23 Mayıs 2009 Cumartesi

radyo

transistörlü bir radyo gibiyim bugünlerde.
bir iyi bir kötü...
yayınları net aldığımda neşeli, parazitli olduğunda neşesiz!

14 Mayıs 2009 Perşembe

ama olric gitme

hani sevdiğimiz birileri hakkında gıyabında konuşurken kulakları çınlasın deriz ya peki o sevdiğimizin hakkında yazarken de denebilir mi böyle. yahut ve mesela şu an ben yazmaya kalkışmışken hakkında kulakları çınlıyor mudur şimdi? üstelik fonda muazzez kulakların çınlasın der iken. öyle tipler vardır hani hayatta, zorla hiç bir şey yaptıramazsınız. evet, o tiplerden biriyim ben de. lakin lanet olası istisna denen bir şey var ki kaide, kural, sınır tanımıyor bozgunculuk yapıyor, en sevmediğim şeyi yaptırıyor. elimi kolumu bağlıyor, mecbur bırakıyor ve arkama bile bakmadan gitmem gereken yerde kala kalıyorum öylece! niye? çünkü üçüncü şahıs hamili yakınlarım yüzünden. pek tabi ki hamili yakınlarımın bunda hiç bir kusuru yok. benim halt yemem zamanında. ama işte kendi halt yemem yüzünden bir şekilde başkalarının sorumlu tutulması ve dahi onların haberi yokken bile isyan edememek bu haksızlığa. kendin olamamak sanırım en çok bu koyuyor. ve ucuz amerikan filmlerinde hatalarından dolayı aileleri yahut diğer yakınları tehdit altında kalıp da kötü adam rolüne soyunanları daha iyi anlayabiliyorum böyle durumlarda. evet.
öte yandan bu ahlaksızlıktan kurtulmanın bir yolu olarak daha az ahlaksızlığı yahut daha az ahlaklı olanı öğütleyen ve önerenler var ki; vicdan ve cüzdan muhasebesi yaptırıyorlar adama. tabi ki vicdanı seçiyoruz her zaman olduğu gibi. o yüzden senede toplam yüz kilometre yapamadığımı öne sürüp satıyorum koşu bandımı. belki de yarın arabamı. ama ruhumu asla. hatta kızım olmadan asla. ve asla, asla deme! her işte bir hayır vardır elbet. bekliyoruz...
lakin beklemek ne zormuş. o gün geldi çattı işte.
yarın olric gidecek.
ben ise mecburiyetten kalıyorum.
kesin dedi kararım... ama kafası hâlâ karışık. küçük de olsa bir ümit var. ama zor, çok zor. üzülüyorum gidecek olmasına. bir haftadır biliyorum gideceğini. ama mide ağrılarım bu akşam başladı. gitme diyemedim daha. sanırım yarın da diyemeyeceğim. giderse üzüleceğim. şayet gitmez kalırsa o üzülecek... ve ben yine üzüleceğim... acaba o'na gitme dememekle sadri gibi mi yapıyorum. giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp bu olaya, kendime mi ihanet ediyorum?
bilmiyorum...
bildiğim yarın olric gidiyor bu kesin.
ama olric.
gitme!

2 Mayıs 2009 Cumartesi

hayat tuhaf vapurlar falan

-fakat müzeyyen bu derin bir tutku dedim alkım'daki görevliye. şöyle bir güldü önce, müstehzi ile sevindirik bir eda arasında.
-çok eski bir kitap dedi sonra.
-var mı yok mu? diye üsteledim.
-maalesef dediğinde teşekkür edip çıkmıştım iki gün önce. başka hiç bir yere bakmadan gittigidiyorkom'dan verdim siparişimi hemen sonra. yanında da imkansız aşk'ı. şimdi bugün kadıköy'e inerken şöyle bir bakayım dedim... algör'ün ikinci kitabı nezahet'e oranla daha bir sardı beni müzeyyen. evet evet derin bir tutku gibi. lakin fazla bakamadan haldun taner'e geldi otobüsümüz. iskeleye yürürken bakılacak tek yere bakarken içim ürperdi birden nedense. karşıda haydarpaşa, iskeleye tornistan eden bir vapur ve en uzakta onları dikizleyen ayasofya bir yanda galata kulesi öte yanda. belki salt bu manzara, belki kulağımdaki duygu yüklü müzik ya da çiseleyen yağmurla bir olup yüzüme yüzüme vuran rüzgardı benliğimi titreten. ama sanırım üçü birden.
yedi numaralı yolcu olarak girdim deniz otobüsü iskelesine. aylardır görmediğim üniversite arkadaşım bekliyor bu sefer karşı yakada. hayır, doktorum! değil. doktorum hasta bu hafta. evet içimde bulunduğum ahval ve şeraiti bir elin parmaklarını bulmayan kadim dostlarımla atlatmaya çalışıyorum. ama hala niye yalnız hissediyorum niye midemin ortasındaki boşluk gitmiyor bilmiyorum! ama şu var bir de; hava yağmurluysa deniz varsa görüş alanında kitap okumak mümkün olmuyor. kafa da karışıksa bir de seni görmem imkansız, imkansız rüyalarım olmasa! rüya dedim de sabaha karşı karışık, çok karışık bir rüya hatta rüyalar zinciri gördüm. kafam gibi karışık. hayırdır inşallah! dağıttık mevzuyu yine... kitap diyordum.. evet okuyamıyordum bir aydır. yağışlı yağışssız denizli denizssiz en steril ortamlarda bile daha ikinci satırda dağılıyordum. ama sonra imkansız aşk'ı gördüm yine blogcu arkadaşımın tanıttığı. bir günde bitirdim. hatta bir solukta bitirdiğim ender kitaplardan oldu. aylak adamdı ilki. sakın kımıldama tabi öteki de. bir ve üçüncüsünde erkek karakterler çok benziyor birbirlerine. aşk deniyor yaşadıklarına ama hastalıklı bir durum diyorum dışardan şöyle bir bakınca. dahil oldukları mevcut sıkıntıdan kurtulmak için kendilerini bile isteye içine attıkları trajedi!. aptal, hasta herifler diyorum! aşk, tutku bu değil, bu olmamalı diyorum. sonra kendime bakıyorum biraz daha gayret edersem onlardan farkım kalmayacak! sadece iki adım ötesi... ama bir yanım hala direniyor. ve hala kendimle mücadeledeyim! sonra kendime geliyorum; deniz otobüsünün sol cenahına dizilmiş ve dörtlü beşli koltuklarda hepsi tek oturan aynı hizadaki erkekli kadınlı bir grup resmi geçitte şeref tribününe selam duran tören mangası gibi bakıyoruz demir atmış tankerlere, kuru yük gemilerine. ömrümüzden tükenen günler gibi hızla geçiyoruz bu gemileri. ya da tam tersi mi? olduğumuz yerde sayan biziz de hızla geçen hayat mı? evet hayat tuhaf, vapurlar daha bir tuhaf...!