30.11.2010

kıskanmak

kasım'da bitti sevgilim. buradaki işim gibi tıpkı. tuhaf bir tat var yüreğimde şimdi.
sevinmekle üzülmek arasında..
aşk gibi!
dan in real life filminde demişti ya...
"kalbin hızla çarpıyor, mutlusun ama aynı zamanda hastasın"
işte öyle bir şey. tarif edilmez bir duygu.
garip bir duygu...
mesela bu sabah işe gelirken yanımızdaki toyotanın ön koltuğunda oturan, saçları permalı, esmer kadının rahatlığını çok kıskandım. ters 4 şeklinde bacak bacak üstünde atışını mesela. rahatlığını sonra. dünya yıkılsa umurumda değil hallerini. öyle rahat, öyle kaygısız, öyle dertsiz, öyle tasasız. öyle...öyle işte..
çok kıskandım, bildiğin gibi değil.

29.11.2010

hayâl

dışarıda pamuk gibi yumuşak bir hava. içeride ise gitme havası.
ufak tefek işlerle oyalanıyorum şimdi.
değil çalışmak içeride oturasım dahi yok.
balkona çıktım.
gelen geçene baktım her zamanki gibi. yok hayır bu sefer farklı. veda eder gibi baktım.
beyaz saçlı bir amca cırtlak kırmızı eşofmanlarıyla koşuyor. bir öğrenci elinde kitaplarıyla az ilerideki okuluna koşturuyor. hemen arkasında uzun boylu, sarışın, fit bir hatun kendinden emin ve küçük adımlarla ilerliyor.
sabahkinin aksine güneş var şimdi.
güneşli bir pazartesi daha.
bu öğlen parka gitmek istiyorum. güneş kaybolmazsa şayet.
hemen yanı başımızda zaten.
bu son pazartesim. son güneşli pazartesim bu iş yerinde. bu semtte. bu ilçede.
bu rüzgar, bu ılık şeyler tuhaf duygular estiriyor, ayıp şeyler geliyor aklıma.
aslında çok ayıp değil. hatta hiç ayıp değil. masum, naif istekler.
bu rüzgar, bu hava, bu pazartesi.
güneş bulutların arasında şimdi.
öğlen çıksa bari.
değil çalışmak, oturasım bile yok ofiste.
fazla geliyor şimdi buralar bana...
sevdiğim şarkılar çıkmıyor radyoda.
dalgaları kayaya, sıçrayan su damlaları yüzüme vuran bir denizin kenarında olsaydım şimdi.
ne güzel olurdu...
hayal edeyim. belki olur.
bu yazı, bu istek bitmesin hiç isterdim bir de.
ya da barcelona'da olmak şimdi. evet evet
şimdi o daracık sokaklarda, sert, sivri binaların arasında olmak isterdim
deniz kenarındaki o kafeyi ararken kaybolmak hatta.
bulmasak da olur
çoğul kullandım farkında olmayarak, farkındaysan
evet evet tanıdım. sen de yanımdasın
hayal-et sevgilim.
deniz kenarındaki o kafeyi arıyoruz deli gibi
ama ben hayat fışkıran o garip evleri izliyorum daha çok
sen kolumdan çekiştiriyorsun
hadi hava kararacak şimdi, zaten çok yoruldum diyorsun
kafe için mi sangria için mi bu acelen kestiremiyorum
rüya gibi orada olmak benim için çünkü
barcelona
ı never went to barcelona
evet
fakat sayende
gitmiş kadar oldum
ı love barcelona
hep barcelona
hayal-et sevgilim. hayâl.

