28.05.2010

walk-man

muhtemelen bir kaç haftaya evlenecek olan genç kadın telefondaki müstakbel eşine gezdiği daireyi anlatırken sanki asıl yapmak istediği şey o değildi. o an değilse bile üç beş sene sonra düşünecek bunu. eminim. böyle elektrikler alıyorum artık etrafımdan. ya da on metre ilerde sabahın sekizinde kuaförün koltuğuna tünemiş ve ellisine merdiven dayamış sarışın ablanın kendi oradaydı belki ama gözleri ve aklı bambaşka yerlerdeydi. içselleştirmek miydi bu? sanmam. tarifi ve adı konulmaz bir telepati bu belki. hem bir poşet ekmek ve gazeteyle işe koşmaz herhalde bir insan. eve mi geç kaldı. evden gideceği okula mı? kafasındaki jölesi saçının ıslaklığını bastıramamış ergen nereye koşuyordu peki?
herkes bir yere koşuyor, koşturyor. lakin ben yürüyorum yine. ve inadına yavaş. hem bu işe gitmelerin en çok evle iş arasındaki gitme eylemini seviyorum ben usta. hele de güzergah hareketli ise anomalisi bol olsa da düşünce denizinde serbest stil kulaç atmak iyi oluyor bazen.

geçenlerde söylemiştim dillere pelesenk olan hayatın garipliğini ama harbi bir garip be usta bu hayat. daha düne kadar avken, seçilenken, elenen ve ezilenken şimdi diyor ki; gel bakalım mithad efendi otur şuraya seç, beğen, ele ve gerekirse ez!
ama hiç adil değil bu. hayat neden şekil yapıyor usta?
etraf kaypak insanlarla dolu.
tavan yapan egolarını patlatırcasına egale etmeye çalışanlar sonra. kuzu görünümdeki kurtlar da havayı daha da puslandırıyorlar ayrıca. şark kurnazı olmaya çalışanlar bir de. gülen insana rastlamak çok zor. hatta insana rastlamak!

her sabah farklı bir sebzenin fiyatını soran teyze anlaşılan bu sabah tersinden kalkmış esnafın hışmından ancak adımlarını sıklaştırarak kurtuluyor. uykusuz ve mutsuz iki çift göz konuşmadan kahvaltı etmeye çalışıyor iki adım ötedeki çay bahçesinde. güneş şimdi o kadar yakmıyor ama bunaltıyor yürürken. gölgeden yürüyorum o yüzden. sonra şey geliyor aklıma. mutluluğa giden yol yoktur, mutluluk yoldur.
kim bilir, belki de?
yürüyorum işte..

22.05.2010

hız

yoruyorlar insanı. çok kalabalıklar ve çok da hızlı.
 gelenler, gidenler.  iki şehir dolusu metrobüs insanı.
uyumak istiyorum kabusum oluyorlar.
ama nereye böyle?
hem nereye kadar?

21.05.2010

nihayet bir iş daha buldum. sabahları yolun solundan solundan, güneşten kaçınarak, binaların gölgesinden gittiğim. aradığım işi henüz bulamadım ama.
bulayım yazmayı bırakacağım.

16.05.2010

dün akşamüstü

avrupa'dan asya'ya geçerken yorgun, halsiz ve isteksiz. bir nihavent şarkı dinledim. bilmiyorum belki de rasttır. ya da hüzzam.
işte o şarkıyı dinlerken yüz hatta iki yüz yıl öncesinde yaşamak istedim.
niye bin sekiz yüzler?
bilmiyorum.
istedim ve keşke dedim sadece.

