29.09.2010

hal ve gidişat -ve bazen

basit işlerle uğraşıyorum bazen. misal akşam iş çıkışı berberin önüne gelinceye kadar on defa fikrimi değiştirdim. biraz daha uzasın sonra kestiririm saçlarımı dedim önce. akabinde hemen vazgeçtim. "yok lan robinson gibi oldum bence hemen bu akşam kestirmeliyim" dedim kendi kendime.  berberin önüne gelene kadar saçlarımı iki defa daha kestirmeye, iki defa da uzatmaya karar verdim. içeri girmeden selamladım berber meto'yu. baktım içerisi kalabalık, çok müşterisi var. bekletmeyi ve beklemeyi hiç sevmem.  işaret parmağımı sonra gelirim manasında havadaki boşlukta, saat yönünün tersine küçük daireler şeklinde iki defa dolaştırdım. anladı. "tamam abi" der gibi başını hafifçe öne eğdi. geldiğim yoldan geri dönerken kararımı verdim. biraz daha uzasındı saçlarım..... 
..
canına yandığımın eylül'ü geldi geçiyor! lakin sıcaklar gitmedi tam anlamıyla. dolayısı ile klima çalışıyor bir ilkokul mektebinden hallice kalabalık çalışma odamızda. kapı-pencere açmakla olmuyor. klima şart o yüzden. dolayısı ile vücutta bir kırgınlık her akşam, her akşam. ama idare ediyorum. bazen kapıyı-camı açıyorum, bazen limonlu ıhlamur içiyorum. idare ediyorum yani...
çok sıkıcı işimin ve insanlarının beni de sıkıcı yaptığını düşünüyorum bazen de. değişik varyasyonlar üzerinde çalışıyorum. farklı araçlarla,  farklı yollardan gidip geliyorum işe mesela.
bazı yürüyorum sabahları caddeden caddeden işime. bazı otobüse-dolmuşa binip kalabalığa karışıyorum. yalnızlığıma iyi gelsin diye. ikisi de iyi oluyor. ama ben en çok yürümeyi seviyorum. bir de yorulmasam.
basit insanlarla uğraşıyorum bazen de. değmez biliyorum ama üstüne gelmeye görsünler bir defa. yalaka-çıkarcı-ispiyoncu ve yalancılar. dayanılmazlar. bilirsin. nerede insan orda bokluk hem. bunu da bilirsin. ama başka istanbul yok diyen dostlarım kazanıyor her seferinde. yok gerçekten. o yüzden hak-adalet-özgürlük bir dahaki sefere. söyledim ya, yürüyorum daha çok.
..
yürüdükçe insanların yüzünde kendi halimi görüyorum adeta. daha çok sabit pazar esnafının yanından geçerken görüyorum bu halimi. sayılabilecek derece azalmış dişlerinin arasındaki gülümsemesinde ama gözlerindeki hüzünlerinde en çok da. başka insanlar görüyorum sonra yol boyu. yürüyenler, koşanlar. köpek gezdirenler. ve cafe köşelerinde caka satanlar. bir elinde sigara, öbüründe doğal olmayan jest ve mimikler. onları görünce en azından ben dürüst davranıyorum diye avunuyorum. neysem oyum. hesapsız ve kitapsız. dahili ve harici.
bazen işte üzülüyorum yine de.
bazen bu da geçer diyorum.
durmuyorum. adımlıyorum sabah-akşam.
sonra yorulunca dolmuşa biniyorum. sanki göstermesem şoför durmayacakmış gibi her seferinde işaret parmağımla göstererek söylediğim durakta iniyorum dolmuştan. artık garip bir alışkanlık oldu bu durum. lakin sensörlü apartman ışıklarına hala alışamadım. apartmana her girişimde tam elektrik düğmesine basmak üzereyken çıt yanıyor her seferinde. ben mal gibi düğmeye bastığımla kalıyorum her akşam.

