daracık tekli koltuklara yan oturmak.

ilk bakışta ve yan profilden en fazla yirmi beşinde gösteriyordu. özenle taranmış düzgün siyah saçları, parlak siyah deri montu ve şık jean pantolonu ile bir giyim mağazasının satış müdürü intibası uyandırdı ben de ilkin. iki saniyeliğine yüzünü döndüğünde yaş tahminim de yanıldığımı ama mesleki tahminimde haklı ısrarımı belirtmeliyim hemen. bu trendekilerin çoğunda gördüğüm hüzün ve kederden eser yoktu yüzünde. hayata bakış açısı pozitifti belli ki. günü ve anı yaşayanlardan biriydi muhtemelen. bu yüzdendir ki erkek olsun kadın olsun yurdumuzun o cedit yöneticilerinin suratındaki sert ve ulaşılmaz ifade de yoktu yüzünde. gülmüyordu yüzü belki ama her an gülmeye hazır, dışa dönük konuşkan bir hali de yok değildi hani. e mesleği de bunu gerektiriyor zahir!


lakin çok uzun sürmedi bu sessiz muhabbetimiz! sanki hikayeyi yarım bıraktığının farkında ve biraz da mahcup bir ifade ile ‘izin isteyerek’ kartal’da indiğinde trenden, keyifli bir sinema filminin cuk oturan final sahnesi gibi ajda kimler geldi geçti’yi fısıldıyordu o sıra kulağıma.
.
ajda pekkan - kimle geldi kimler geçti
.

25 Ocak 2010 Pazartesi

kar neden yağar?

belki de o an radyoda sıla söylediği için bu hisse kapıldım. bilmiyorum ama dışarda kar yağarken insanı sonsuz hüznün, romantizmin, sevincin ve yine üzüntünün girdabına sokacak şarkıların son tahlilde yine türk müzikleri olduğuna kanaat getirdim. belki sözlerini anlayabiliyor olmaktandan da kaynaklanıyordur bu. dedim ya bilmiyorum. henüz çıkmışken o girdaptan kar asıl şimdi "kar gibi" yağıyor. geçmiş günlerdeki teşbihlerimi geri alıyorum o yüzden. 
.
sabah erken çıktım evden. ayaklarım buz kesene kadar yürüdüm. evin yakınında bir tane varken yol uzasın diye en uzaktaki fırına gittim. dönüşte berber meto'ya uğradım hem ısınmak hem laflamak için işin doğrusu. favorileri, enseyi düzelttirdim. maksat muhabbetti dediğim gibi. üç metrekarelik soğuktan hallice dükkanda iş bekliyor. "herkes sıkıntıda, krizde ağbi nolcak böyle bilmiyorum. şu yaşıma kadar böyle şey görmedim" diyor. dedim; "olsa bağım bahçem çeker giderim".
"çözüm değil ki ağbi. ordakiler de şaşırmış durumda" diyor.
- tek çözüm var diyorum o zaman. ölüm...
.
dışarıda sıfırın altındaki soğuk bir an da içeri doluyor sanki. meto'nun yüzü kızarıyor. kısa süren sessizlikten sonra "aman ağbi yapma şeytan doldurur" diyor. gülüyoruz. sonra temizlediği enseyi yeniden karartıyoruz.
powertürk'e ne zaman nasıl döndü radyo kanalım bilmiyorum ama değiştirmiyorum frekansı. dışarda sabahtan beri durmayan kar ve peş peşe melankolik nağmeler iyi geliyor sanki hüznüme. sevmediğim halde her gün bu saatlerde içiyorum aynı kahveyi. sanırım bir tür bağımlılık oldu bu bende. aslında çayı daha çok severim. ama işte çay sevgim kadar, tembelim de çok. hazır ve çarçabuk kahve oluyor bu yüzden her daim tercihim. maksat sıcak bir şeyler geçsin boğazdan. ilginç, kahveyi içerken değil de şimdi yazarken aklıma geliyor sigara. ama, hayır içmeyeceğim.
.
uzun süreli olmayacağını bile bile inanmadığım yerlere cv gönderiyorum bir yandan. saydım. tam on yere göndermişim. muhtemelen dördü dönecek. sonra aynı kısırdöngü devam edecek. en az bir ikisini telefonla bilgi aldıktan sonra eleyip kusura bakmayın diyeceğim. bu ne genişlik? bilmiyorum. bilmiyorum. ama şaşmıyorum da kendime. kalan ikisine gidip papağan gibi aynı şeyleri tekrar edeceğim. gerçekten içime sinen bir yer olursa da hemen orada yavşayıp ; "sizi çok sevdim. hemen işe başlayabilirim" diyeceğim. daha önce iki defa yaptım. ikisi de işe yaradı. ama işte davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş. yanılmışım. bekliyorum şimdi. fakat nedense hala şeffaf bir fanusun içinde kapana kısılmış gibi hissediyorum bir yandan. çıkış olmadığını bile bile çözüm arıyorum. her şey bir ışığa bağlıymış gibi hissediyorum bazen. ve ben galiba o ışığı arıyorum.
kar diyorum ne güzel yağıyor!
.
fikret kızılok&edip akbayram - ince ince bir kar yağar
.
.

