22.07.2010

durak

her sabah geldiğim bu otobüs durağını sevmiyorum. kalabalık. meraklı, dikkatli ve bir o kadar anlamsız boş bakışmalar. otobüsün içinden, servisin dışından. kitap okuyanlarla okumayanlar arasındaki fark gibi sanki. istasyon insanları daha naif, daha bir kendi halindeler. onları daha çok seviyorum. bu durağı ve etrafındaki kalabalığı sevmiyorum. istanbul'un nemi gibi boğuyorlar insanı. misal şimdi ve sabahın sekizinde yirmi yedi dereceyi gösteriyor sokak sıcaklık ölçeri. az bile. en az otuz olmalıydı. nefes almak zor. vitrine yansıyan kendi silüetimden sakınıyorum kendimi.
dengede durmak zor. o derece.
"karton kutu mu teneke kutu mu olsun?" diyor pastaneci amca meyve suyu tercihimi.
sıcak diyorum.
"pardon" diyor amca şaşkın..
"karton kutu" diyorum düşünmeden.  ve sonbaharı beklemeye başlıyorum.

18.07.2010

köprü

kendinden emin adımlarla yolun karşısına geçti. bir altmış beş boylarında, sert yüzlü, kumral bir kadındı. yüzündeki sertliğe paralel bir hareketle yoldan geçen diğer araçlar çarpmasın diye akşamdan kapattığı aracın sağ ön aynasını hışımla açtı. bu oldukça nemli temmuz istanbul'unda saunadan farksız olduğunu tahmin ettiğim aracına binmeden bej çantasını fırlattı yan koltuğa, sağ ön camı sonuna kadar açtı. motorun sesini duymam ve vitesi geriye atıp sonra ileri gitmesi fazla uzun sürmedi. gri opelini hızla sokağın ters yönüne sürüp gözden kayboldu.
sonra aynı sokağın beri yanında aylak adamın hiç sevmeyeceği türden elinde alışveriş poşetleri ile orta yaşlı, saçları tepeden seyrelmeye başlamış, hafif kamburu çıkmış esmer bir adam hızlı adımlarla erik ağaçlarının altından apartmanına girdi az önce.
hemen peşinden bağırtısından değil ama camdan arabasının içindekilerden simit sattığı anlaşılan bir seyyar satıcı geliyor. ne dediği hala anlaşılmıyor.
dışarının kaynayan havasını da hissettiğim az esintili küçük balkonumdam izliyorum şimdi hiç bir özelliği olmayan kim bilir her gün dünyanın dört bir yanında her birinden yüzbinlercesi yaşanan kendiminki gibi bu sıradan hayat egzerzislerini.

'galata köprüsünden geçip karaköy'e gitmekse hayat, arada bir durup bakmak lazım, hızlı geçmemek lazım'. demişti de bir seferinde haşmet ağbi, sevmiştim çok.

lakin işte o yolda durdum durmasına da sadece durdum. ne ileri ne geri gidebiliyorum. üstelik bakamıyorum hiç bir yere. her yer karanlık. dün gece çok eski yazılarıma baktım şöyle bir. inanmasam da gitmek fiilli en az on yazı döşenmişim zamanında. kötü olan şu ki artık gitmek de istemiyorum. acı olan ise ne istediğimi bilmiyorum. mutsuzluğumu mu çok seviyorum yoksa mutluluğa mı inanmıyorum? bilmiyorum. önceki akşam rüyamda gördüğüm mü beklediğim istediğim onu da bilmiyorum.
düşündüm sonra babamın öldüğü yaştan on yedi yıl gerideyim. geriye, on yedi yıl öncesine bakıyorum. mesafeler aynı olmasına rağmen babamın öldüğü yaşa daha yakın hissediyorum kendimi usta. insanlar ve ben ölmek fiilini bu kadar rahat kullanarak bazı meydan okumalarda bulunuyoruz belki içten içe ama korkmuyor da değiliz. en azından ben öyle düşünüyorum seni bilemem.

bu arada simitçinin ne dediğini de şimdi çözdüm usta;
sıcaaaaakkkk siiimieeeiittt diyormuş.
evet.

15.07.2010

eski adamlar doğruyu söylemiş

üşüttüm. soğuk algınlığı yani. bulsam ne yapacağımı bilmediğim müsebbibini arıyorum gözlüğünü kaybetmiş ihtiyarlar gibi şimdi. otobüsün mü yoksa işyerinin kliması mı yahut havadan sudan mı? yaz günü bu ilk hastalanmam. geçen kış çok üşümüştüm de bir defalığına ziyaretime gelip sonra sır olan esrarengiz okuyucum "kuvvet bulunuz, iyice ısınınız" demişti de bir kasım gecesi, hem ısınmış hem mesut hem de bahtiyar olmuştum. şimdi ne nane, ne limon ne de başka antibiyotik familyası çare olmuyor. sen tedbirini al önünü kış tut bırak yaz gelsin lakin ben hala sebebini arıyorum.
ha ha ha ha hapşu.