14.05.2010

karanfil deste gider

hava sıcaktı. okuyacak kitap çoktu. lakin benim ne kitap okuyacak ne de taşıyacak halim yoktu. köşedeki bayiden uykusuz aldım uzun zaman sonra ilk kez. baykal'la yatıp baykal'la yattığımız bu kutsi günlerde mizah dergisi olarak kayıtsız kalamazlardı elbet duruma. amma ve lakin çok kayda değer bir gerçeklikle değerlendirmişler mevzuyu. oysa ki bir penguen olsun, bir gırgır olsun beni kopardı gülmekten. yine de fena değil. hem bence de geri dönecek baykal. ama kimin umurunda? benim değil. tıpkı fenerin şampiyon olmasını istemememe rağmen şampiyon olmasının çok da tın olduğu birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu şu günlerde! şampiyon olmasından çok kafayı üç hafta önce çalıştırıp beş maraton bileti kapamadığıma yanıyorum. kim bilir kaça okutur, kaç aylık nafakam çıkardı! inandınız mı hemen. değil tabi, daha bilica bizim kuyuyu kazmaya başladığında anladım fenerin şampiyon olacağını o vakitten stok ayarlaması yapılabilirdi ama bize ters usta. racona da... fener yüzünden ihya oldum dedirtemezsiniz bana... golü atan da yiyen de bizdendir hem...

neyse bu fani şeyleri bırakıp günümüz gerçeklerine mesela vedat özdemiroğlu'na gülelim. çok gülerek en bi keyiflenerek okuduğum yazısını yazmış sanki bu hafta. güldüğüm cümlelerin sonuna smayli(:) bile koydum. çok güldüğüme daha çok parantez koydum. o derece... kitapların altını çizmeyi çok severim. bebek kafası yüzünden şimdi mizah dergilerinin de altını çiziyorum. farzı misal; rakı bardağına düşmüş erik gibi çimler. vedat ağabey ne içtin söyle biz de içelim....

bu arada mevsim normallerinin altında kahvaltı yaptığım için gittiğim cafede bi tost bi çay söyledim. bi çay bi kaşarlının yanında iki domates, bir hıyar ve bolca patates kızartması getirdiler. şaşırmadım da. çok geldi. tostu ve hıyarı yedim. ötekileri kafemizin kadrolu kedilerine hibe ettim.
lakin ikinci çayımı hala getirmedi cıvık garson. unuttu herhalde. neyse vedat abiden devam edelim biz. arada iş ilanlarına bakıyorum elimdeki gazetenin.... ama sıcaktan mı yoksa artık kusma raddesine gelen bu arama ritülleri yüzünden mi bilinmez bir tuhaf okuyorum. misal masko'yu moskova okuyorum ikidir. zaten artık bu topraklarda pek şansımın kalmadığını düşünüyorum. nerdeyse bir senedir istanbul'daki iş sahiplerinin yarısı ile görüşüp yarısının yarısında çalışmış biri olarak kalan son çeyrekte şansım real madrid karşısındaki tophane tayfun kadar usta...
ki zaten bu kıtlıkta bir de numunelerle karşılaşmıyor mu insan. artan sıcakla birlikte iyice delleniyor. hayır para sahibi olmuş ama adam olamamış insan müsveddelerindeki tripleri, yukarıdan bakışlı lafları duysanız siz de benim gibi allah yarattı demeyip kafa göz dalarsınız. lan sümüklü sen kısa pantolonla dolaşırken ben facitle mizan yapıyordum be.
bak gene sinirlendim. yemin ediyorum beni buluyorlar. lost adasının çekimi gibi bir acayip güç var ama ne olduğunu bulamadım hala. yoksa ada'mı böyle istiyor ya da ölmek ne garip şey anne.

12.05.2010

tuhaf

hayat diyorum sıkıcı ve sıradan tekrarlardan ibaret belki ama yine de tuhaf be usta.
önce büyükçe bir kapta suyu kaynatıyorsun sonra daha küçük ve içinde kuru, minik siyah şeyler olan kabın içine boşaltıyorsun. on dakika sonra da çay diye içiyorsun. üstelik bunu daha iki dakika önce okuduğun aslında pek de hüzünlü olmayan iki kelamın sebebine düğümlenen boğaz tribinden hemen sonra yapıyorsun.
hayat diyorum işte!
çok tuhaf.