bir de saniyesine hepsini unuttuğum rüyalar görüyorum çokça. her seferinde o'nu yine görürüm diyorum. ama emin değilim gördüklerimin o olduğundan. ilk ve tek seferinde net görememiştim çünkü. var mı yok mu ondan da emin değilim açıkçası. adı üstünde hayal-et sevgili. yine de her akşam bir umutla yatıyorum. görebilirim diye. tıpkı bir gün o lanet olası sensörün çalışmayıp düğmeye basışımın boşa gitmeyeceğini umut ettiğim gibi.
.
M.F.Ö - bazen

25.09.2010

yeni

banliyö trenlerini yenilemiş tcdd istanbul'da. yeni, konforlu ve hatta biraz da havalı. elimde kitap ve bazen de gözüm dışarıda yolculuk ederken ankara'ya gidiyor hissettim kendimi bu yeni trende. oysa ki ankara'ya gitmeyi sevmem. ankara'yı da pek sevmem. aslında sevdiğim bir yer de yok. yalnızca gitmeleri severim. ama gidemem.

19.09.2010

ya benimsin ya ritüelimin

dişimin arasına kaçan çekirdek parçasını çıkarmaya uğraşıyorum yaklaşık onbeş dakikadır. belki de yirmi. ama çıkmak bilmiyor namussuz. tıpkı yıllardır içimde yaşayan o kararsız, mutlu olmayı bir türlü beceremeyen huysuz ve aksi ihtiyar gibi! yıllar geçiyor ama bir yandan. isimler, cisimler değişiyor davranışlar değişmiyor.
yıllar önce pazar günleri değişmez ritülellerimiz vardı. okul öncesi her pazar bi kere zorla da olsa yıkanma faslımız vardı. beyaz, kocaman komilileri kafamıza yiye yiye biraderle. yine ayda bir o koca kafaların üç numaraya vurulma merasimi. elbet yine pazarları.
bunlar pazarın sıkıcı yanlarıydı. keyifli yanları ise sabahtan-öğleye mutlak bir western izlenirdi. sonunda sokağa fırlayıp kızılderili yahut kovboy olmak içten bile değildi. hayır nerde o eski günler edebiyatı değil. başka bi'şi bu... ne olduğunu ben de bilmiyorum. bulunca söylerim güvenin bana. geçmiş geçmişte kaldı zira. şimdi düşünüyorum da hem ne salakmışız lan biz. iki tahta parçasını silah gibi kuşanıp dikşın dikşın deyip "sen vuruldun, yok ben vuruldum" tartışmaları. çocukluk işte!

pazar günlerinin en sevimli bir başka hali ise, ertesi gün okulda sınıfın hatta okulun en güzelini görecek olmamızdı. başta bizim üçlü tayfa olmak üzere nerdeyse tüm sınıfın aşık olduğu. tüm sınıf derken erkekleri kastediyorum elbet. hem aşk değil de başka bi'şi bu da. öyle şimdikiler gibi fırlama değildik biz. her boku da bilmezdik ayrıca. bir hoşlaşma, bir iç gıcırdaması diyelim. çıkma, inme, flört fritöz yoktu daha o zaman. işte özlem bu sınıfın pırlantası idi. biz de ağır işçileri ümit yaşar misali. her gün onu düşünürdük. en azından ben. sordum fiko ile hafız'da düşünüyormuş. ama camp nou'ya barca karşısına çıkmış ümitsiz orta sıra takımı gibi olduğumuzdan üçümüzün de aynı kızı sevmesini pek dert etmezdik kendimize. sınıf farkı vardı bi kere aramızda! özel okul furyası olmadığı için daha o vakitler, zengin ve yoksul aynı okullardaydık. en güzel olmasının yanısıra sınıfın en bakımlısı, en güzel defter, kalem ve silgilerinin sahibi. ha allah'ı var kalemtraşı da çok güzeldi şimdi yalan yok. neticede özlem bir bey kızı, biz barış ağbi'nin osman'ı. özlem ay parçası bizler birer deli oğlan. bak işte burada "nerede o eski günler" diyebilirim. ne günlerdi be.. fiko, hafız ve ben. özlem de güzel kızdı hani. şimdi ne yapar ne eder bilmem. ben unutmadım. o bizi unuttu mu bilmem.
ingiliz süt kupası vardı bi de o zamanlar pazar akşamlarımı anlamlı kılan. niye bu kadar steril ismi verdiklerini anlayamadığım. hala da bilmem anlamını. ama sıkı maçlar olurdu. alan kennedy, keny daglish, ian rush. liverpool, nottingham forest... güzel adamlar, iyi takımlardı. kışın olurdu sanki bu maçlar hep. bir de hiç sevmediğim artistik patinaj vardı o dönemler. oraya girmek istemiyorum. sadece katarina witt'i iyi bilirim o günlerden. gerisi yalan... sobada mandalina kabukları, çok güzel kokarlardı.

