25.02.2009

söyle kim çok gördü seni bana *

copy-paste kırmızıda geçmek gibidir derdim hep ve bu münasebetle de iğneyi ve hatta çuvaldızı etrafımdakilere batırırdım hep.  ama ve lakin gün oluyor, devran dönüyor , bir şeyler oluyor, sevişmek yürürlüğe ve copy-paste elzem oluyor tüm kara parçalarında. afrika dahil. bir şarkıya sığınıyor, hatta içine giriyor, adeta damarlarında dolaştırıyor     tekrar tekrar ve tekrar dinliyor insan.

paylaşılmıyor hüzün

paylaşamam yolu yok bunun

anlatamam sözü yok bunun.....

öyle.

.

* candan erçetin

21.02.2009

bazı şeyler


*asıl işi politika yazmak olmayanların, siyasi içerikli köşe yazılarını okuyunca sıkılıyor yarısında bırakıyorum.

* diyeceklerim, hikayelerim vs. bilimum lerimli kelimelerde i harflerini, r harfllerinden önce yazıyorum hep. niye bilmem öyle de güzel görünseler de fark edince bir bir düzeltiyorum sonra.

* blog link listesi olsun, banliyödeki istasyon listeleri olsun. görür görmez sayma ihtiyacı duyuyor dahası sayarken tersten saymaya başlıyorum. var bir terslik.

* yüksek sadakat'in aşk durdukça'sı çok güzel hatta çok çok güzel bir şarkıymış. en az candan'ın ben kimim'i kadar. evet.

*bir şeyi çok sever çok çok ister pek bi benimsersin de için içine sığmaz ya hani. hem o gözünün önündedir de her daim. ama bir türlü olmaz, olamaz, olabilemez ya dileğin. imkansızdır da öte yandan. lakin işte o çok kötü koyuyor insana hafız. çok hem de..
.
yüksek sadakat  aşk durdukça

20.02.2009

pinhani

özellikle akşamları, iş çıkışı trenle dönüyorsam ve de pinhani'nin o şarkısı varsa fonda tren hiç durmasın, dağ, bayır, dere, tepe dolaşsın uzaklara ama çok uzaklara gitsin istiyorum.
öyle.
lakin mevzu bu değil.
oldukça geç vakit binildiğinde bu trene ister istemez bir hatta iki kere obsesif oluyor insan. önce karşısındakiler sonra da kendisi için!
misal ben kendim böyle geç vakit bindiğimde trene, vagondaki canlıları şöyle bir kolaçan ediyor, süzüyorum. elbet karşılıklı oluyor bu süzüşme eylemi. sonra vagonun en sonunda gözüme kestirdiğim bir koltuğa sırtımı sağlama alacak ve tüm vagonu kesebilecek zaviyede oturuyorum.
bitmedi.
hemen akabinde en psikopat duruşumu sergiliyorum.
lakin bu oyun fazla uzun sürmüyor zira tutamayıp kendimi, halime gülüyorum olmayan bıyıklarımın altından. tabi böyle olunca karşı obsesifler, kafayı yemiş zavallı bakışı fırlatıyorlar hemen.

kafayı yemiş dedim de. bu akşam aynı şekil ve tekmil de bindik trene yine geç vakit. yukarıdaki ritüelleri yapmaya başladım ki. bir hanım abla; "bu insanlar manyak.. herkesin kendine göre derdi var.. kafayı yemiş hepsi " demeye koyuldu. yakın sayılmasa da çaprazdan bir göz teması olabilecek ve muhtemel "dert dinleme" mesafesinde bir mevkideydim ablaya. ama kaçındım bu temastan. çünkü hakkımı bu öğlen ultramegasüper zeki ama bir o kadar sıkıcı türkiye istatistik kurumu memuru için kullanmıştım. belki başka zaman ama bu akşam değil.
su akar deli bakar moduna geçip kulakta müzik, gecenin ışıltılı karanlığına bakmaya başladım.
pinhani çalıyordu.
bugünüm yarın olsa ya da.....
.
pinhani - beni al