23.11.2010

istifa

bu iş yerinden ayrılmam planlanandan uzun sürdü. bir hafta, bir ay oldu. zorunluluklar, gereklilikler işte. karşılıklı iyi niyet , ayrılsak da dost kalalım ve tamamen duygusallık bir de.
niye böyle olur her defasında bilmem. kurtulmak için can attığım bir yerden ayrılırken tuhaf bir hüzün kaplar içimi. çoğunlukta olan anlarım, anılarım da değil de azınlıkta olan güzel anlarım hücum eder beynime. hüzne ve melankoliye hazır beynimin ve yüreğimin bir oyunu mu bu yoksa başka bir şey mi bilmiyorum. bildiğim ve şu an düşündüğüm tek şey; ardımda bıraktığım her insan ve her yer gibi burayı da çok özleyeceğim. en azından belli süre eşlik edecek bana. bunaldığım anlarda, ya da rastgele çalan bir şarkıda yahut bir kokuda buraya geleceğim. elbet güzel anılarımla. ve özlemle. sonra hayatın gerçekliği çekecek beni kendi içine.
bağdat caddesi'ne ve üzerindekilere hakim konumdaki masamdan yazıyorum şimdi bunları yine. arada yazmayı bırakıp dışarıyı izliyorum. sonra yine yazıyorum. oysa hala yapılacak bir dolu işim var. toparlamam, toparlanmam lazım. gitme psikolojisi olsa gerek. hareket etmiyor sadece düşünüyorum. sanırım en çok özleyeceklerimin başında arada bana nefes alma imkanı veren bu masa gelecek. sonra elimde çayım, balkondan gelen geçeni izlediğim sadece izlemeyip bazen onların hikayeleriyle çıktığım hayali yolculuklarımı da özleyeceğim. genç, yaşlı, kız, erkek, öğrenci, memur, simitci, çaycı, tezgahtar, şoför, yakışıklı, güzel, havalı erkekler, kadınlar. mutsuz, yorgun insanlar. elbette ağaçlar, kuşlar, boş banklar, güneşli pazartesiler. ve rüzgar. beni alıp bazen içindeki insanlarla bazen yalnız uzaklara götüren rüzgar. karşı komşunun begonyası sonra.
onu da özleyeceğim.

21.11.2010

ekmel bey

daha ilk satırlarında kıskanmıştım ekmel bey'i. ya da gıpta etmiştim diyelim. bu kadar güzel yazıyor olabilmesini, çözümsüzlüğünü belki, hayallerini ya da. sonra ruh hallerini bir de. ölümle olan anlaşmasını dahi sevmiş, benimsemiştim hemen! fakat en çok şu cümlesinde takılı kalmıştım o'nu ilk okuduğumda; "hayatım acı bile vermeyen upuzun bir sıkıntıdan ibaret" demiş ve sonrasında devam etmişti.. ; "bir türlü tadamadığım yakıcı bir duygunun pençesine düşmek istiyordum, böylece yaşadığımı hissedebileyim, günah, şehvet, acı, pişmanlık, suçluluk kavursun içimi. içimdeki ve evimdeki boşluk dolsun.."
anlamsız bir sıkıntıyla uyandım bu sabah. puslu bir pazardı. zaten hiç bir zaman yıldızım barışmadı haftanın bu kimileri için en güzel, benim içinse sadece son günü ile. bana verdiği iki duygu vardı yalnızca. sıkıntı ve yazma hissi.
dağıtmak için içimdeki sıkıntıyı, çıktım dolaştım biraz sessiz sakin sokaklarda. geçmiş günlerdeki çılgın kalabalıktan eser yoktu caddelerde. şehrin bu halini daha çok sevdiğimi söyledim kendime. fakat yüreğimi sıkan o sıkıntı hali geçmemişti hala. uykulu bir tezgahtarın bulunduğu markete girdim sonra. alışveriş yaptım içimdeki sıkıntı dağılsın diye . olmadı. gittiğimin aksine başka bir yoldan eve döndüm. o da işe yaramadı. ekmel beyi anımsadım.
sonra bunları yazdım

