29.11.2009

crazy

az önce demlediğim çayı kitap okurken mi yoksa film izlerken mi içmeliyim diye derin düşüncelere gark oldum! az önce dediysem bu yazıyı yazmaya karar vermeden otuz beş dakika evveldi. hala karar verebilmiş değilim. sevgili doktorun dün akşam incelik yapıp şahsıma gönderdiği c.r.a.z.y filminde en beğendiğim müziği dinliyorum şimdi. her zamanki gibi tekrar rekorları kırıyor bu fransız tınısı, emmenez moi. ve national geographic izler gibi düşünce atlasında ilerliyorum şimdi düşe kalka. bir yandan kankanın önerisi kitabı gözlüyorum uzaktan ve elbet üzerinde düşünerek. yazarın tanıdık gelen hikayelerini düşlüyorum. hatta bir adım ötesi yazara yazmak istiyorum. ama çoğu zaman olduğu gibi gereksiz yalakalık gözüyle zanlı olmalarından çekindiğim gerçek hislerimi ve beğenilerimi sunmaktan kaçınıyorum. yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. çünkü çok yanlış anlaşıldım. çok da yanlış anladım bu hayatta. asıl meramımı sormak istiyorum sadece rol kesmeden. ama bazı durumlarda da gerekiyor rol kesmek. önüne geçilemiyor. misal bayramın ilk günü annemin yedinci ortak olduğu kurbanda hoşlanmadığım havadan, ortamdan basit rahatsızlığımı bahane ederek kaçtım. biradere devrettim aileyi er kişi olarak temsil görevini. kulağımda müzik akşama kadar yattım ben de. bugün de çıkıp dolaşalım diye teklif götüren arkadaşıma domuz gribi oldum yatıyorum evde diye yalan söyledim. telaşlandığını görünce yalan söylediğimi, canımın istemediğimi söyledim. ama hala karar veremedim çayı nasıl içeyim diye. aslında sana da yalan söyledim canım okuyucu. tüm bunlar dün öğleden sonra meydana geldi. yapacak bir şey bulamadım, canım sıkıldı bugün olmuş gibi şimdi yazıyorum bunları sana. çay mı? rahmetli her akşam bir demliği devirmeden uyuyamazdı. bense bir bardak içsem uyumak için akla karayı seçerdim geceleri. bu nedenle sadece öğleden ve yemekten sonraları severim çayı. zaten rahmetlinin ne çay ne de insan sevgisi bulaştı bize. garip tercihleri olan, kalabalıktan kaçan yabani ve kararsız bir metabolizma olarak idame ediyorum geri kalan ömrümü. ne bu aralar elimden düşüremediğim yeni kitabımı okurken ne de film izlerken içebildim çayı da. malum köşeme gidip bu sefer bir de sandalye çekip altıma, sokağı seyrederken içtim. şarlo filmlerindeki gibi hızlı hareketlerle sokakta hareket eden araçları ve insanları izlerken yani. ziyaretin biri bitiyor öteki başlıyordu. kendi yağında kavrulan ortalama türk ailelerinin yanında ağır abiler ve ablalar da vardı ziyaretçiler arasında. sanırsın ki oscar ödül törenine geliyorlar. her zamankinden daha hareketli ve kalabalıktı sokak. bir süre sonra bundan da sıkılıp televizyonu açtım. eski bir türk filmi oynuyordu. siyah beyazdı. müjde ile şener geldi aklıma. sonra da öptüğüm kızlar. oysa ne garip duyguydu şu ölmek! bir açıklaması vardı elbet. charles aznavour'u bırakıp ahmet kaya'yı taktım vinampa. hava ise şimdi en sevdiğim halindeydi. sağanak yağmurlu ve hüzünlere hüzün katılası. ama yoruldum, çok yoruldum. özledim bir de. hadi şimdi benden selam söyleyin o nazlı sevgiliye.
.
charles aznavur - crazy 