şimdi bu kadar yazdın da nereye gelmek istiyorsun diyenlere diyecek lafım yok. hem gelmek istediğim bir yerde yok aslında. pazar gününü dolduruyorum işte. sabah iki liralık iddaa oynadım dört yüz kırk küsürlük oranlı. tutarsa sekiz yüz doksan dört lira alacağım. maksat kazanmak değil tabi. kumarbazlık hiç değil. şu durağan pazar gününe biraz heyecan katmak sadece. yazmak da biraz böyle bir heyecan işte benim için. iddalı olmadığım ama karalamaktan geri durmadığım. pazar günleri daha çok yazasım geliyor. çünkü yapacak pek fazla bir şeyim yok. misal pazar gazetesi keyfi yapamam pek çokları gibi. sıkıyor,geriyor beni bir müddet sonra. boğulacakmış gibi oluyorum. kahvaltı desen uzun uzadıya yapılan. yapamam ben. zira normalde en uzun yemeğimin beş buçuk dakika olduğu düşünüldüğünde biraz daha sıksam en fazla on dakika sürer. geriye doldurulacak yirmiüç saat elli dakika kalıyor. sekizini uykudan düş. kaldı mı on beş saat elli dakika. joker niyetine elimde kalan en iyi bildiğim iki şey. kitap okumak ve film seyretmek.
kitap okumak istedim o yüzden. ama onu da beceremedim. okuduğum her cümle de başka başka yerlere gittiğimi görünce. okumayı da bıraktım. yazmaya çalışıyorum şimdi.
sanırım birazdan pazarlarımın değişmeyen tek ritüeli olarak yine film izleyeceğim.
sonra da iddaa sonuçlarına bakacağım. ve pazartesiyi beklemeye koyulacağım. evet böyle.
.

17.09.2010

mevsimlerden istanbul

diyorum ki sevgili istanbul, eylül ve sonbahar en çok sana ve sanırım bir de benim hüznüme yakışıyor. o yüzden gel anlaşalım ve bundan sonra sana eylül diyelim.... adın eylül olsun.
ve hatta eylül ile sınırlamayalım yılda bir kere gelen bu güzelliği. sonbahar olsun adın. ve dolayısı ile eylül olsun, ekim olsun ve bir de kasım.
bunlardan başkası yalan istanbul.
ve güzel istanbul, diyorum ki; bugünkü gibi seni ve beni aydınlatan güneş, güleç yüzünü hep göstersin ama yakmasın ve rüzgar essin, alabildiğine savursun kararsız yaprakları bir yandan öbür yana hüznümü dağıtır gibi tıpkı. adın ekim olsun.
ve bu sabah olduğu gibi canım hiç istemediğimde işe gitmek senin en sevdiğim köyünün sokaklarını nefesim kesilene dek arşınlayayım sabahın en tenha saatlerinde. sonra karşıma çıkan ilk salaş cafede soluklanayım. bir iki de bir şey atıştırayım izninle kahvaltı niyetine. hem belli mi olur ince belliye yarenlik etsin diye garsondan yahut yan masadan bir dal sigara bile otlanır karşılıklı içerdik senle. eski günlerden bahsederdik. eski galata köprüsünden, troleybüslerden, kum plajından, kapanmayan diz yaralarımın müsebbibi mahalle maçlarından falan... sonra ver elini bahariye, oradan moda.
sarıya mı yoksa kahverengiye mi gönül vereceğine karar veremeyen şaşkın yapraklara inat ve sanki onlara nazire yapan kimi yazdan kopamayan sıfır kollu kimi de abartı montlu mevsim sarhoşu yurdum insanlarının, sarmaş dolaş aşık ve maşuklarının, mevsim sebze ve meyvelerini en tok sesleriyle satan seyyar satıcılarının arasında serseri bir yaprak gibi dolanayım.
diyorum ki canım istanbul, adın kasım olsun.

