ikibin10 - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

ikibin10

sabahın köründe ve etiler'de iett otobüslerinin yanında son derece sportif şort ve atletiyle koşan yurdum insanı görmüştüm de benzer kıyafetle aynı işi aynı ciddiyetle gecenin kör karanlığında icra edeni ilk defa görüyordum. aslında henüz yeni denilebilecek bir zamanda gerçekleşmesine rağmen bu olayı unutmuştum işte. yerini ve zamanını tam hatırlamıyorum şimdi. nette dolanırken bir resim çağrıştırdı az önce. yine ikibindokuzun sonuna yahut ikibinonun başına denk gelen zaman dilimlerinin birinde hatırlayamadığım bir filmde aklına geleni hemen yap yoksa karar vermek zorunda kalırsın deniyordu. filmi unuttum ama bu aforizmayı unutmadım. aslında unuttum da iki üç gündür yaşadığım son derece boktan karar alma süreci yeniden çağrıştırdı. seçiyor işte hafıza. portakalın kabuklarını soyup işe yarar kısımlarını yediğimiz gibi kalanını geri dönülmez şekilde çöp kutusuna atıyordu. oysa kabukları çok güzel kokar portakalın.
dedim ya boktan bir karar alma süreci. kötünün iyisini seçmem gerekiyor. aslında ikisini de istemiyorum. ama istemek zorundayım. asıl seçmem gerekeni her zamanki gibi kaçış fantazilerimde saklayarak ya mevcut sokak arasından devam edeceğim hayata yahut ötekilerden birini seçerek iki sokak aşağıdan beş cadde yukarıdan ama aynı güzergahta aynı paftada devam edeceğim. değişen sadece detaylar olacak. ama daha öte yanda, hayallerde okyanusu geçmek varken bu sıradan karar almaların hiç bir önemi olmadığını bilmek.
işte o, hepsinden boktan...

gene bozuldu klavyemin ağzı. cem yılmaz'da bozmuş yeni filmde. hem olur öyle arada.
birileri bozacak ötekiler düzeltecek denge böyle sağlanacak. dün izlediğim iki bin iki yapımı isyan isimli bilim kurguda böyle bir tek düzelik, hissizlik anlatılıyordu. 4.dünya savaşı çıkmaması ve insanlık adına insanlığına rağmen cinayetler işlenip, insani duygular kısırlaştırılıyordu bir ilaç marifetiyle. abedenin barış ve huzur adına ırakta yaptıkları geldi aklıma. matrixten keanu reeves'den esintiler çaksa da bazı yerlerinde izlenesi ilginç filmdi. sonra düşündüm de böyle her bi boku kafaya takan düşünen hisseden insan olmak mı yoksa sevmeden, üzülmeden, acı çekmeden hiç bir şey hissetmeden ot gibi yahut filmde denildiği gibi bir saatin tik takları gibi makine düzeninde yaşamak mı?

sorular
ve sorular....

kısa ve etkili, kendine özgü yazılmış blogları daha çok severken böyle uzun yazmam niye bilmem?

sonra o alkolü alırken sağlığa demek de neyin nesi oluyor?

damlaya damlaya göl oluyorsa, taşıma suyla değirmen niye dönmüyor?

bilim adamlarına, entellektüellere "taş çıkartan" avşar kızının, - kıraç anlatmış olsa bile- yediden yetmişe herkesin bildiği şu meşhur vergili-padişahlı-huni takan tebalı fıkrayı onbeş dakikada çakozlaması normal mi? entellektüelliğin şanına sığar mı?

banliyö treninin elektriğinin her seferinde cevizli-maltepe arasında niye kesildiğinin cevabını 2009'da da bulamadım. kısmetse seneye, 2010'a inşallah. olur mu?

hani iş sabahlarında hava böyle soğuk ve kapalı üstelik yağmurlu iken ulan şimdi sıcacıkta yatakta öğleye kadar ne güzel uyunur, uyunmasa da ikindiye kadar sıcak yatak, yumuşak müzik hafif kitaplar eşliğinde ne keyif yapılırdı deyip de aynı şartlar bugünkü gibi tatil gününde gerçekleşince sabahın sekizinde şeytan niye dürter ki?

tivilerde gastelerde ikibindokuzun enleri yazıldı, gösterildi habire. şimdi de iki bin on için her seneki geyik muhabbeti olan bu yıl yapılacak listeleri ve bunu yapamayanlara öneriler süslüyor dört bir yanı.

kimse sormadı ama hani ve yine de merak eden olursa nasıl bir iki bin on diye?
her zamankinden, az şekerli ve sütlü olsun lütfen.
evet.