18.11.2009

gdo'lu hafızalar

sabaha karşı uykumda kayahan'ın bir garip serçesini seslendirmeye daha doğrusu sözlerini hatırlamaya çalışıyorum. niye bilmem. acayip kasmışım kendimi.. en sevdiğim bölümü yandı mı bu postaneler yıkıldı mı yoksa... orayı hatırlıyorum hatta bir ara orayı da karıştırdım. ölüm kalım meselesi sanki. bulmam lazım, söylemem lazım.. ama kime niye bilmiyorum...önünü arkasını karıştırdım tabiri caizse güzelim şarkıyı piç ettim. ve sonra uyandım bin pişmanlıkla...
yüzümü yıkamadan açtım bilgisayarı tüm şarkıyı ezberledim.
şimdi kah gazeteden kah internetten sörf yapıyorum haberler arasında. ama kulağım radyomuz eksenimizde her daim. sevdiğim şarkılar çıkıyor. bazen ilk defa duyduğum. hemen not alıyorum ares'ten bilgisayarıma hüpletmek için. aha işte bak chris de burgh-traveller diyor... daha önce de söylemiştim pazar sabahları radyo eksen bir başka çılgın atıyor. müzikle aşağıdan yukarıdan ilgiliyim diyenler bir göz atıp kulak kabartsınlar derim başka da bişi demem.
radikal'in bilişim duayeni serdar kuzuloğlu avrupada özellikle isveç'te ses getiren hatta ab parlementosuna da giren korsan parti'nin türkiye versiyonu için harekete geçmiş. koşulsuz kamerasız destekliyorum bu açılımı.... amaç sadece paylaşmak...
hey gidi!.. bir zamanlar radyo-kasetçalar eşliğinde kasete kayıt yaptığımız günler aklıma geldi bak şimdi. kayıta basıp harici ses almasın diye odayı karantiya alıp aile mesclisinden kimseyi içeri almadığımız günleri. bu hafıza denen şey manyak bir şey... güzel de bi şey ama...

sonra agassi'nin open kitabı ve sansasyonel yankıları.... beni o günlere götürüyor. nasıl bir beyaz gölge,kuliç ve ismini hatırlamadığım kurbanlık koç, basketbolu bir nebze sevdirdiyse bize pazar öğleden sonraları da tek kanallı devlet televizyonundan wimbıldınlarla, amerika açıklarla bu adamlar ve kadınlar (navratilovalar,grafflar vs) tenise hayran olmasak da sempatik yaklaşmamıza neden oldular. ama neden bilmem agassiler, boris beckerlar kupaları ve paraları götürürken amerikalı jonh mc enreo'yu tutardım ben. sanırım telaffuzundan olsa gerek. ve belki de korttaki aykırı hareketlerinden bilemiyorum. ama telaffuz daha ağır basıyor sanki. sizce de güzel değil mi allahaşkına? bakar mısınız güzelliğe con makenro. bir vili vanderkerkof, bir pakolorente, bir armando diego maradona, huan pablo montoya, deportivo la korunya, niuv kesıl yunaytıt kıvraklığında ve yumuşaklığında. sırf bu ağızda yayılan ve lezzet bırakan isimleri için taraftarı olduğum kişi veya klupler olmuştur geçmişimde. ama hep kazanana, devamlı şampiyon olana daha o zamanlar bir antipatim vardı. belki hep "lozır" olmaktan ileri gelen bir duygu bilemiyorum. hakeza formula bir de michael schumacher rekor üstüne rekor kırarken ona kafa tutan deli kolombiyalı hp montoya'yı sevdiğim gibi. ya da millet kerim abdülcabbar, los encılıs leykırs derken sırf attığı üçlükler için lery bird ve bastın seltiksi tutardım misal yine seltiks leykırsa kaybetse de hep.