13.07.2010

eskidendi çok eskiden

bir vakit bir şehir hatlarına vapuruna binmiştim. hiç durmasın istemiştim. limana varmasın. karpostal gibiydi her yer, her şey. çünkü gemiler geçiyordu penceremden. bir sineği öldürdüm o vakit sessizce. sevda şarkıları dinledim. aşık değildim yine de. boğazımdaki yumru geçsin istedim ama. yazmak istedim. yazamadım. unutmadım. resmeyledim beynime.

bazen olur böyle, başıboş anılar gibi sevdiğim ama çok sık dinlemediğim bir şarkı tutunur önce düşüncelerime sonra da yerleşir dilime. bağıra çağıra söylemek ilk evvela, son ses dinlemek isterim en nihayetinde. üç hürel deseler bir tek o şarkılarını bilirim başka da birşeylerini bilmem.
hani pek de anlamam ama hemen girişteki o gitar solosu mu derler ne? o var ya, işte o yankılandı beynimde. sonrası bu satırlar. ha bu zaman ötesinden gelip beynimi kemiren büyüleyici melodi olmasaydı da yazacaktım yalan yok şimdi. iştah açan yemek öncesi aperatifler gibi yazma sevdasını körüklüyor kaz dağları ve şurekası. asıl diyeceğim buydu belki de.

şimdi bugün. o şarkıyı dinliyorum ama.
içimden bağırarak söylüyorum hem nasıl.

şureka diyorduk, iki gün güneşle saklambaç oynadık kaz dağı eteklerinde. lakin güneşsiz havaları da sevdim. ben gibi yabanlar kalıyor o vakitler sahilde. bir de yaramaz çocuklar. çocukları hepsini severim desem yalan olur şimdi. belli yaşın altındakileri sadece. çekilmez oluyor çünkü ötekiler.

acayip bir fon müziği ile anadolu insanı candır canandır toprağın hasıdır türü yağlamaları görünce haber bültenlerinde bir bunaltı ve bulantı basıyor. ta ki gerçeğini görünce insan o vakit rahatlıyor. böyle insanlar çoğalsın istiyor.

sonra nasıl oluyorsa gün boyu saklambaç oynayıp nerdeyse yüzünü göstermeyen güneş kapanış için teşrif ediyor. ben de şu kulağımdaki güzel şarkı bitsin öyle kalkarm diyorum. lakin el emeği kulak pası 30 şarkı birbirinden güzel. kalkmak epey vakit alıyor.

ama işte hiç durmamalıydı o vapur.
.
sezen aksu - eskidendi
.

10.07.2010

şeytan tüyü

sevgilim henüz bilmiyorsun ama insanları her zaman alıcı gözüyle izlemem ben. dünyanın sekiz yahut dokuzuncu harikası onlarmış gibi izlerim bazen. keyifle hem de.
işte belki de sırf bu yüzden kızamadım bizi ve servisi gereğinden çok bekleten yolcuya.
şeytan tüyü derler de nasıl bir şeydir bilmem. bu zaman özürlü ama güzel insan da mevcut olmalıydı mutlak. vakitli gelen diğer iki arkadaşını etkisi altına aldığı yetmiyormuş gibi beş koltuk öteden beni de çemberine aldı enerjisi. dışarıda kopan fırtına ve haber bültenlerine göre olası sel baskını ve dolayısı ile yapılan yola çıkmama uyarıları umrum değildi. büyüleyici herhangi bir ispanyol filmini izler gibi izledim bu sessiz filmi. hele o rahat, kendinden emin tavırları yok mu?
bir kız kulesinde, bir de adalar da gördüm daha önce.

6.07.2010

arka fondaki sanatçı

bir gün yine ebru gündeş çalarken arka fonda, oturmuştum böyle yazmaya. hava yine sıcaktı. uykum var mıydı şimdiki gibi onu hatırlamıyorum. ama gülen yüzünü unutmam mümkün değil. her gülen yüzü o'na benzetmem bu yüzden usta. onu ne çok sevdiğimi bilseydi bu kadar çok film izlemezdim belki de.
dünya kupası dev ekranında suretini görmüş seyirci gibi sevinmek istiyorum sadece. lakin delicesine. unutmak istiyorum her şeyi bir süreliğine. ama şimdiki gibi karşı parkta çalan şarkılar eşlik etmiyordu nemli geceye. desibeli çok fazla zorlamadan kadifeden kesesi diyor yazlık sinema solisti tadındaki icracı abla. pavlovun ayar olmuş köpeği gibi niye hemen çocukluk günlerini hatırlar ki böyle durumlarda insan. hatırlanacak başka şeyler yokmuş gibi niye hem?
aslına bakarsan o gün yazıp sildiğim şeyleri hatırlamak istedim şimdi yeniden otururken klavye başına. yazlık sinemaya gitmiş falan da değilim üstelik. hem silinecek kadar fena değillerdi yazdıklarım. sıcaktı. ebru gündeş çalıyordu.
ama hatırlayamıyorum işte. evimize kadar gelirdi gazinodaki şarkı sesleri. mutlulukla-mutsuzluk arası bir şeydi sanki yazdıklarım. küçüktük daha o zaman kiralık evimizin arka balkonunda. belki de yanılıyorumdur. muazzez ersoyda olabilir arka fondaki sanatçı.
ama çok sıcaktı.
.
ebru gündeş - kaçak
.
.