19.11.2010

ti amo

şahsen ben, sana öyle ulu orta, hem de dünyanın dilinde eskimiş, üstelik tarihi bir yapım ekine ulanmış bir isimle hitap etmek yerine, benim için ifade ettiğin her anlamda, her duyguda seslenmek isterim sevgilim!
mümkün olsa hepsini aynı saniyede, aynı ses uyumunda ve bir çırpıda söylerim. mümkün değil elbet. aynı anda söyleyemem belki ama yazarım.
çünkü sen...
çünkü ben,
yazarım demiştim!
sen benim neyimsin diye de sordum kadının şaire sorduğu gibi kendime
sen, benim sıradan hayatımın gece yıldız ve ayı, gündüz güneşisin
izlediğim filmlerim, okuduğum kitaplarımsın
elbet dinlediğim müziksin. ama en çok da hayatımın introsusun sen benim
yazma sebebim, kahvemde şekerim, aldığım nefesimsin
şiirimin yüklemi, hayatımın öznesisin
diyorum ki sevgilim;
sen benim her şeyimsin.

18.11.2010

hope

new york ı love you filmini izliyordum. menekşeli kadınla, bellboy'un hikayesinin anlatıldığı bölümden sonra oturup yazmaya başladım. sanırım filmin kalanını bu yazı bittikten sonra izleyeceğim. ön yargılı davranmıştım filme karşı. bir kaç kez elime geçmesine rağmen savurup atmıştım bir taraflara. sonra sevgili arkadaşım m. atomu parçalara ayırdı! ısrar etti. iyi ki izlettirdi bu filmi. sırf bu menekşeli kadın bölümü bile yeterdi. ama kalanını da izleyeceğim. söz verdim çünkü. ve şimdi nightwish'in bir dönem aralıksız onlarca belki yüzlerce defa dinlediğim sleeping sun şarkısını arşivden buldum. bu şarkıyı dinliyorum. dinlerken bunları yazıyorum. film ayrı vuruyor içindeki müzik ayrı. ve sleeping sun apayrı.
tıpkı artık her bayram sokağımızın vazgeçilmezi haline gelen bizim sokak çalgıcısının akordiyonu gibi. bugün tembelliğimi sırf bu akordiyoncu için bozup yerimden kalktım hatta dışarıya bile çıktım. müziği daha yakından hissedeyim diye. sesi geliyordu ama kendisi yoktu. esrarengizden öte büyülü bir şeydi sanki. ve sonra eternity and a day geldi aklıma. aramaktan vazgeçtim. sadece müziği dinledim uzaklarda kaybolana dek. sanırım bir dahaki bayrama kadar mahrum kalacağız bu güzellikten. ama bunu bilmek, beklemek bile güzel bir duygu. seneye muhtemel yağmurlu bir eylül günü umarım sokağında başında olur yine. ve umarım ben de orada olurum.
umarım.
.
nightwish-sleeping sun
.

17.11.2010

sepia

iki günlük mücadeleden sonra galip gelen ben oldum. mithad selim:2 mikropspor:1. ama bir de şu üzerime her daim yapışan rehavet halimi yenebilsem. bir yenebilsem.
buna rağmen bir buçuk günde bayram hallarını tamamlayıp, hür general rütbemi törenle aldım almasına da. insanoğlu ve beyni rahat durmuyor işte. plansız programsız bir tatil geçireyim yüreğimin götürdüğüne gideyim diyorsun. gidemiyorsun. trajikomik olan; bunun için haftalardır plan yapmam mı yoksa bu plansız planı gerçekleştiremem mi bilemedim. yüreğin istiyor da beynin ve dolayısı ile ayakların, dahası içindeki aylak adam izin vermiyor buna.
mesela şimdi dışarıda jose ve santa'yı kıskandıracak güzellikte bir güneş var. pazartesi değil belki ama muhteşem bir bahar güneşi. en sevdiğimden hem de. lakin işte, dışarıdaki kalabalığı gördükçe ve düşündükçe gözüm dönüyor. ayaklarım ve beynim bok yeme otur diyor koro halinde. izlenecek bir sürü film, okunacak bir dolu kitap var diye de devam ediyorlar. fonda bir sürü manyak müzik de cabası.
hem istanbul'un yarısı boşaldı diyorlar bir de. bu boşalmış haliyse, vay benim istanbul'uma , vay benim istanbul'luma. ben yokum arkadaş!
oysa şimdi ne güzel;  günlerden güz mevsim sepia diyor sezen abla. bugünkü takıntım bu. elli sekizinci tekrarda şimdi.
..bir hayat daha olmalı der gibi kahverengi tonlarda, uykularda.