11.05.2010

everybody's fine (2009)



- insanlar çok yerler, çok içerler. ta ki kendilerini öldürene kadar. yol boyu bahaneler uydururuz. çünkü gerçekle yüzleşmek her zaman kolay olmuyor. insanlar kolay şeylerden hoşlanırlar. alışık oldukları şey bu çünkü. kimse canı yansın istemez.

10.05.2010

gündökümü

her ne kadar kendime bile belli etmemeye çalışsam da üç defa sıçrayan çekirge şayet bugün de sıçrayamazsa boku yediğimin resmi olacaktı. ondan sonra ne yapacaktım bilmiyorum. dersime çalışmamıştım. aslında öğrencilik hayatım boyunca çok tembel değildim. çok çalışkan da. sadece geçmeye yetecek notları almasını biliyordum. ama bu hayat sınavlarında hep çakozluyordum usta. yine öyle oldu. aslında korktuğum değil beklediğim gerçekleşti. şimdi gerçekten bilmiyorum ne bok yiyeceğimi. bugüne kadar beckett amcaya tutunduk, yenildikçe daha iyi yenilmenin yolunu buluyorduk bir şekil. ama oyun bitti. artık gerçekler var.
şimdi bir süredir buraya tutunuyorum. biliyorum ki böyle giderse bir vakit sonra burası da olmayacak. hayat otuzaltı sıfır önde olmasına rağmen hala tam saha pres yapmaya devam ediyor. kenar yönetim benim gibi çaresiz. maçın tamamlanmasını bekliyoruz sanki. ya da bir mucize olmasını.
bir vapurun arka kısmında yapabildiğim tek şeyi yapıyorum.
bunları yazıyorum.
ne skime yarayacaksa. a evet relax tabi ki.
çayın bile en bulaşık sulusu bana geliyorsa. ben böyle aşkın ızdırabını...
neyse niyeti bozmayalım... usul usul yazalım....
hem ne diyor büyük üstad candan erçetin ;
...güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa
çiçekler solup solup tekrar açıyorsa
ben neden aynı kalayım söyleyin bana...

şimdi çantamdan tomris uyar'ın kitabını çıkardım. rastgele bir sayfasından rastgele bir günü okudum. sonra da boğazın, serin olduğunu tahmin ettiğim parlak sularında kendimi kaybettim....

ve hayret! ilk kez bir karganın vapur kovaladığını görüyorum. üstelik simit yahut peynir atan da yok. kesin kayışı koparmış olmalı benim gibi. tentenin üstünde bir yerde kayboldu sonra.

ama en çok beşiktaş-kadıköy arası vapur yolculuklarını seviyorum. neden bilmiyorum.
eminönü-kadıköy yahut karaköy-kadıköy seferleri de aynı olması lazım gelirken üstelik.
aynı deniz, aynı şehir hatları, aynı martılar. ama işte beşiktaş-kadıköy arası yolculuk başka güzel geliyor. kimbilir fark, belki de yolculularından kaynaklanıyordur.
misal,sağ çaprazımda, mavinin en güzel tonunu giymiş, kısa saçlı, minyon ama pek bir zarif bayan tırnaklarını kemiriyor farkında olmadan. ama yazık o güzel ellere.

nihayetinde nazlı bir kuğu gibi süzüldük haydarpaşa önünden kadıköy iskeleye. ağır ve isteksiz adımlarla en son ben indim vapurdan. nereye gideceğimi bilmiyordum. gitmem gereken kapının aksi yönünden çıktım. ne yapacağım konusunda hiç bir fikrim yoktu. yatılı okula verilen çocuk kadar yalnız ve çaresizdim. sadece biraz daha güneş istiyordum. iskelenin hemen yanıbaşında güneşe ve denize nazır sere serpe oturan kızlı erkekli gençlere imrendim o vakit. lakin kıyafetim uygun değildi. hem galiba biraz da utandım. sanırım bu yüzden kalabalığın peşine takılı kaldım bir süre. sonra ruhu okşayan bu mayıs güneşinde oldukça davetkar duran banka oturup gelen geçeni seyreyledim.
.
candan erçetin - elbette
.