şimdi de hıncal uluç'un erkek versiyonu ayşe arman'ın scarlett johansonnumuz ile röportaj yaptığı başlığa ilişiyor gözümüz. evet scarlett'ı da çok ama çok hatta oya-bora'nın dünyayı sevmesi gibi sevdik. hem de monica'dan, sandra'dan, julia'dan çok. ama işte ilk vurgunumuz tabiki charlie'nin meleklerine idi eskiden çok eskiden. özellikle de farah fawcett'ımız vardı. tatlı cadı samantha'mız küçük evin büyük kızı laura'mız. akabinde komiser kolombo, görevimiz tehlike, kara şimşek "maykıl nayt", 25.yüzyıl "bak racırs" ve tabi ki uzay bindokuzyüzdoksandokuz ve kaptan "körk"ümüz.
hep ayşe arman scarlett buluşmasından arta kalanlar bunlar şimdi yalan yok.
hafıza bu işte. gönül gibi. oto da konuyor boka da.
ama her şeye rağmen seviyoruz bu içi turşu dolu fıçıcığı!

ve şimdi birleşime bir süre ara veriyoruz...
%$?*^#&

16.11.2009

bella ciao

domuz gribi ile oynama şeytan doldurur demiş atalarımız. bu sabah her zamankinden daha çok hastayım, işsizim, huysuzum ve çekilmezim sevgilim. kötü haber tez yayılırmış. sağ olsunlar, dostlarım severler bu yedi buçuktan sekizlik adamı. işsizlik kulvarına yine yeniden katldığım için arayıp soranlara galiba biraz domuz gribi oldum diyorum. iki kötü haberi bir arada veriyorum. üçüncüsü olsa hazır kahve yapacağım ama yok şimdilik. sıcak suyumuzda bitmiş zaten.
elbette ki böyle yeni ve popüler şeylerin hemen suyunu çıkartmayı hatta o suyu eşeğin bir taraflarına kaçırmayı pek severiz millet olarak. e biz de o milletin yılmaz bir ferdi olduğumuza göre bırak da dalgamızı geçelim be güzelim. yeter ki sana bi'şey olmasın çünkü sen mühimsin. çünkü sen benimsin. çünkü mahvolurum yokluğunda. ufak tefek yalanlarımız mühim değil hem. ve korkulacak bir şey yok sevgilim. normalinde ayakta ve koşarak geçirdiğim her zamanki gribe beş kala kırgınlıklarımdan biri sadece. kuru öksürük ve ateş yok çok şükür. hem ellerimi günde üç öğün artı yüz yetmiş yedi defa sabunu köpürterek ve çitiliyerek yıkıyorum. tek sorun kızıl bir maskemim olmaması gerçi ben gringo texası beğenirdim ufakken bazen de tommiksi. kızıl maskeye o zaman kanım ısınmamıştı nedense. ama şimdi olsun istiyorum bir kızıl maskem. istemiyorum nur topu gibi bir domuz gribim olsun.
işte bu ahval ve şeraitte sekiz ay önce yarım bıraktığım üç aydır tamamına erdirmek istediğim bir olasılıksızı okumak isterken radyo eksenden yayılan o büyüleyici ses ve melodi kapladı odamın tavanını ve tabanını. şarkıyı ilk kez duymuyordum ama beni ilk kez böylesine büyülüyordu. bir şarkının sabaha kadar sürmesini istediğin oldu mu hiç? benim çok. ama bu şarkı ve bu ses sonsuza dek sürsün sıkılırsam domuz gribi olayım şerefsizim. öyle büyüleyici, öyle keşfedici, öyle içine alıp pamuklara sarmalayıcı, öyle iç gıcıklayıcı, öyle ruh titretici ki.... öyle işte. gördüğün üzre kifayetsiz kalıyor türk dil kurumunun tüm kelime ve heceleri. becerebilirsem şayet bu yazının sonuna ekleyeyim de sen de beğen olur mu sevgili?
sev de beğen!
ve dinle benim içim.....
"çauw bella"...
.
anita lane - bella ciao

15.11.2009

isteyenin bir yüzü vermeyenin...