ama bakıyorum da sanki herkes aynı halet-i ruhiyede , bir kısım çoğunluk ya da.
mesela hafız'la halleştik az önce telefonda. baktım, belki günlerdir beklenen aylaklığın özlemini çekmiş. tatil olsun da gönlünce aylaklık yapayım diye. ama ne mümkün! eli ayağı dolaşıyor işte. hem sayılı gün çabuk geçecek. bunun sıkıntısı belki de. kasım sıkıntısı. istanbul hatırası. ben de istiyorum yok olayım puff diye bazen. iş olmasın bi daha, güç de olmasın. sadece sinemadan çıkan adam olayım mesela. insanları izleyeyim, iki kelam yazayım haklarında. bir kaç dostuma okutayım sonra. belki markize gideriz. mevsim sepia olur belki.
hem düşündüm de salt hafız değil mesela. ben de benzer hallar içindeyim. etrafımdaki bir kaç kişi daha. eminim onlarca belki yüzlerce insan böyledir. yine 1000 istanbullu mesela. ya da 10.000 marmaralı. 100.000 türk insanı yahut. sonra 1.000.000 avrupalı, 10.000.000 amerikalı. 100.000.000 dünyalı nihayetinde. aylak, tembel nesiller... beş milyar da o kadar da olsun ama.
bir eski resim duvarda
belki beti, belki pola
.

14.11.2010

turuncu vosvos

ineceğimden bir durak önce öyle tatlı, uykuyla karışık öyle bir rehavet hali doğdu ki içime kafayı koysam biliyorum ki ineceğim durak kaçacak. hem de epey ileride olacağım. elimdeki yükler değil de bu içimdeki iki günlük mikrop gözümü korkutuyor daha çok. hasta halimle tekrar in, bin. ve evet elimdekiler de cabası elbet. içimdeki mikropla savaştığım gibi mücadele ediyorum bu dayanılmaz , bir o kadar vazgeçilmez hisle. öyle bir his ki ; sanki karla kaplı bir coğrafyada donmak üzereyim ve öyle tatlı bir uyku hali. ama bir de sıcaklık, huzur ve mutlulukla karışık bir ağırlık tüm bedende. en çok da zihinde. fazla dayanamıyorum, kafamı öndeki koltuğa yaslıyorum. zihnimde bir ses şimdi ineceksin dikkatli ol, uyursan durağı kaçırırsın diyor. lakin öylesine tatlı bir ağırlık ki, sevgiliden ayrılmak kadar zor bu hissi bırakmak. bütün ağrılarım dinmiş, mikropla olan savaşı ben kazanmışım gibi. rahat. huzurlu. ama ya öbür yanım! boş durmuyor. "şimdi ineceksin, durağa az kaldı, aloo kime diyorum durağı kaçıyorsun" diyor. huzur vermiyor....
aslında turuncu vosvos için inmiştim şehre. bir de yeğene "alikopter" en afilisinden. söz vermiştim geçen bayramdan. sanki sıradan bir şey istiyormuş gibi her girdiğim dükkanda turuncu vosvosunuz var mı diye soruyorum. dükkan sahiplerinin yüzündeki o şaşkın hali sevdiğimden açıklamamı iki veya üçüncü cümlemde ancak yapıyorum. kırmızı, mavi hatta sarıyı buluyoruz ama turuncuyu bulamıyoruz. "alikopter "de var. turuncu vosvos yok. sıkışık, dar birbirine paralel sokaklardan geçerken nefessiz kaldığımı hissederek gayri ihtiyari ve belki bir çıkış olması umuduyla gökyüzüne kaldırıyorum kafamı nefes alabiliyorum evet. sonra aşağıya bakıyorum. yukarısı aydınlık aşağısı karanlık. koyu bir yalnızlık gibi. eski bir meyhane şarkısı çalınıyor geçtiğim sokakta. pazarın onbiri olmasına rağmen demlenen bir ihtiyar. ne derdi var kim bilir. belki de alışkanlıktır. bilemiyorum. yandaki altılı ganyancılar gibi tıpkı. balık pazarının komik satıcıları gibi ya da. yine gülümsetmeyi başarıyorlar beni. üstelik hiç bir şey almadan. türk milleti gerçekten zekidir! döndüğümde en kötü kadıköy performansım olduğunu düşünüyordum. mazeretim vardı. hastaydım. daha alkım'ı tavaf edecektim! nazım hikmet'te soluklanacaktım sonra. ve uzun zaman sonra the end'e pike yapacaktım. olmadı hiç biri.
...iniyorum durakta. aklım sevgilide kalıyor.
.
jehan barbur-aşk bitti
.

