19.04.2010

hayat neden şekil yapıyor?

bazı insanlar var. sanatcı diyorlar onlara ama hem ana dilleri hem vücut dilleri farklı şeyler diyor. ama mesela yanlarında bazıları var ki sanatçı kere sanatçı, insan kere insanlar. asil, zarif ve de naif. maalesef ikinciler o kadar az ki.
insan bazı şeyleri görmezden ve duymazdan gelse çok daha rahat edebilir belki. yapı meselesi belki de. lakin dayanamıyorum işte ben. tepkiliyim her daim. zararım kendime oluyor biliyorum. üç maymunu oynamayı ya beceremiyorum ya bilmiyorum. kötüsü, dünyayı da düzeltemiyorum validemin dediği gibi. kendimi yediğimle kalıyorum.
keşke filmlerdeki kadar kolay olabilseydi gitmek. yahut şarkıdaki gibi keşkelerin olmadığı bir yere gidebilseydim keşke. yok öyle bir yer elbet. kaf dağının ardında bile. ama işte keşkeler bizim baş yazımız! kalabalıklar her geçen gün daha bir boğuyor. eşkiya maalesef hükümdar ve hükümran olmuş her yere. nefes almak zor. maymunun değil üçü teki bile olmak daha zor. denetime gittiğimiz x şirketinin bilmem ne müdürü kadar vurdumduymaz sallamaz, gerektiğinde en bukalemun gerektiğinde en bi sırtlan kısacası iyi bir şeker şerbetçi olsaydım bu kadar acı çekmezdim misal. ayrı bir sanat işi tabi onu icra etmek de.
oysa biz yapıyoruz hödüklüğü yine kendimize. hani misal kuyrukta ya da trafikte yaptığın boktan basit bir jestin seni nasıl yurda yarar büyük işler yapmış insan gibi sevindirdiğini görse bazı hıyarlar, en azından sokakta stres diye bir şey kalmaz. aha bugün misal geçiş üstünlüğüm olmasına rağmen hiç tanımadığım birine yol verdim. boyum nasıl uzadı, nasıl havaya girdim anlatamam. hele başıyla bir de teşekkür edince papazın çayırında fenere beş atmış gibi sevindim.
lakin işte yabancı sözlü istanbul şarkıları da çalmıyor artık radyolar. kusana kadar ara-bex dinlemek istediğim zamanlar oluyor o yüzden. ama kusarım diye dinlemiyorum. söyler misin hayat neden şekil yapıyor feridun ağbi? öyle salt şarkı söylemekle olmuyor bu işler.
ya da ben ayça şen başkan kadar şen olabilseydim sabahın yedisinden onuna kadar en azından. radyo eksene tekrar dönmüş. kaç defa gitti kaç defa döndü bilmiyorum ama baba'nın dönüşlerinden daha çok sevindim emin ol. hani deli dolu coşkulu havai, dengesiz ne idüğü belirsiz kelamlarının yanında arada söylediği öyle kelamlar var ki haydar sanayi tipi tüp örtüsü gibi kaplıyor tüm zamanı. ha ne idüğü belirsiz kelamlarını da seviyoruz bazen, o ayrı. bu arada haydar sanayi tipi tüpleri isponsorluğu cuk oturmuş şaka ya da gerçek ben bilmem. gerçi ben hala arabamın üstünü örtemedim aldığımdan beri. bizim bahçenin kuşları da cır cır olmuş gibi pırt pırt sabah akşam sıçıyorlar arabanın ağzına. bugün yıka 15 dakika sonra seksenlerin kapkara haliç'i gibi oluyor arabanın üstü. hayır bi de beyaz kir göstermez derler. işte yine günlerden bugün ama aylar sonra validenin çeşmesinden hortumla yıkarken arabayı bir iki sene öncesi aklıma geldi. kışlarımız ve yazlarımız ılık ve de az yağışlı geçerken hani; arabanızı hortumla yıkamayın, çimlere basmayın, sevenleri ayırmayın, dünya çöl olmasın, uçaklarımız türbülansa girmesin diyordu ya ana ve ara haber bültenleri. işte o ara hem tembelliğime iyi geldiği için hem de toplumsal bir olaya kendi çapımda destek vermek için bir adet fırça ve yarım kova suyla yıkıyordum arabayı. zaten birbuçukayda bir yıkıyordum dokunmuyordu bana. sonra ne oldu? unutuldu. keneler bastı önce sonra kuş sonra domuz gribi falan derken hepten unutuldu bu canım film. oysa susuz yaz çok güzeldi. zamanında demişti bazı büyüklerimiz de dinlememiştik. eskiden buralar hep dutluktu. şimdi beton yığını yeğen diye! kadir ve türkan bilmeyen bir nesil yetişiyor artık. yazık! tabi ki hülya koçyiğit oynamıştı o filmde. ama al yazmalı'yı da bilsinler istedimdi.

