25 Haziran 2009 Perşembe

idare

-peki mutlu musun? dedi
-hönk dedim kaldım. beklemediğim bir soruydu. ya da beklediğim en son soru. tutuldum kaldım. mutlu değildim. mutsuz da değildim. iki hâlin arasında olmaktım. sonuna kadar kurulup halının üzerine bırakılmış bir oyuncak gibi yahut özenle yapıldıktan sonra suyun akışına bırakılan kağıttan gemi timsaliydim. ama işte bunu nasıl anlatabilirdim o'na. anlatamadım tabi. her başı sıkışan gibi "idare"ye sarıldım ben de. idare ediyorum dedim.
-idare ediyorum.

16 Haziran 2009 Salı

yokuş

dün sabaha karşı kendimle konuştum ben hep kendime çıkan bir yokuştum yokuşun başında bir düşman vardı onu vurmaya gittim kendimle vuruştum
özdemir asaf


ben diyeyim seksenbeş, ama sen de seksen , başka birileri de yetmiş derecelik bir diklikte desin ama o günlerde (ve hatta şimdi hala zihnimde) gördüğüm en dik yokuştu. o kadar ki, kışın kar yağdığında kimse ne kızağı ile ne de tahta merdivenle kaymaya cesaret edebilirdi. biri hariç! giriş sol yanında "naazaamca"nın bakkalı sağ yanında heyula gibi ve bir o kadar şekilsiz gecekondudan bozma bir apartman. en üstte zirvenin sol yanında mad max'in motoruna benzeyen acayip makinasıyla "motorcu'nun villası". ki değil yoldan geçene, esen rüzgara, uçan kuşa havlayan, hırlayan, saldıran mahallenin en çılgın, en manyak köpeklerinin olduğu bir mekan. tam karşısında iğneci kemal'in evi. çocukluk rüyalarımın kabusu kaç gece iğneciden kaçarken bu manyak köpeklere yakalanmak üzereyken uyandım bilmiyorum. mecbur kalmadıkça kullanmamaya çalışırdım bu ömrümün en uzun yokuşunu. lakin işte rahmetlinin tövbe etmeden önce müdavimi olduğu ve has adamı "kürt memet"in kahvesi de, dünyayla tek bağlantının olduğu minibüs son durağının güzergahı da bu yokuştan geçmekteydi. ama allahtan aynı yokuştan da çıkılabilen ilk okulumuza daha kısa ve kestirme olan toprak yollu başka bir yokuştan ulaşırdık.
eskisi gibi trende ne kitap okuyabiliyor ne insanlara bakıp hikayeler uydurabiliyorum. sonra bu akşam sanırım küçükyalı bostancı arasından adalar'ı keserken farkettim ki, insan hayatı iki yarıdan oluşmakta. ilk yarısında binbir güçlükle çıktığı yokuşun en zorlu en dik yamacı, ikinci yarısında da her türlü engeli, zorluğu aşmış bir çok bakımdan olgunlaşmış halde kolayca inilen bir yokuşun iniş kısmı. ben ilk yarısında bu yokuştan çıktım ve şimdi boşa atmış vaziyette aşağıya iniyorum. ama işte o zorlu, o meşakkatli hatta yokluk günlerini niye özlüyorum ki şimdi?
evet son delikanlılar çanakkale şehit düştü belki ama esaslı bir kısmı hala yaşıyordu dünyanın en dik yokuşunun bulunduğu mahallemizde. samimiydi herkes sevgisinde de ve nefretinde de. mertti, delikanlıydı kızı da erkeği de. kimsenin kıçı başı oynamaz, dobraca dökerdi içindekini. hiç tanımadığı insanlardan su istenir yemek verilirdi karşılığında misal araphan yokuşunda. ama işte biz büyüdük ve kirlendi derken dünya sanki başkaları yapıyormuş gibi bu eylemi aslında BEN yapıyordum sen yapıyordun ve geri kalan bilmem kaçıncı tekil ve çoğul şahıslar yapıyordu. ama işte bir de beylik laflardan hayat bunu bana neden yapıyorsun, beni neden yoruyorsun diyerekten hemen 0-3 geriye atıyoruz çoğu zaman kendimizi. üstelik kendi sahamızda. oysa seçimlerimiz kaderimizdir der birisi. ve bir başka büyük türk düşünürünün dediği gibi her şeyin bir bedeli var. evet. ve bir şekilde ödeniyor o bedel. kimsenin ettiği kimseye kalmıyor sonunda. ha elbet hayatın cilveleri, tesadüfleri yahut tevafukları da yok değil bunun yanında. misal şimdi daha doğrusu akşam trende aklıma geldi. yukarıda bahsettiğim kestirme yokuştan koşar adım giderdim ilk okulumdaki benden habersiz ilk aşkıma. cilve şu ki, son aşkımla ilk aşkımın ismi aynıydı ve bunu daha yeni farkettim nasıl bir aymazlıksa artık. ve ilk aşkımdaki o masumiyeti o saflığı bugün dahi koruyabiliyorken yine kendi halt etmem ve elime yüzüme bulaştırmamla, o masumiyeti, inceliği kendime ve karşımdakine çok görerek son aşkımda tutunamıyorum şimdi! dahası düşünemiyorum bile. düşündükçe dikenli teller üzerimde dolaşırcasına bir hal alıyorum.
yokuş diyordum. o yokuşa çıkmak isterdim şimdi! özlüyor insan o günleri. ve özlemek dedim de, uykusuz adlı mizah dergisini bloggerlar arasında bilmeyen yok sanırım. ben de bir iki blogger sayfasında görüp merak edip almış beğenmemiştim işin doğrusu. ama işte bedava sirke baldan tatlı hesabından mı yoksa gülmeye ihtiyacım olduğu zamanlardan geçtiğimden mi bilmem bir ay önce trende bulup belki okurum diye çantama attığım uykusuzu dün akşam okuyabildim. ilginç olan bu sefer çok beğendim. sanırım yarın yenisini alacağım. işte o uykusuzda umut sarıkaya'nın anlattığı ayakkabıcıya "ulan bu benim babam" dedim daha ilk satırlarında. gözüme bir şey kaçtı okurken daha sonra ama yok öyle anlattığı gibi değildi benim babam. elindeki ekmeği paylaşır haketmediğini almazdı kimseden. o amca da almaz ve çayını çorbasını ikram ederdi kesin. eminim vardır bir sebebi öyle davranmasının. ama işte hayat!