1.11.2010

giderseM

saat onbeş ellibeş. "ne bok yiyorum lan ben burda" dediğim ofisin camından dışarıyı izliyorum, kah burçak yiyorum kah çay içiyorum ve bu satırları yazıyorum. muhtemelen bir hafta sonra yeni işyerimin yeni ofisinde aynı haltı yiyeceğim. değişen bir şey olmayacağını bilmek en kötüsü belki de. iş hayatı böyle işte sevgilim, sevinmediğim noktadayım. kimine göre sıfır, kimine ise zirve. içinde birlikte olmak istemediğin adamlarla aynı otobüste, her daim kusmak üzere ve sanki bir hapishanedeymişcesine hissettiğin çok uzun bir yolun yolcusu olmak gibi bu işler.
bilirsin.
değiştirebileceğin tek şey koltuğundur zaten. ve bazen cam kenarı gelir, bazen rahat bir koltuk ama aynı sıkıcı otobüstesindir en nihayetinde. inemezsin. zorundalık zor. zincirleri kırmak hepsinden zor. üstüne yaşlılık her şeyden daha çok!
eskiden ve ilk evvela kimi ci-es-em şirketleri ile bazı bankalar kutlardı yaşlanmamı. şimdi ise bir iki blog dostu. bir arkadaşım çok güzel şarkı ekstralı, içten bir mektup yazmış. diğeri telefon etti. aram olmasa da bu tip özel günlerle itiraf etmeliyim hoşuma gitti. unutmazsam belki ben de onların yaş aldıkları günü tebrik ederim en samimi iyi ki doğdunlarımla. unutursam da mazur görürler beni. iyi dostlardır çünkü onlar.
ama şimdi dizlerimin bilek bağlantı yolları ağrıyor. dün gece de uyruk yolları. dedim yaşlılık böyle bir şey olsa gerek. ama kendimi çok genç hissediyorum hala. öyle ki babamın ilk kez baba olduğu yaşta hissediyorum. ne var ki son kez baba olduğu yaştayım sevgilim. bu bana biraz hüzün veriyor. hayır yaşlanmak değil, babamı özlemek. benim babam adam gibi adamdı çünkü. beni çok severdi. ben de onu. pişman değilim özlüyorum sadece, hepsi bu.
nerden geldim bu noktaya şimdi. ahçıların da işi zor tabi. soğan soyarken bilhassa.
ama işte meslek hastalığı denen bir şey de var. mause ve klavyeye dengesiz yüklenmekten. sağ kol omuz bölgesi iflas etmek üzere. tedbiri aldım kendimce. mause sol tarafa alındı, imleç de ona göre ayarlandı. çolak bloggerım gün itibariyle. kolay olmuyor elbet. lakin hayat zor, vapurlar da tuhaf zaten. her iki tarafın ağrıları eşitlenince başka bir formül düşüneceğim artık.
evet.
böyle işte.
best regards.
bir istanbul kasımı, açık az bulutlu 18 C
.
jehan barbur - gidersen
.