8 Haziran 2009 Pazartesi

ama şartlar denen o vahim şey

şu on gündür aklımdan geçenleri yazabilseydim bir yerlere mr. dan brown en sonunda tom hanks'in oynayacağı filmde kullanılmak üzere bir roman yazardı kesin. evet hüznü sevdiğim, bile isteye kendimi içine attığım doğru. ve bu sefer ilaveten yapmamam gerekeni yaptım. halt ettim kabul. yapmasaydım içimde kalacaktı. yaptım yine içimde kaldı! ama işte bu sefer çok ağır oldu. hem de çok. çıkabilecek miyim bilmiyorum. hiç çıkılası gözükmüyor. ilk yarıyı altıncı bitiren kara kartal'ımın şampiyonluk şansından çok çok çok daha az. "hayatında sadece bir kez eternal sunshine of the spotless mind vari bir sil baştan hakkın var ne zaman kullanmak istersin" deseler. tereddütsüz 28.05.2009 saat 18:07 derim. bugüne de razıyım ama daha geç olmasın lütfen. yine de umut fakirin ekmeği oluyor ama işte bazen. misal on gündür mide ve safra kesesi dolaylarında bazen de onikiparmak bağırsağında dolanan yumruyu, bu sabah güneşinin şereflendirdiği ofisimde boğazıma düğümlenmiş olarak gördüm. hık desem burnumdan düşerdi belki ama ben hak-layarak ağzımdan çıkıp gitmesini istedim. çok bekledim. yangına körükle yetmedi benzinle gittim. kendimi yaktım da geldim. keşkelerim çok oldu hayatta. hep keşke dedim. keşke benim göbek adımdı. ama işte keşke yazmasaydım o mektubu. fakat insan sevgisinden utanır mı? hayır. sanırım ve belki gösteriş şeklinden utanabilir. hani en olmadık yerde insanın yürek boşluğuna dolar ya aniden bir sıkıntı sebepsiz yere. bu sefer aynı anda hem de üçü bir arada bilerek ve isteyerek ve nasıl pervasızca ve isimleri ve eşgalleri belli olarak çullandılar gönül yarı sahama bir bilsen canım günlük! önce üzüntü ve pişmanlık, sonra suçluluk ve nihayet özlem! herhangi bir fabrikanın hiç durmadan devam eden gündüzlü geceli vardiyaları gibi ama düzensiz ama bazen çok bazen az ama sürekli ama nöbetleşe değişerek geliyorlar üstüme üstüme. erkekseniz teker teker gelin sadası laf-u güzaf olmuş bu kubbede. bunları niye yazıyorum. elbet birileri okuyor biliyorum. ama bu sefer ve bu saatten sonra kendim içim yazıyorum. bazı, ben de başkalarını okuyorum ses etmeden. misal bir arkadaş ne demişti. ne acıdır ki hep kötü olaylar bize bir şeyler öğretiyor, ders aldırıyor.. evet ne acı ki öyle... çok acı hem. ama işte "arada sesin çıksın, buradayım fenayım, iyiyim, bokun buharı gibiyim filan de...." diyerek bana sanal sanal moral vermeye çalışan sevgili arkadaşıma verecek cevabım da an ki halim gibi karışık. ben zaten yaşayan bir ölüyüm. harakiriye bambicampinge gerenk yok... zaten nerde ben de o yürek... kendimden kaçak dövüşüyorum hep. hatta dövüşmüyorum pes ettim. evet. kendimi çözmeye çalışıyorum... lakin her çözme girişiminde daha bir kördüğüm oluyorum... ve ayrıca evet bokun buharı gibiyim.. ama hep bir med-cezirim.. hep gel-gitler içindeyim... şu on günlük darma dumanlık bazı şeyleri sorgulamama da sebep oldu. ya ben çok bencilim ya gerçekten yalnızım. oysa hep böbürlenerek söylediğim tam bir elin parmak sayısı kadar olan gerçek dostlarımdan hiç birinin yanına gitmedim bu sefer. başka bir şeyler aradım sanki. hiçbir zaman benim olmayan hep nefret ettiğim şehrimden uzaklaştım yabancı bir şehrin iklimine ve yadırgadığım kollarına sığındım. ama gökyüzü aynıydı. içimdeki ben de. bitmek tükenmek bilmeyen yangınlara sahip yürek de. lakin işte müjde bile etmedi bu kadarını şener'e! zaman mı yoksa yazmak mı her şeyin ilacı, göreceğiz.