11 Haziran 2009 Perşembe

önceki oturumu kurtaralım baby

olacağı varmış olmuş deriz ya hani. yahut akacak kan damarda durmazmış veya su akar yolunu bulur deriz bazı olaylar sonunda. öyle mi gerçekten? ne kadar yırtarsak yırtalım siya siya çekilen kürekler boşa mı sahiden? ikidir şu yazıyı yazmaya çalışırken kilitleniyor misal bizim emektar. aslında iki haftadır aynı naneyi yiyor. karneyle gazyağı dağıtılan günlerdeki gibi bir saat kesintisiz kalabildik mi pc nin başında, öp başına koy durumları yani. formatı gelmiş belli. dedim ya dün akşamüstü bir sil baştan şansımız olsa ne güzel olurdu. yahut şimdiki gibi bir format bi reset bi lodos bi de kayık! ondan sonra değmeyin keyfime ve de kendime. ama az önce yaptığım gibi kaldığım yerden devamı sağlayan bir dünya harikası fayrfoks'un önceki oturumunu kurtar uygulaması olmayacak bu insancıl formatta. unutacaksın, yaşananlar aklına gelmeyecek! ama işte zaten hep yaptığımız o değil mi? geçmişe dönüp defalarca ve defalarca bıkmadan ve usanmadan önceki oturumu kurtarmaya çalışmak acı gerçeği görmeden. geym ovır'ı kabullenmeden... ama işte şah ve mat. ayrıca bırakalım bu beylik lafları. sen yoluna ben yoluma. piyonlarla vezirler istediği kadar aynı torbaya konsun. hem önemli olan işlevleri değil mi? o yüzden yeni ufuklara yelken ve kucak açma zamanı. belki de bu yüzden seviyorumdur otobüs terminallerini. modern de olsa köhne de olsa hep bir hüzün silüeti taşır bu terminaller. ayrılanları, heyecanla bekleşen kavuşacakları yüreğinde barındıran. her ne kadar böyle bir yönüyle hüznüme hüzün katsalar da öte yandan bir sevinç bir ferahlık da verirler. yeni umutlar, yeni başlangıçlar, yeni yerler, yeni insanlardır da aynı zamanda bu terminal ve mütemmim cüzleri. ama işte aslında garip olan keman sesine hasta olan ben kendimin bugüne kadar niye hep ısrarla piyano çalmak istediğimdir. şu vakit açık olan pencerenin camından içeri dolan keman sesi olmasa yazmayacaktım işte bunu da. şimdi su kimdir yol nedir damar hangisi kan kim? ben kimim?