yoksa ben de yolda giderken öyle envai çeşit şarkı dinleyebiliyorum istanbul merkez stüdyoları sayesinde. ama evde tek bir şarkıya odaklanıyorum nedense. onlarca kez dinliyorum. kafi geldiğini düşününce başka birine geçiyorum. yazının seyrini etkiliyor bazen bu şarkılar. misal şimdi farid farjad'ın istanbul eseri çalıyor. bir hızlanıyor bir yavaşlıyor. esasen hüzünlü gibi dursa da çok sevinçli bir şarkı bence. coşkulu bir de. evet hüzünlü bir sevinç var. en azından samimi yahu. o kadar içten ki yazıyı bile bağlayamadım. durduramıyorum kendimi. abi titrettikçe tahran'dan kemanın telini benim gönül yayları sallanıyor taa istanbuldan.
gönül yayı demişken bahar geldim geliyor diyor. eee yapıyor, cee yapıyor, sonra küsüyor. başka bir gün gülümsüyor, sonra yine somurtuyor falan. ne ayak hala anlayamadık. istanbul'un lale devri bitiyor, papatyalar beyazdan sarıya dönüyor ama bizimki oralı değil hala. hani sağda soldaki afişleri, festivalleri görmesek sonbaharda mıyız ilkbaharda mıyız anlamayacağız. ha çok mu mühim? değil aslında. metrobüste her gün gördüğüm egzantrik ama gereksiz ispanyolca kurs reklamı kadar önem vermiyorum inan olsun. işiniz gücünüz yoksa paranız çoksa takılın bize eer türlü sanatsal aktivitenin ispanyolcasına talip olalım tarzı bir reklamasyon, bir ajitasyon sorma gitsin. abartı sosu çok belki ama öte yandan canım çekmiyor da değil hani.
aylaklık var.
ispanyolca var.
film var.
bu arada benim kelimem... la lluvia...
ya senin ki amigo?

haydi adios
.

16.04.2010

kaçak yayın

hani hep böyle hüzünlü, sıkıntılı , bulantılı ve bunaltılı hallar olmuyor bu çemberin içinde ey sevgili. misal bugün saat onu biraz geçe olduğu gibi anlamsız, istisnasız sevinç fırtınaları cereyan ediyor bazen içimde. keşişlemeden kuvveti yüksek, süresi alçak olsa da hoş oluyor, itiraf edeyim. pek yapmadığım şeyleri yapıyorum o vakitler. ben bile şaşıyorum nasıl olduğuna. ama oluyor işte böyle arada. bahardandır diyor kimileri. inanıyorum. fakat ben başka, bambaşka alakasız şeyler olsun istiyorum. hatta bugün olduğu gibi sebebini de bilmeyeyim. ama olsun. hem de pek çok kez olsun bu nöbetler. keşişlemeden, karayelden, poyrazdan, havadan, sudan. dedim ya olsun yeter ki. ve sonra hiç durmadan sana yazayım hiç bitmeyen bir şarkının arka fonunda. yazdıklarımı okurken senin okuduğunu hayal edeyim. hayal ettikçe yazayım. yazdıkça kâh hüzünleneyim kah güleyim. suretimin şekline göre dönsün plağımız güldükçe hızlansın. hüzünlendikçe yavaşlasın.  ama hiç durmasın.
lakin sorun şu ki sevgilim; yazamıyorum.
ama çok istiyorum.