9.05.2010

uzun

bir şeyler dürtüyor bu sabah. aklımı durduramıyorum. sanki yazmaya başlayıp bir daha hiç duramayacakmışım gibi geliyor usta. öyle bir yazma isteği hani. ama işte toparlayamıyorum bir türlü aklımı. her yönden geliyorlar. bir panik kargaşasından çok sevinç telaşı gibi. ya da başka bir şey. ama epey kalabalıklar. hani müebbet mahkumların kaldığı hapishanenin kapıları açılmış da....
aklıma mukayyet olmaya çalışıyorum.
öte yandan bu şarkıları da yasaklamalılar. bağımlılık yapıyorlar usta.
çokça hüzün bir de.
bir oturuşta iki yüz kırk altı defa dinlenir mi bir şarkı.
ben dinledim.
bahar diyorum;
çok uzun usta.
.
sezen aksu - kavaklar

8.05.2010

böyle

hep böyle oluyor işte.
iki aydır her sabah 06:45'te kıyameti koparan telefonumun alarmını duyduğumda; "ulan gün gelecek üç gün deliksiz uyuyacağım" diyordum. aha işte bu sabah iş yok, alarm yok, sessizlik cadde boyu ama ve lakin şimdi saat 06:45 ve gözlerim kendiliğinden açılıyor. bir daha da kapanmıyor sonra.
ama işte iki satırlık insanları musallat ettik ömrümüze bundandır dibe vuruşumuz usta.
hadi durma.
vur kadehi!

7.05.2010

hotel california

hotel kaliforniyayı üç kişi yazmış. sabah radyo eksen'in "ikinci el"inde söylediler. zaten böyle güzel bir parçayı bence de en az üç kişi yazmalıydı usta. ama o değil de ben yine başa döndüm. mehterandan daha beterim bu aralar. hatta çok kötü beterim. bir ileri, iki geri gidiyorum. ne olacak böyle bilmiyorum. patronla öğlen kavga yaptım. akşam da istifamı verdim. düşünmek için süre istedi. ama benim kararım kati. öyle ki veda mektuplarına başladım bile. bindik bir alamete daha bakalım.....

sonra bilader geçen gün ; olm amma kasıyorsun ha, hep aynı yerde dönüp duruyorsun, bir saat okuyorum bişi anlamıyorum yazdıklarından" dedi. olm günlük o günlük, ben de yaşadığımdan bişi anlamıyorum zaten, idare et dedim. tutumlu çocuktur bizim bilader, idare eder. çünkü o da biliyor hep aynı şeyleri yapıyorum. anlıyor da beni, gıcıklık yapıyor işte.

işe gidiyorum, eve dönüyorum. gitmelerde ve gelmelerde radyo eksen dinleyerek camdan dışarıyı seyrediyorum. bazen toplu taşımada ve yanımda köy kahvesinde oturur gibi yayılan öküzlere kızıyorum. bazen çok yer vermek istediğim uzağımdaki masum güzele kaçamak bakışlar atıyorum. ha bir de havalar düzeldi diye akşamları 17 dakika eve yürüyorum bu aralar. işte çok bunalınca güneşe çıkıyorum. candan erçetin dinliyorum.
böyle yani.

öte yandan bir diğer sevgili arkadaşım da dün akşamdan sonra bir ihtimal daha var o da ölmek mi demiş kendi nam ve hesabına. yalan yok şimdi, şu bir senelik ağır koşullarda zamansız ağrıyan azı dişim gibi ara ara yoklamadı değil beni de o ihtimal düşüncesi. lakin küçük sahil kasabasındaki yaşam kadar uzak o ihtimal bana usta. hem günah, hem korkar adam be. bu mevzuyu hiç duymamış olayım deyip kapattım telefonu usulca. hem pollyanna olmak için o kadar çok sebep varken, yakışır mı bize usta. misal sırf bugün boğaziçi köprüsünün tam ortasında paralel seyrettiğimiz sayın turizmin en saygılı, en derya bakışlı ve en bi masum güzelini görmek bile taammüden bi beş sene atar ileriye yaşamak için. sonra o baharın kokusu. kışın güneşi, denizin köpüğü.

sonuç , sevme yanarsın sen yine de.

haydi best wishes.
m.s.