14.09.2010

peki nasıl anlıyorsun özlediğini?

bilirsin bazen en güzel anılar, en zor olanlarıdır.
hatırladıkça yokluklarına üzülürsün, özlersin.
boşlukta sallanırsın, özlersin.
özlersin, üzülürsün.
öyle.

12.09.2010

dernek

oysa ki aylak adamı bile bir kaç günde bitirmiştim. ama bu kitabı ve ilk kez bir kitabı aldığım gün bitirdim. kendim için bir şey yaptım. iki kitap aldım uzun zaman sonra. aslında listemdeki üç kitabı almaktı niyetim. ilk girdiğim kitapçıda birini bulamadım. diğer kitapçılara sormama ise tembeliğim müsaade etmedi. hayır aldığım gün bitirdiğime bakılmasın kitap öyle nefes kesen, çok da sürükleyen bir kitap değildi. kaldı ki aylak adamın yanına dahi yanaşamaz. zaten bitrdikten sonra kuytu bir köşeye attım. fırlattım derken lafın gelişi elbet. pek sevdiğim söylenmese de hayvanlara ve kitaplara iyi davranılması taraftarıyım. neden bilmem kitapların nefes aldığını, birer canlı olduğunu düşünmüşümdür hep. her canlı gibi onların da iyisi ve kötüsü var elbet. iyilerle kötüleri farklı yerlerde tutuyorum ben de. ve o yüzden aylak adam, kürk mantolu madonna, taş-kağıt-makas hep beraberler ve ben nefes aldığım sürece onlar da beraber nefes alacaklar.

yeni kitap diyordum. sadeydi sadece!
birinci sayfasından son sayfasına beni ulaştıran şey yalınlığı ve biraz da akrep inadımdı sanırım. peki tamam itiraf ediyorum sanırım baş karakterde biraz da kendimi bulmam, kitabın da sonunu bulmamdaki en büyük etken.
hoş bitirebildiğim tüm kitaplarda kendimden bir parça bulmuşumdur. aksi halde o kitap bitmiyor, yarım kalıyor zaten! ve yine her bitirdiğim kitaptan sonra acayip bir yazma isteği ama kitap yazma isteği doğuyor. olmuyor tabi. elbet bunun için yetenek, sabır ve tabi ki çok çalışmak ve de okumak gerekli. muhtaç olduğum bu kudret ve vasıflar ne kılcal ne de atar damarlarımda olmayınca haliyle küçük bir sahil kasabası veya loto milyaderi olma hayali gibi güdük kalıyor tabi bu istek de. yine de yazma isteğimi dizginlemiyor hala tam olarak ne işe yarayacağını bilmediğim buraya karalıyorum aklıma üşüşenleri. elbet hepsini yazmama olanak yok. çok hızlı geçip gidiyorlar çünkü. keza arta kalanları toparlamak da her zaman kolay olmuyor. kağıt kalem elde gezmek gerekiyor. bilmiyorum belki çok uzun zaman sonra bu yazdıklarımla, hafızamda hala tortuları duran yazmadıklarım bir yerde buluşabilir diye ümit ediyorum.

