31.10.2010

meselem

tuhaf bir kafam olduğunu düşünüyorum bazen. yapı olarak elbet. aküsü bitmesin diye otoparkta yatan arabamı haftada iki kere çalıştırmam gerek. ama ben genelde tek sefer, onda da pazar günleri çalıştırırım. bugün de çalıştırdım. peşinden müziğe verdim ayarı. ve sonra etraftaki görseller eşliğinde bu tuhaf kafam da başladı çalışmaya.
bir elinde cımbız öbüründe ayna umurumda mı dünya tadında az ilerdeki arabanın üstünde güneşlenen kedinin düşünebildiğini düşünmeden önce aylaklığını kıskandım evvela. sonra uzaklara bakarak, gözlerini kısarak ciddi adamlar gibi düşündüğünü düşündüm. hemen beride fotojenik bir kumru asfalt kaplı zemini didikliyordu. ne buluyordu o sert zeminde bilmem. ağaçkakan gibi tık tık tıklıyordu. arada bir başını kaldırıp uzaklara dalıyordu o da tıpkı kedi gibi. düşündüklerine göre konuşabilirdi de bunlar! n'oluyor bilader, bir bildiğiniz varsa bize de söyleyin demem an meselesiydi. ama sonra dikiz aynasına takıldı gözüm. saatler geri alınmıştı lakin zaman da insanlar gibi akıyordu durmaksızın. soldan sağa, sağdan sola. bulmaca gibi karışıktı her şey üstelik. ve herkes herşeyleşiyor her şey herkesleşiyordu sanki şarkıdaki gibi. pazarın onunda hadi beni deli sevmişti de, ya bu insancıklar. bu hız ve umarsızlıkta nereye koşuyorlardı? peki ya ben? olmak istediğim yer? burası mı? hayır. peki nereye, ne yöne gitmeliyim? kapşonu sakalına karışmış delikanlının yönünde mi yoksa yüksek topuklu kırmızı pabuçlu genç kadının istikametinde mi? pusulam yok. hepsinden kötüsü bir rotam yok. tuhaf düşüncelerim bir de anlamını bilmediğim çok güzel şarkılarım var. ama işte bazen ne filmler, ne şarkılar yetiyor. kafam karışıyor. kumrunun uzaktan akrabaları geldi. bir de amcaoğlu. şimdi iki kumru, bir güvercin iki de serçe hayır 4 serçe yok beş serçe var sert zeminde. kedi inadına güneşin tadını çıkarıyor hala. ve arkada olanların farkında değil. hoş onları görse yatay pozisyonunu değiştirmeyeceğine bahse girerim. ve kesin kaybederim.
.

10.10.2010

sakın kımıldama

çok istediğim filmi izlememe engel olan an itibariyle müthiş şarkılara başlamış eksen radyosu mu yoksa sabah uykusu gibi vuran bu tatlı aymazlık hali mi?
bilmiyorum.
hem ayrıca bunu tartışmak da istemiyorum. evet, bu müthiş havada film izlemek süper olurdu. ayrıca yarım kalan kitabımı da okumak istiyorum. arada dünden kalan çikolatalı pastayı da götürmek iyi olurdu. lakin kim kalkacak şimdi. ha evet manyakça belki ama bu bir şeyi çok isteyip de yapmama/yapamama hallerinin verdiği ince rahatsızlığı da seviyorum galiba.
ama şimdi. sırtımı bozuk kanepeye, kafamı buz gibi duvara yaslamış müthiş şarkılara eşlik ediyorum tüm bedenim ve tembelliğimle. dokunma bana kaptan, sakın dokunma. böyle iyi. böyle iyi.

alexix zorbas - 1964


-patron; hayatın kendi sorundur, sorunsuz olan ölümdür.