6.05.2010

anomali

normalde bu saatte oturmazdım. yatardım. yazmaz, uyurdum. şimdi hem oturuyorum hem yazıyorum. bir rivayete göre yazmak rahatlatıyormuş. ama bilmiyorum nasıl bir histi bu. burada düzinelerce yazmış olmama rağmen üstelik. nasıl bir duyguydu bilsem bile unuttum. belki bulurum diye yazıyorum şimdi. cevapsız sorularımı arıyorum belki de. hem ya cevapsız değillerse, sadece bir paradigmadan ibaretlerse. bazen, sık sık olmasa da küçük bir zaman diliminde gerçekten hissizleşebiliyor insan. sadece duştaki suyun sıcaklığını hissedebiliyor şu hayatta. hani geçmişe mazi veya geçmişini silmeden geleceğe taşınamazsın diyorlar ama bedevi olmayı ben istemedim ki. tamam zamanında bir macera uğruna çöle girmiş olabilirim lakin bedeli bu kadar ağır olmak zorunda mıydı? kafam karışıyor şimdi. bir bekir'e bakıyorum bir kendime. başını eğip yürümek mesele değil de... başını eğdirenler, yolu da sahiplenmişler. yürüyecek alan bırakmamışlar. çimlere basmak gerekiyor. insan kaderini gerçekten kendi mi oluşturuyor. yoksa öyle olduğu için mi giriyor bu dolambaçlı yollara. nedir, mesele nedir? hala çözemedim. ben de mi bir anormallik yoksa etrafta mı bilmiyorum. oysa bana ezberletilen değil öğretilen doğrularıma bakıyorum. bir de öte tarafa. sonra topluyorum bölüyorum çarpıyorum ama bir türlü sağlanmıyor ne matematiğimiz ne fiziğimiz. nasıl bir çekimim var ki bu insanlar beni buluyor yahut ben onları. çok bilinmeyenli denklemin en bilinmeyenli iki hanesi olarak sırıtıyoruz dünyanın kara tahtasında. ve şimdi üşenmedim saydım tam on yedi satır yazmışım. lakin rahatlamanın r'sinden hala bi'haberim. ama sanki böyle olmuyordu bu.

2.05.2010

bahar

sanırım buraya bahar geldi.
hava çok sakin ve de ılıman.
garip bir sevinç dalgası yayıyor ortalığa.
tabi sen alışık değilsin benim bu hallerime.
aslında kimse değil.
kısa süreli de olsa faydalanayım istedim lakin elim ayağım birbirine dolaştı. ne yapacağımı bilemedim. öğleye kadar ne yapayım diye düşündüm.
bir şey bulamadım bu tatil sabahında.
sonra alışverişe diye çıktım.
sokağın başındaki küçük parka gidip oturdum, yaşlı amca ve teyzeler gibi. en gençleri bendim müdavimlerin. ki ben müdavim değildim. ama sevdim bu parkı ve etrafındakileri.
yakmayan, okşayan mayıs güneşini de sevdim. kemiklerimi ısıttım bir güzel.
iyi geldi.
sonra kuşlara ekmek, yem gibi bir şeyler atan amcayı seyrettim bir müddet. birbirine kur yapan acayip renkli güvercinleri ve karşı köşede müşteri bekleyen, beklediği müşteriler gelince hararetli bir şekilde pazarlığa tutuşan çiçekçiyi de izledim.
anlayacağın sevgilim, etrafımda hareket eden ne varsa izledim uzun uzun.
dışarıda hava muhteşemdi.
ve beynim çek git diyordu bir yerlere lakin ayaklarım ve gönlüm gitmiyordu neden bilmem.
hem ne diyordu candan;
bahar geldiğinde mi ben böyle olurum

yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar
dedim ya bilmiyorum.
ama bugün hava çok güzeldi. bunu biliyorum.