13.04.2010

katil ve maktul

sevdiğim şarkının sesini açıyorum önce ve sonra seven, volume yapan sanki ben değilmişim gibi odayı terk ediyorum anlaşılmaz bir biçimde. işin kötüsü döndüğümde fark ediyorum bu yaptığım her şeyi. hem katilim hem maktûl belki de bu anlamda. belki hiç biri. ama sevdiğim şarkı değil bana hüzün, hatta acı veren bu günlerde. sevdiğim şarkı candan'ın tarantino kılıklı "git" şarkısı elbet. evet hala. geçen sene bu günlerde başka bir sadakat şarkısı hüzün veriyordu. şimdi bu acı veriyor. ama oluyor böyle bazen, insan kendini dolmuş taksinin arka üçlüsünün ortasında tanımadığı kimseler arasında oturuyormuş gibi huzursuz, huysuz, sıkıntılı hisseder ya. sağa sola kımıldayamaz da yolculuğun bir an önce bitmesini diler. çabuk geçsin ve bitsin ister hani. bilmiyorsun, maktûl ben, katil sendin o vakit. şimdi bir sene sonra hem katilim hem maktul. ve sen yine bilmiyorsun. aslında durumun şarkı ile hatırlattıkları ile hiç ilgisi yok. şehir ve şartlar daha bencil daha acımasız daha toleranssız yapıyor insanı. insanlıktan çıkarıyor yani. bu kadar boş yolculuk ettiğim başka bir zamanı hatırlamıyorum çünkü. aynı şeyleri düşünüp aynı çözümsüzlüklere kucak açıyorum her seyr-ü seferde. işe gidip eve dönüyorum. belki bir şey olur diye bekliyorum arada beklenmedik. fakat hiç bir şey olmuyor. olmayacak da. ama beklemeye devam ediyorum. hem kim bilir belki de güzel bir filmdir sokak kızı irma. kaç gündür çantamda taşıyıp iki sayfa okuyamadığım kitaptaki lafzına şöyle yazmış çünkü sevgili arkadaşım; ne güzel filmdi yahu. ama ve fakat umarım çok çabuk geçer ve biter bu günler.
evet.
.
yüksek sadakat - katil ve maktûl

5.04.2010

pembe

ben yazmayı bitirdiğimde o da göztepe'de inmek üzere kapıya yanaşmıştı. belki açık öğretim sınavına belki sevgilisine, belki de yorucu bir nöbetten sonra evine gidiyordu.
kim bilebilir? ben bilmiyorum. sadece yazıyorum..
her zamankinden daha farklı gelen sirenini duyduğum banliyönün kendini de görünce sıkı bir depar attım. elimdeki ağır çanta olmasa yetişeceğimden bir an bile endişe etmezdim. bir yandan koşuyor bir yandan da sol tarafımda yılan gibi uzayan treni kesiyordum. bir elimle de çantanın içindeki akbili bulmaya çalışıyordum. sağ cenahtan da bir başka banliyö yüz metrecisi bana doğru koşuyordu. ondan önce turnikelere girip trenin yarısı kapanan kapısından güç bela kendimi içeri atıp ilk gördüğüm tekli koltuğa yığıldım nefes nefese. daha nefeslenmeden bu anı kaydettim not defterime sonra da vakit kaybetmeden çantamdan çıkardığım ve başarılı bir ikinci bahar yaşadığımız kitabıma gömüldüm. onu ise trene bindikten yaklaşık on-on iki dakika sonra kuru ve kesik öksürüklerini duyunca fark ettim. tişörtüyle uyumlu pembe bir ruju, zeytin karası gözleri, taşlanmış mavi bir kotu vardı. bu ilk temasın üzerinde fazla durmayıp kitabıma döndüm yeniden. ama okumak mümkün olmadı. zira bir okuyup bir not almam onun da dikkati çekmiş olmalıydı ki arada kaçamak bakışlarını fark ettim. izleniyor hissine kapılınca iki sene de ancak okunur kıvama getirdiğim kitaba odaklanamadım bir türlü. ben de bir an için kah kitabı okuyor kah etrafı seyrediyor havası ile onu izlemeye başladım. sağ bacağını yanmayan kalorifer kutusunun üstüne, sağ dirseğini dizine, avucunu da çenesinin altına dayamış dışarıyı izliyordu. belki çok güzel değildi ama çok güzel bakıyor ve duruyordu. hani resim yapabilme kabiliyetim olsa oracıkta portresini çizerdim. hayır fotoğraf çok hazır, çok zahmetsiz olurdu. bu doğal güzellik daha çok emeği hak ediyordu. aramızdaki uzun sessizlikleri kısa ama peş peşe kuru öksürük nöbetleri bozuyordu. tesadüf o ki aylar önceki ilk okuma denemem de bıraktığım sayfanın kıvrımında okumayı bırakıp aynı sayfanın köşesini aynı yerden kıvırdım ve olanları yazmaya başladım.
mavi bir kotu, zeytin gözleri, pembe bir ruju vardı.