9.10.2010

can you dance with me?

sevgili kış,

ciddi bir gazetenin akıl almaz yorumlarında sana çok kızanları gördüm de çok üzüldüm. hayır elbet üzüntüm senin için değil kıymetini bilmeyen ve bilemeyecekler için maalesef. bu arada hazır maalesef demişken rıdvan haklı. kaç yıldır unutmuştuk bu gollü maalesefleri. hem mesut'a da kızmayalım boşuna. malum, futbol sonunda almanların kazandığı bir oyundur. allah başka keder vermesin.
ne diyorduk, sendeki bu uhu ve ulvi birleştiriciliği, hüznü, sevinci, keyfi-kederi ve tabi ki en mühimi kış güneşinin hazzını, yaşamın kendisini göremeyenler utansın ve bir daha baksın dedim de aynaya sonra bu yargımın insafsız olacağını düşündüm. ve bugün ismini vermek istemediğim bir hızlı yemek kafesinin en üst katından kış insanlarını izledim bir süre. evet mutlu görünmüyorlardı belki. ama mutsuz da değillerdi. iki halin arasındaydılar. mutlu olduklarına yordum ben bardağın dolu tarafından. bilirsin kadıköy favorimdir her zaman. üstelik böyle kış cumartesilerinde tadından yenmezdi. ben de izlerim o vakit dedim. uzun uzun izledim lakin. daha fazla dayanamadım. indim sokağa. inanmayacaksın ama sanki istanbul'a ilk defa gelenlerin ürkekliğini ve şaşkınlığını hissettim daha ilk adımda. böyle tuhaf bir hisle, ritmik bir düzenle akan kalabalığın arasına karıştım pardesümün yakasını kaldırarak.
yürüdüm.
önce sadece yürüdüm.
galiba sonra biraz düşündüm.
ve nihayet yazdım.
demem o ki sevgili kış, seninle olmak var ya soğuk bir cumartesi kadıköy'ünde;
işte o her şeye değer.
valla

6.10.2010

şiir

şimdi aklıma geldi .
emin değilim hala ama. ben ismail ve rüstem olacak sanırım şiirin adı. oysa ki pek şiirperver değilimdir. sevdiğimden bir kaç tanedir aklımda yer eden. bakmak lazım...
bir sürü sayıp sövdükten sonra istanbul'a
"ahh istanbul, ulan istanbul" deyip hani "canım istanbul"la finallendirdiği ümit yaşar'ın şiiri bahsettiğim. istanbul böyle bir şehir işte yokluğu bir dert varlığı ayrı bir dert.
saatler çok yavaş, günler hızlı geçiyor buralarda usta. havası gibi dengesiz , zamanın ayarı kaçmış sanki. bizi böyle yapan, bedenimizi ve ruhumuzu esir alan, paralayan şu koca şehir mi yoksa etrafında hız sarhoşu şeklinde dönüp dolanan bizler miyiz bilemiyorum. bazen ayırt etmekte zorlanıyorum gerçekten...
hayat bir de böyle bir şey galiba..
bitmek tükenmek bilmeyen günlük sıkıntılarımıza kısa yahut uzun vadede olmayacağını/olamayacağımızı bildiğimiz ama hep olmak istediğimiz hayallerimizi ekletiyor... ayakta durmamızı sağlıyor belki de böylece.
şimdi düşünüyorum da..
aslında hep sayıklıyorum.
gidemeyeceğimi de biliyorum ama.
bu şehri eşi-dostu akranı terk edip gitsem uzaklara...
ama gidemem.
biliyorum ki gidersem ben de kendimle gideceğim.
bırakmayacak beni orada..
o halde gitmenin bir anlamı yok.
otur oturduğun yerde...
belki de üstad gibi ben de gidebilme ihtimallerini seviyorum.
şöyle dağ deniz veya dağ göl karışımı bir mekan olsa. çok da ıssız değil ama. ya da küçük sahil kasabası en klasiğinden. yahut olmadı bir balıkçı adasına da fitim anasını satayım. otursam akşama kadar püfür püfür esen bir yamacında ya da denize hakim bir bankında adanın. sonra mesela yoldan gelen geçenin hikayesini yazsam sait faik gibi. usanınca da kahveye gidip çene çalsam insanlarla.
ben büyüyünce mesela bunlar olsa.
uyandığımda ya da bir sabah....