10 - baş kahramanı olduğum bir romanın içinde olmak :
hepimiz kendi hayatımızın bir oyuncusuyuz, kahramanıyız öyle değil mi? bir bakıma kendimizi oynuyoruz şu kavanoz dipli dünyada. öyle ya da böyle türlü engellerine karşı memnunuz seviyoruz hayatımızı, yaşamayı. hah işte ben de sanal olanından yazılı olanından bir adet romanın baş kahramanı olursam ayrı bi sevineceğim. best-selır olmasına gerenk yok. hatta tuğla olmasına da. bizim aylak adam'ın kalınlığında olsun yeter.
öyle.

9 - bir gece yolculuğunda şehirler arası bir otobüste olmak : evet evet her yerim tutulsa da, sabah kazık gibi hissetsem de kendimi. mola yerleri, otobüsün açılan kapısından sıcak yahut buz gibi bir soğuğun suratını yalaması, orhan pamuk'un "yeni hayatçısı" gibi sadece karşıdan gelen arabaların farlarının göründüğü gece yolculuklarını seviyorum kardeşim. evet.

8 - herhangi bir sahilde bankta denize nazır oturmak : kulakta sevdiğim melodilerden herhangi bir kaçı hatta bir tanesi dönüp dursun ben de denize bakıp durayım. öylece durayım saatlerce. olur mu?

7 - beni köyümün yağmurlarında yuğasınlar : o köy benim köyümdür. gitmesek de görmesek de.... kimbilir belki de...
belki bi gün işte...

6- ve tabi ki yağmurlu herhangi bir yer : bir bisikletin üstü de olur burası yahut sakin bir park alanı. yağsın yeter ki. ben de yürüyeyim adım adım.

5-kadıköy "şeytan" üçgeni : yok böyle bir isim. şimdi ben uydurdum bir tarafımdan. ama öyle bir yer var. aşağı yukarı sahaflar-bahariye-moda köşegenlerine denk geliyor.
hastasıyım.

4 - yağmurlu bir günde görmüştüm seni : üstünde çubuklu formalar vardı. elbetteki beşiktaşım ve kapalı yanındaki yeni açıkta bir şarkısın seni söylemek...
ne günlerdi. hey gidi.

3- püfür püfür bir vapurun kenarı : ne diyordu şarkıda. püfür püfür bir vapurun yan tarafında şu anda istanbulda olmak vardı anasını satıyım. evet vapurun yan tarafı olmazsa olmaz. ister martılara simit at ister çayını yudumlayarak boğaziçini, kız kulesini seyret. ama mutlaka orada ol. evet.

2- ada : il postino'nunki de olabilir. bozcada'da. hatta büyük ya da kınalıada. ama mutlaka bir ada. favorim, elbet bozca olanı.

1- bir tren camından dünyayı gördüm : elbetteki bir numara bir tren kompartımanı olacak. kış olacak. hem de en karasından en sertinden dondurucu bir soğuk ama yüreğe işleyen kalorifer sıcağı. dinmeyen bir yağmur mümkünse lapa lapa kar yağacak. fonda eleni karaindrou olacak. eternity and a day çalacak. başka? sağlığın müdür. daha n'olsun?
.
eleni karaindrou - eternity and a day

13.11.2009

default

az önce bir arkadaşımla konuşurken dank etti. bir şeyleri yapmak için hep başka bir şeylerin olmasını, düzelmesini yahut düzelir gibi olmasını bahane ediyorum. ama adı üstünde bahane hepsi. kendime söylediğim koca bir yalan yumağı. çünkü nihayetinde düzelir gibi olsa da düzelmeyecek hiç bir şey. içinde süregelen huzursuzluk, sıkıntı ve hep bir kaçış özlemi beklenilen gerçekleştiğinde bile devam edecek. tarifsiz bir kısır döngü aslında bu. ve bana anı yaşa masalını da okuma lütfen. tutkuyla hissetmediğin, yürekten istemediğin her şey bu döngüde yuvarlanıp gidecek zira.
ama her şey.