işin gerçeği şu ki sevgilim, yazmaya başlamadan aklımdan geçenler tam olarak bunlar değildi. o yüzden bundan iki önceki cümlede tamamlamayı düşündüm yazdıklarımı. fakat sonra madem bu kadar sıkıcı bir pazar günü yaşıyorum. o hal üzerine gitmeliyim diye düşündüm. yüzleşemediğim onlarca sıkıntımın hatırına. tıpkı geçmiş pazar günlerinde olduğu gibi. ha evet somut olarak herhangi bir kazanç sağlamasa da bu saldırı bana manevi olarak olumlu etkisinden söz etmek pek tabi ki mümkün. en azından benim için. inanmayacaksın ama şu an yazarken almaya başladım bu girişimin meyvelerini. bu satır başına kadar asık suratla yazdığım mektuba benzeyen ama mektup olmayan yazıyı şu andan itibaren gülümseyerek yazıyorum. çünkü bir fikir geldi aklıma. saçma biraz belki ama düşünmesi güzel bir fikir bence. tüm pazartesiden dolayı pazar gününden nefret edenler bir dernek kurmalı her pazar düzenleyecekleri farklı bir etkinlikle ertesi günün gitmek zorunda olduğumuz lanet ve sıkıcı bir iş günü olduğu unutturmalılar. hido gibi ben de her türlü maddi-manevi desteği vermeye hazırım bu derneğe. valla bak...

dedim ya mektup mu düz yazı mı ne olduğu belirsiz yazının şu satır ve dakikalarda ciddiyeti gittikçe azalırken yüzümüzdeki gülümsemelerin hiç eksik olmaması dileğiyle hepinizi, 1024x600 çözünürlükteki ekranlarınızda seviyorum.

oruvarr...

10.09.2010

yeni neler var?

yan komşumuzun penceresi apartmanın kuzey duvarını dövüyor şimdi. rüzgarın ve dolayısı ile cereyanın şiddeti çok. fakat düşen sarı yapraklar her şeyden daha çok. sanırım baharın sonu bugün geldi istanbu'la. ve sokak çalgıcısı sanki düşen yapraklara inat eski bir parçayı çok güzel çalıyor akordiyonuyla. fakat bu beni gerçek hayattan soyutlamıyor artık eskisi gibi. gerçekler her zaman olduğu gibi sert ve de acı. eskiden olsa daha kolay kopardım dünyadan. ne var ki gün geçtikçe hayallerini de köreltiyor bazı gerçekler insanın.
misal gündüz düşleri göremiyorum artık. renkli rüyalar otelinde kalıyorum o yüzden geceleri.
aslında değişen çok bir şey de yok.
yeni neler var dersen ; düşen sarı yapraklar, batı nil virüsü, yeğene argo dersi, akordiyon, kabuk bağlayan bir yara, renkli rüyalar vesaire vesaire.
bir cigaramız eksik. o derece. hem kim bilir belki yakında o da olur. nefret ettiğimden fazla canım çekiyor bazı zamanlar zira. ama ve yine de başka şeyler düşünüp gelişi güzel vurulan bir top gibi uzaklaştırıyorum hemen aklımdan.
.
bugün aslında pek iyi değilim. pek bir halsiz, pek bir müşkülpesentim. hani şu şarkıdaki yahut şiirdeki gibi huysuz, aksi ve nalet bir adamım. fakat aynı şarkıdaki gibi bir sabahtan ertesi güne şöyle keyifle aylak aylak ve sırtüstü yatamadım hiç bir vakit. çok istedim de yapamadım.
lakin aylaklığın sınırı yok, çeşidi çok. caddede dolanırken avare kaldırımdaki o ne idüğü belirsiz demir kazıklara çaktığım dizimde nur topu gibi bir yara peyda oldu.
şimdi ve boş zamanlarımda kabuk bağlayan bu yarayı yoluyorum. bunu yapmak hani şu pıt pıt patlayan o ambalaj şeylerini patlatmak kadar keyifli biliyor musun? ama nerden bileceksin.
lakin yeğeni bilirsin. hani bayramdan bayrama gördüğüm. işte en güzel argoları o'na bu bayram ben öğrettim anne-babasının sahte gülüşleri eşliğinde. şimdi kızacaksın belki ama yeğen o güzel argoları söylerken gözlerindeki parıltıyı görseydin bana hak verecektin usta. muallim ebeveynleri sayesinde zaten yeterince steril olan hayat dağarcığına aldığı o bir kaç kelimeyle nasıl mutlu olduğunu görseydin bir....
bir görseydin bendeki yaşama sevincini.
görebilseydin keşke..
.
yalın - keşke
.