5.10.2010

ki

karanlık dedim de gülüm, bir akşamüstü, ki; bu akşamın zifiri karanlığıdır ve sarı bir dolmuşun en önden bir sonraki koltuğudur. haa unutmadan bir de kaptanın kullanmaktan pek imtina ettiği dikiz aynasının içidir olay mahalli. ki-olay mahalli demişken ambulans ve ekipler amiri çağırmaya gerek yok sadece biraz düşünüp ineceğim kaptan- işbu ahval ve şerait de ayıptır söylemesi hem dikizleyip hem didikledim. tabi en çok kendimi. sonra solumdaki ve arkasındaki delikanlılar camdan dışarı bakıp durdular yol boyu. belki düşündüler ara ara bilemiyorum. arka dörtlünün ortasındaki çift birbirlerinin gözlerinde kaybolurken şoför yanındaki genç mi yoksa yaşlı mı olduğuna bir türlü hükmedemediğim şık hanım su içmediği zamanlar hep önüne baktı. sağ arkadaki de camdan. ve ben kendime.
yorgun ve yan yatmış kağıt bir gemi gibi gördüm kendimi. üflesem yıkılır mıydım bilmiyorum. bayağı bir yatmıştım ama. ve " ye kürküm siyah takımlar" da yetmiyordu görüntüyü kurtarmaya. ama ve haa, evet düşünceli gördüm bir de kendimi. hülasa düşündüm de "kürk mantolu raif bey'i", aylakadam c.'yi, suzan defterli ekmel bey'i, salavin'i, aziz bey'i, fahimbey'i ve daha nicelerini sevmiş olmam bir tesadüf olamaz. olmamalı. şayet okuyabilseydim -ki bitirebilseydim doğru kelam burada- selim ışık'ı da çok severdim. eminim.
ki.

4.10.2010

eğreti

gittiği yönün aksine oturduğum otobüs ümraniye imes rampasını çıkıyor şimdi. sol yanımda dev gibi, sapsarı bir bir hafriyat kamyonu. beş-altı dakika, neredeyse yan yana gidiyoruz. kamyonun içindeki dört kişiye, daha doğrusu bulundukları alanı paylaşmaya mecbur kaldıkları her hallerinden okunan bu dört farklı adamın sessiz bir sinema filmini andıran duruşlarına dikkat kesiliyorum.
aslında biri hariç. ki kaptan şoförümüz o. henüz bitirdiği öğle yemeğinin üstüne yorgunluk kahvesini ve cigarasını fiyakalamış hal ve vaziyette, kendinden son derece emin ve rahat bir şekilde yayılmış köşkünün ceylan derisi koltuğuna. bu adaletsiz paylaşımdan etkilenmediği gibi pek de rahatsız görünmüyor. ama iki kişilik koltuğa sığışan, egretilikleri yüzlerine ve sessizliklerine yansıyan üç adam şoför kadar şanslı ve huzurlu değiller. sanki o'nu kızdırırlarsa birer birer araçtan atılacakmışcasına tedirgin ve bir o kadar suskunlar. sadece ileriye bakıyorlar, birbirleriyle dahi konuşmadan sadece ve umutsuzca boşluğa bakıyorlar. yorgunlar ve küskünler belki ama yine de içten içe, eğreti de olsa sığınacak bir yerleri olduğu için mutlular gibi. hani doktorun ölümü gösterip sıtmaya razı ettiği hastalar gibi! sonra düşündüm de; üzerinde yaşadığımız coğrafya da bu sahte köşk gibi değil mi? belli bir azınlık kaptan köşkünün en şaşaalı makamında vur patlasın, çal oynasın. geriye kalan çoğunluk ise ya eğreti duruyor ya da bu eğretiliğe sığınmak için çaba harcıyor.