8 Haziran 2009 Pazartesi

ama şartlar denen o vahim şey

şu on gündür aklımdan geçenleri yazabilseydim bir yerlere mr. dan brown en sonunda tom hanks'in oynayacağı filmde kullanılmak üzere bir roman yazardı kesin. evet hüznü sevdiğim, bile isteye kendimi içine attığım doğru. ve bu sefer ilaveten yapmamam gerekeni yaptım. halt ettim kabul. yapmasaydım içimde kalacaktı. yaptım yine içimde kaldı! ama işte bu sefer çok ağır oldu. hem de çok. çıkabilecek miyim bilmiyorum. hiç çıkılası gözükmüyor. ilk yarıyı altıncı bitiren kara kartal'ımın şampiyonluk şansından çok çok çok daha az. "hayatında sadece bir kez eternal sunshine of the spotless mind vari bir sil baştan hakkın var ne zaman kullanmak istersin" deseler. tereddütsüz 28.05.2009 saat 18:07 derim. bugüne de razıyım ama daha geç olmasın lütfen. yine de umut fakirin ekmeği oluyor ama işte bazen. misal on gündür mide ve safra kesesi dolaylarında bazen de onikiparmak bağırsağında dolanan yumruyu, bu sabah güneşinin şereflendirdiği ofisimde boğazıma düğümlenmiş olarak gördüm. hık desem burnumdan düşerdi belki ama ben hak-layarak ağzımdan çıkıp gitmesini istedim. çok bekledim. yangına körükle yetmedi benzinle gittim. kendimi yaktım da geldim. keşkelerim çok oldu hayatta. hep keşke dedim. keşke benim göbek adımdı. ama işte keşke yazmasaydım o mektubu. fakat insan sevgisinden utanır mı? hayır. sanırım ve belki gösteriş şeklinden utanabilir. hani en olmadık yerde insanın yürek boşluğuna dolar ya aniden bir sıkıntı sebepsiz yere. bu sefer aynı anda hem de üçü bir arada bilerek ve isteyerek ve nasıl pervasızca ve isimleri ve eşgalleri belli olarak çullandılar gönül yarı sahama bir bilsen canım günlük! önce üzüntü ve pişmanlık, sonra suçluluk ve nihayet özlem! herhangi bir fabrikanın hiç durmadan devam eden gündüzlü geceli vardiyaları gibi ama düzensiz ama bazen çok bazen az ama sürekli ama nöbetleşe değişerek geliyorlar üstüme üstüme. erkekseniz teker teker gelin sadası laf-u güzaf olmuş bu kubbede. bunları niye yazıyorum. elbet birileri okuyor biliyorum. ama bu sefer ve bu saatten sonra kendim içim yazıyorum. bazı, ben de başkalarını okuyorum ses etmeden. misal bir arkadaş ne demişti. ne acıdır ki hep kötü olaylar bize bir şeyler öğretiyor, ders aldırıyor.. evet ne acı ki öyle... çok acı hem. ama işte "arada sesin çıksın, buradayım fenayım, iyiyim, bokun buharı gibiyim filan de...." diyerek bana sanal sanal moral vermeye çalışan sevgili arkadaşıma verecek cevabım da an ki halim gibi karışık. ben zaten yaşayan bir ölüyüm. harakiriye bambicampinge gerenk yok... zaten nerde ben de o yürek... kendimden kaçak dövüşüyorum hep. hatta dövüşmüyorum pes ettim. evet. kendimi çözmeye çalışıyorum... lakin her çözme girişiminde daha bir kördüğüm oluyorum... ve ayrıca evet bokun buharı gibiyim.. ama hep bir med-cezirim.. hep gel-gitler içindeyim... şu on günlük darma dumanlık bazı şeyleri sorgulamama da sebep oldu. ya ben çok bencilim ya gerçekten yalnızım. oysa hep böbürlenerek söylediğim tam bir elin parmak sayısı kadar olan gerçek dostlarımdan hiç birinin yanına gitmedim bu sefer. başka bir şeyler aradım sanki. hiçbir zaman benim olmayan hep nefret ettiğim şehrimden uzaklaştım yabancı bir şehrin iklimine ve yadırgadığım kollarına sığındım. ama gökyüzü aynıydı. içimdeki ben de. bitmek tükenmek bilmeyen yangınlara sahip yürek de. lakin işte müjde bile etmedi bu kadarını şener'e! zaman mı yoksa yazmak mı her şeyin ilacı, göreceğiz.