24 Ocak 2010 Pazar

pazar

pazar günleri radyo eksen'in coştuğunu söylemiş miydim? evet söylemiştim. ama işte her seferinde yazasım, yazdıkça dinleyesim geliyor. az önce geldim dışarıdan. dışarısı dediğim market. üçüncü günde mecburen çıktım temel ihtiyaçlar için. aslında seviyorum market alışverişlerini. belki de yeryüzünde mecbur olup da yaptığım tek güzel şey bu market alışverişleri. bakmayın siz jonas'e söylettiğim "hayat cumartesi alışverişlerinden daha fazlasıdır" sözüne. biliyorsunuz istisnalar kaideyi bozmaz. hem bugün pazar. 
hani merak ediyorum mecburiyetler olmasa dışarı çıkmadan kaç gün kalabilirim evde. bir gün deneyeceğim bunu. ama şimdi değil.evet kar güzel, çok güzel. her taraf büyülü beyazlığa bürünüyor en başta. böyle havalarda karla oynamak hatta o beyaz örtüde yuvarlanmak, soğuğun ve o küçük beyaz taneciklerin insanın yüzüne yüzüne vurması çok güzel. fakat ben en çok yarı donmuş kar kümeleri üzerinde yürürken kırt kırt çıkan o sesi seviyorum. sonra ayazı içime çekmeyi. neden bilmem hem bedenimi hem ruhumu temizlenmiş hissediyorum işte o zamanlar.
.
markette elmaların en kurtluluarını seçtim. öyle demişti çünkü habertürkte bi profesör. aslında boşuna kürek salladığımı, batmak üzere olan gemideki suyu kaşıkla boşaltmaktan öte bir şey yapmadığımın farkındayım. lakin hoşuma gidiyor bunu yapmak. benim için farklı, yeni bir şey çünkü. yıllardır elimin tersi ile ittiğim kurtlu hatta çürük elmaları ayıklıyorum şimdi. bunu düşünürken sanki bir film aklıma gelecekmiş gibi hissettim ama gelmedi. iyi bir senarist ve yönetmen buradan bir film çıkarabilir diye düşündüm sonra. ve kendimi haklı çıkardım dün. iki film izledim. altan erkekli çok iyiydi birinde. öteki bilim kurguydu. pek sevmedim. belki seveni beğeneni çıkar diye adını vermeyeceğim şimdi bilim kurgunun. gereksiz ön yargılara yol açmayalım durduk yerde.
.
ve fil dişi karası nihayet bitti. öyküseverlere tavsiye edebileceğim okunası bir kitap. şimdi tutunamayanlara bir kez daha tutunmaya çalışsam mı yoksa ne zamandır beklettiğim gündökümü'ne mi başlasam diye düşünüyorum. ilginçtir bu havalar tıpkı bir şurup gibi okuma iştahını açıyor insanın. bir kedi gibi kaloriferin peteğine sığınıp saatlerce okuyabiliyormuş insan. hepsi ayrı keyif. muhteşem müziklerin yankılarıyla adeta dans eden pencerenin kenarında sıcak çay elinde dışarıyı izlemek de. yaşama sevinci diyor kimileri buna. ama öyle bir an geliyor ki pırıl pırıl güneşli bir havada aniden çıkan fırtına gibi tıkanıyor, tükeniyor işte her şey. o sebepsiz boşluk hissi yok mu? işte o bitiriyor adamı. ama kar çok güzel yağıyor. en azından karlar eriyene kadar uzak tutabilirim bunu kendimden. ve gelirken düşündüm. kuzey ülkelerindeki gibi aylarca yağsa, yerlerden kalkmasa bu beyaz mucize o zaman da böyle sıkılır mıydım acaba? sanırım evet.
.
nazan öncel - gitme kal bu şehirde
.

21 Ocak 2010 Perşembe

just another love story - 2007




jonas : her şey çok sıradan. ama hayat bir cumartesi günü alışverişinden daha fazlası....

13 Ocak 2010 Çarşamba

boşluk

sıradan hatta koskocaman bir hiç olarak değerlendirebileceğim şu manasız günde yine de yaşanmış bir sürü hikaye aktarabilirim size. ama şimdi ne her gün ağız dolusu küfür ettiğim insan öğüten bankanın kartal şubesindeki bugüne kadar ettiğim küfürleri geri aldıran hoş ve nazik kadından söz edeceğim ne de trendeki harlem sokağının beyaz serserileri kılıklı insan azmanı olağan şüpheliler ile girdiğim göz dalaşından. yukarıdaki kareye beni çeken neydi bilmiyorum. istasyondan çıkmak üzere iki adım inmiştim ki merdivenlerden o görüntüyle karşı karşıya kaldım. hani alakasız zamanda bir kokunun yahut müziğin hafızanızla birlikte tüm bedeninize hakim olduğu o kısacık andan bahsediyorum. sadece o kareyi gördüm. iki basamak geri çıkma ihtiyacı hissettim. geriden gelen yolcuların şaşkın ve meraklı bakışlarına aldırmadan sadece o görüntüye kilitlendim. bu durum ne kadar sürdü bilmiyorum. nuri bilge ceylan objektifinden çıkmış bir portre izliyordum sanki. ama sadece bakmak istedim. o kadar. ilk anda hiç bir şey düşünemedim. uzayan bomboş bir yol. bir boşluk gördüm önce. sonra da kendimi.
ve daha sonra geriye giden adımlarla evimin yolunu tuttum.
evet hepsi bu sanırım.
boş, bomboş...