2.10.2010

oi va voi

şehir bu akşam bir başka, doğrusu bir yabancı gibiydi usta. hani nasıl desem böyle bir anlamsız geldi gözüme belki yıllar sonra ilk defa. oysa neşelenmek, en kötü hüzünlenmek için oldukça elverişliydi hava. üstelik böyle havalarda çok fena sigara çekerdi canım, bilirsin. içmezdim ama çekerdi işte. onu da bilirsin. öyle ki rüzgarlı, hafif ürperten ama asla üşütmeyen belki hüzünlendiren güzel bir hava. ama bir terslik vardı sanki. bir boşluk, bir hissizlik hali böyle. bilmiyorum...
uzun bir süre, bir anlam arayarak ama ve tabi hiç bir şey bulamayarak boş boş yanımdan geçenlere, yanından geçtiklerime, vitrinlere, parlak ışıklara, elektrik direklerine, özellikle boş banklara bakarak yürüdüm. sanki bir şey arıyordum ama ne aradığımı bilmiyordum. içimde bir boşluk ama midemde koca bir yumru. belki de yüreğimde. sanki biri kalbimi sıkıyor. ama ısrarla yürüyor, arıyor ve bilmiyordum.
sonra o bakışı, o gülüşü görünce bir şeyler kıpırdadı içimde. döndüm bir daha baktım. gülüşü ve bakışı bana değildi ama görülmeye değerdi. zaten bana baksaydı öyle, kesin aşık olurdum. -böyle çok güzel bakan, gözlerinin içiyle gülen insanlar görüyorum işte bazen. ama öyle az görüyorum ki onları bir sonraki görüş gününe kadar hafıza kaybı yaşıyorum sanki. bu boşluklar, içimdeki üç noktalar çoğalıp adını koyamadığım garip bir şekle dönüşüyorlar. rüzgar esiyor önce, hava şöyle bir sertleşip sonra kararıyor. ışıklar, ürperme hissi, anlamsızlık, karanlık, hüzün, boşluk, tütün, üç nokta... nihayet sıcak, içten bir gülümseme-
sanki hafızamı kaybetmiştim de yeni yeni bir şeyler hatırlıyordum. önce yüzümü yalayan o serin rüzgarı tanıdım sonra picasso tablosuna poz verir gibi kafelere dağılmış insan yumaklarını. ya parlak reyon ışıklarıyla dans eden gecenin o can alıcı karanlığına ne demeli? yalnız ama mağrur , sarı yapraklı sonbahar bankları hakeza. evet işte buydu. yürüdükçe daha bir açıldım sanki. tepki vermeye başlamıştım. en azından düşünebiliyordum hala.
işte tam bunları düşünürken sol yanımda kibar ama otoriter bir bayan sesi duydum; " keramettin biz mangal'a gidiyoruz hemen döner misin?"
okey. canım deyip telefonu kapattığına göre keramettin ilk kavşaktan kesin ve keskin bir dönüş yapmıştı yahut yapacaktı. dominant bayanla yanındaki arkadaşı güzel kokularıyla ve hızlı adımlarla yanımdan uzaklaşırken yorgun, yaşlı ve yalnız bir bankamatiğe gözüm takıldı. o kalabalıkta yanıp sönen yeşil ışığı ile yalnızlığa sone diyordu sanki. param olmadığını bile bile mutlu olsun diye bakiye sorgulama yaptım! en azından bunu yapabilirdim. sevindi, bir şeyler söyledi kendi dilinden anlamadım. ama gülümsemesinden mutlu olduğu her halinden belliydi. tıpkı o evsiz gibi.
...ve o evsiz adam benden daha cesur ve atik davranıp yoldan geçen delikanlının sigarasına talip oldu. benim kiralık da olsa bir evim vardı. onun da sigarası. dünyanın en zengini ve ehli keyfi oydu bir kaç dakikalığına olsa da...
ışıklardan sağa döndüm. caddenin kalabalığı içerideki sokaklarda yoktu haliyle. mağazalara, dolayısı ile içindeki ve önündeki çalışanlara bakıp kendime züğürt tesellisinde bulunurken güzellik salonundaki kız elinde bir su bardağı çayla dışarı çıktı. önce çayından bir fırt çekti sonra sigarasını yaktı pek bir afili. ve sonra bana baktı. ben ona baktım. çok güzel değildi. belki de karanlıktan iyi seçemedim. bilmiyorum. ellerim cebimde ve hızlı yürüyordum. aynı hızla uzaklaştım olay yerinden. kim bilir ne düşündü hakkımda. gök gürültüsünü andıran bir ses duydum sonra. yağmur mu geliyor acaba demeye kalmadan bunun bir goooollllllll çığlığı olduğunu anladım. fener gol atmıştı. niye bilmem canım sıkıldı durup dururken. hayır iddaa da oynamadım. iki haftadır oynamıyorum zaten. sanırım bu şans işleri bana göre değil. dayı'nın bakkalına girdim belki akşam film izlerim diye biraz içecek karışık kuruyemiş aldım. yine gök gürültüsü yine goool çığlığı. bu fener de çok oluyordu ama. sonra o siyah otomobil, sarışın melek ve o şarkı sokağı bir baştan ötekine beni tepeden tırnağa titretti!
ladino song diyorum usta.
çok güzel şarkı.
hatta çok güzel şarkı
.
oi va voi - ladino song