10.11.2009

yenilsen de yensen de...


sondan ikinci görüşmemizde kendine on üzerinden kaç puan verirsin diye sordu? on veremem çünkü böyle kusursuz insan yeryüzünde yok. dokuz mükemmel olurdu. ama ben hiç mükemmel değilim dedim. olsa olsa sekizlik bir adam olurdum herhalde. nevi şahsıma münhasır özelliklerimle. o da tam sekiz değil yedi buçuktan hani. bilimum insan defolarım yüzünden tabi.
son tahlilde yüz seksen yıl önce falan yine buralarda bir yerlerde dediğim gibi çok iyi biri değilim kabul. ama çok kötü de değilim. hani şu klişelenen "özünde iyi bir insanım" aslında. valla.
evet ben böyleyim. bir de son günlerin moda kelimesi ile açılımlanırsak ; işte klasik verdiği sözleri yerine getiren, beğenmese de yaptığı işin en iyisini yapmaya çalışan, arkadaşlarına sadık, güvenilir, çevresinde eh işte iç güveysinden hallice biri olarak görülen kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaya şey eden, zararı genelde kendine kıymeti de kendinden menkul olan sıradan bir yaşam süren sıradan bir adamdım nihayetinde. evet evet sekiz adil bir not olurdu benim için sanki. gibi. belki.
ama ve lakin sorun şu ki; ben onlara sormamıştım siz şirketinizi kaç puanlık görüyorsunuz diye.
evet dışarıdan pek bir afili, pek bir jan janlı gözüküyordu ama işte önemli olan ceviz kabuğunun içiydi. maalesef ki çürük çıktı ceviz! hatta bir ceviz ağacı bile değilmiş gülhane parkında. kağıttan bir kuleymiş netekim.
tabi bu ne ilk ne de sonuncu kazıklanışım olacaktı insanlık tarihimde. ama yine de can sıkıntısıydı durduk yerde. üstelik son yıllarda art arda ve pek fena şekilde her yönden üzerime geliyordu hayat denen bu tek dişi kalmış canavar! bütün kutup ayıları beni öpmek istiyor yahut mıknatıs gibi tüm sakat özel ve tüzel kişileri üzerime çekiyordum. tamam eyvallah boş olan yolda kırmızıda geçmek gibi yahut beşiktaş maçlarında hakeme ve rakip takıma sövdüğüm olmuştur gaza ve galeyana gelerek. yine de türkiye ortalamasının üstünde genelde kurallara uyan, emniyet şeridinden gitmeyen, vergisini ödeyen legal bir vatandaştım sonuçta. kendi notumu yedi buçuktan sekiz yapan da bunlar diye düşünüyorum zaten. lakin işte kumar oynamadığım için sadece aşkta ve işte kaybediyorum. kumar oynasam kesin onda da kaybederim ya. belki de sırf o yüzden oynamıyorum. belki mi?
kesin.
karma denen şey gerçekse şayet boş yolda kırmızıda geçmemin yahut hilderbergeri sinkaflamamım karşılığı yaşadıklarım olamazdı. tamam söz bir daha ki sefere kibarca uyaracağım…
içimden elbet!
şimdi kaygusuz mesajım sana mükremin. iyi dinle!
hani bir laf vardır bir insan yedisinde ne ise yetmişinde de o’dur. bu yüzden belki de şener şen’in her seferinde sefil bilo’yu düdüklemesi gibi gelen geçen alnımızda yazanı okuyor ve bizi düdüklüyor. yahut en azından teşebbüs ediyor, on kusurlu hareketin herhangi birini icra ediyor. on beş sene dirsek çürütüp iktisat okuyup ayrıca mesleki yeterlilik belgesi almak ve işini dosdoğru yapmaya çalışmak bu ülkede bir şeylere yetmiyor. adam olamıyorsun kısacası. çünkü ve maalesef bu ülkenin adam olma kriterleri çok başka çalışıyor. (hidayet gibi basketbolcu mu olsaydım acaba?!)
dolayısı ile her seferinde samuel beckket amcaya dayanıp yine dene, yine yenil, daha iyi yenil demekten imanım gevredi anasını satiim. ulan bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösteriyor sen neden bahsediyorsun beckett amca diyesim geliyor ve küçük isyanım çıkıyor on yediye.
değişim şart!
sonuçta plase de vursan , pis burunla abansan da girmeyince girmiyor meret kaleye. olmayınca olmuyor. o yüzden gelişine vuruyorum artık. ya tutarsa diye….
evet. böyle.