4.04.2010

haftalık

pazar : bir ara aldığım tüm kitaplara tarih ve yer bilgisi notunu düşmek gibi hastalığım vardı. önceden alıp ve bir türlü okuyamayıp yarım bıraktığım bu kitaba yeniden başlayınca merak edip baktım; tarih ve yer notu düşülmemişti. ama o okuyamadığım kitap daha bir okunur geldi şimdi nedense. kelimelerinin hayranı olduğum ayfer tunç'un tüm kitaplarını okuyup bunu okuyamamak garip. ama sanırım şimdi tam zamanı.

cumartesi : aylak adama ihanet pozisyonunda elimde market poşetleri ile eve dönüşte sordum bu soruyu kendime ilkin. bu günlük kimin saygıdeğer günlük? benim mi yoksa kısa yahut uzun aralar verdiğimde bile belki bugün yazmıştır umudu ile google reader veya blogline takip şeysine itibar etmeyip her gün,  olmadı gün aşırı gelen takipçilerin mi? kendime mi onlara mı yazıyorum? sanırım her ikisi de. her şey yazılmıyor belki ama çok şey de yazılıyor. el yazmalı tek kişilik günlükler bile sonunda birileri okunsun diye yazılıyor. ve kanımca oraya da her şey tüm çıplaklığı ile yazılmıyor. yaz demişti ya sevgili dostum. dün yine dedi. zaten gelince yağmur gibi birileri de demese de yazılıyor. eduardo galeano'nun futbol dilenciliği gibi bir yazı, bir muhabbet dilenciliğidir belki de yapılan.

cuma : yazın sabah ayazını, kışın güneşini ilkbaharın her halini seviyorum.

perşembe : deniz otobüsünden çıkıp bu mis gibi ılık ve dingin bahar akşamının tadını yudumlarcasına ağır adımlarla ilerlerken muhtemel amatör bir fotoğrafçı mavi-beyaz demir parmaklıklar arasında sıkıştırdığı akşamın kızıllığına tutulmuş güneşi resmederken arkalı önlü tok tak, tak tuk sesler çıkaran aynı akşamın telaşına düşmüş yüksek topukların ritmine ayak uydurmuş ve dolmuşlara seyirtir buldum kendimi.

çarşamba : oldukça fit ve ideal görünen ve hiç de tartıya ihitiyacı olmayan esmer bayan üç adet alışveriş torbasını istasyonun bir köşesine elindeki deri çantayı da kavruk, üst ön dişlerinden bir iki tanesi olmayan o şirin tartıcı çocuğa verip de eyfel kulesini andıran yüksek topuklarıyla basküle çıkınca çocukla aynı anda gülümsediğimi fark ettim. muhtemelen elli yedi kilo geldi. tartıcıyı kaç lira ile sevindirdiğini göremedim.

salı : habire tifani çatlak tişöört yarışması anonsu yapılıyor radyolarda. orijinal hiç bir fikrim yok ama katılmak istiyorum bu yarışmaya. tifanny de kahvaltı filmini anımsattığı için olabilir mi bilmiyorum.

pazartesi : allah metrobüs yolcularına sabır ve iyilik versin. şoförlerine ise yolcuların iki katı versin. zor o kadar çeşit insanla uğraşmak. kaptaaan klimalar çalışmıyor mu diye bağırıyor daha mart kapıdan baktırmadan bir ergen. havalandırmayı kapatıp klimayı açıyor. öteki kaptan ceketim sıkıştı bi aç-kapa yapsana. beriki hadi kardeşim bas da gidelim işe geç kaldık. yandaki niye geç kaldın. adamcağız evde karısından yemiyordur bu kadar lafı. ve eminim her akşam gidip karısının elini öpüyordur. insan olmak zor. bu istanbul trafiğinde kadrolu şoför olmak daha zor. valla.