4.11.2009

bir kış masalı

özlemişim üşümeyi. bir kedi yavrusu gibi bazen yanan bazen yanmayan trenin kaloriferine sokulmayı, cam kenarına sığışmayı. kulakta müzik elde kalem hem dinleyip hem yazmayı hem de camdan film şeridi gibi geçen hayatı izlemeyi. sahi canım adalarımız vardı bir de. güzeller güzeli sevgililerin en güzeli. en çok da ona bakmayı özlemişim. deniz çılgın atarken o'nun o mağrur ve heybetli ama bir o kadar mahzun duruşunu. sevgiliye kavuşma özlemiyle yanıp tutuşan bedenler gibi her saniyesi bir kartpostal görünümü olan irili ufaklı gemilerin, teknelerin adalar'a yönelmesini sonra. hakeza geçtiğimiz her istasyonla birlikte arkada bıraktığımız sararmış yapraklardaki hüznü de seviyorum boş banklardaki yalnızlığı da. lakin gerekmeyenler dahil her şeyi dakikasına kadar ölçüp biçen ama bazılarını es geçen beynimin aymazlık ve tedbirsizliğine kızıyorum. çok kızıyorum. zira ben bunları yazarken ve siz muhtemel en güzel pazar kahvaltınızı yaparken biten şarjım yüzünden hem müziksiz hem fotoğrafsız kalıyorum. neyse ki kağıdım ve kalemim var. neyse ki..

2.11.2009

kış diyorum yine gelmiş

hani ısıran soğuktan sonra uyuşturan ve mayıştıran bir sıcaklığa girip de pelte gibi olur ya insan. ama anlatılmaz yaşanır. bir kalamış huzuru ve mutluluğu, bilirsin işte. öyle bir şey. gelişte yanmayan tren kaloriferimiz dönüşte öyle tatlı yanıyor ki. ne sıcak ısırıyor bu sefer ne de soğuk dokunuyor. kulak memesi kıvamı işte. ya da şekerparenin cuk oturmuş şerbeti. yahut vaktin varsa boşlukları ve teşbihleri sen doldur. ben telefonun şarjını bir şekilde doldurup radyomu da doksanaltınoktaikiye kurduktan sonra elimdeki gazeteye yumuldum. dokuz istasyonu hangi arada ve nasıl geçmişim o mahmurlukta bilemedim. ta ki karşımdaki bitirim ikili vagonumuzu terkedene kadar. ben yönümü güneye çevirip sıcaklığı daha bir yakından hissedip aynı anda belki dünyanın olmasa da yurdumun en güzel iki gözüyle karşılaştım. lakin güzel oldukları kadar küstahtılar sanki biraz. baktığımın anında farkında olunup ama bir elimde cımbız bir elimde ayna umurunda mı dünya ve sen tabi ki mithad bey edasıyla camdan dışarı bakan güzelimizin havası pek hoşuma gitmedi. güzelliğinin farkında ama sanki yine de bir beğenilme arzusu ile dolup taşan fettan güzelimiz kıl aldırmadığı burnunu cama dayayıp oradan misilleyip durdu hava sahamı. lakin oralı olmadım pek. bir nevi güç savaşı yaşandı aramızda o kısa sürede. ta ki inene kadar.
benzemez kimse sana tavrına hayran olayım
hikaye için müteşekkirim sana ama inmek zorundayım
bakışıyla selamlayarak bu mağrur güzeli trenden indim.
sonra..
sonrası iyilik sağlık sadık.
dışarısı yine soğuk.
kış yine gelmiş.