10.02.2009

oblomov

yok hayır patron kısmından, kimseden tırstığımdan, korktuğumdan değil. sadece ve ama; şu suçluluk, artı üstüne sorumluluk duygusu olmasa bu sabahki gibi değil işe gitmek kılımı kıpırdatmak istemediğim zamanlarda yataktan hiç çıkmadan kafka’nın böcüğü gibi devrilip öylece hareketsiz yatardım. belki arada uyuklardım. ya da başucumdaki kitabı yoklardım arada. sonra yine uyurdum, sonra okurdum yine. akşama kadar böyle. ama öyle çok bir şey istediğim de yok hani bu keyfe keder günde. bir köşede müzik açık olsun yeter. biraz ekmek biraz da su. hepsi bu!
ama ben n'aptım?
biraz iyi hisseder gibi oldum. hemen işe koştum.
aferin bana.
.
sezen aksu - kutlama

9.02.2009

hazan mevsimi

samimiyetine inanılan kısa bir cümle ne kadar yakınlaştırıyorsa iki insanı manasız bir hareket de aynı oranda uzaklaştırıyor. oysa şunun şurası ve hepi topu üç günlük dünya değil mi? hem dünya fani ölüm ani ya? dün akşam insanın içine işleyen müziğine hayran ve hatta hasta olduğum hazan mevsimi’nde cemil'e ne diyordu recep dayı ; "evlat bu dünya boş her şey boş önemli olan giderken arkandan hoş bir sada bırakmak." ama ya bu akşam dönüş yolunda bilmediğim biri her nereye gidersenkendinle yüzleşirken kimse duymaz yalan söyle derken kafandan geçenler! gripinmiş adı öğrendim. biri değil birileri imiş hem. sanki birine anlatsam onlarca ton yük kalkacaktı üstümden. ama vazgeçtim sonra. o an için rahatlardım belki ama ya sonra. açık kapıdan süzülen soğuğu bahane ederek tam üç koltuk değiştirdim meraklı köftelerin bakışları arasında. zevk aldım bunu yaparken ama gittiğim koltuklar daha soğuktu. ya gittiğim yerlerde böyle soğuk olursa. diyorum ki acaba içimdeki fetret devri mi onu ilgi alanıma çeken ya da beni ona iten. ama yok hayır. tecahül-i arif mi? hayır sanmıyorum. hüsn-i talil ? belki... oysa çok fazla şey değil isteğim. zaten şunun şurasında ne kaldı. geçip gidiyor ömür. ben mi fazlayım ruh mu eksik? ya da tam tersi... birader ne zaman geleceksin. çok sıkıldım. beni bir sen anlarsın. sen de doğru anlarsın... bak erenköy'e geldik bile.. bilmiyorum bu şarkılar mı yoksa beni bu hale koyan. ama olsun şarkıların gözü kör olmasın. var olsunlar ki hep yaşadığımızı bilelim.
.
demet sağıroğlu - hazan mevsimi
.

7.02.2009

duman

şimdi tam karşımda, yağmurda pompanın başında bekleyen bp görevlisi ne düşünüyordur acaba ya da hayattan beklentisi nedir yahut var mıdır bir beklentisi veya oturmuş sıcak ofisinde yüz metre öteden onu izleyen benim beklentim nedir?
yazmıyorum yazmıyorum ama yazınca böyle karalı sarılı kelimeler dökülüyor parmaklarımdan. bir hoş sada için gelen dostlar benim için gene enseyi karartmış diyecekler ama işte ben böyle bir hal içindeyim aslında derin keder içindeyim candan erçetin misali. ya da geçimsizim daha çok.

plastik toplarımız vardı eskiden taştan kaleli çift kalelerimizde. meşin topu ancak patlak haliyle bilirdik. dışı az buçuk sağlam olanın da içine plastik topu koyar yorgan iğnesi ile dikerdik. lakin iki tekmeden sonra açılır yeniden dikiş yerlerinden atardı. işte böyle tam tutundum derken dikiş yerlerinden geri atıyor bazen hayat insanı. ama yine de şarkıdaki gibi bazen bilmeyerek ne yaptığımı iyi kötü güzel çirkin her biçimdeyim. kah devrik cümlelere sığınıyor sıkılınca yatık sekiz oradan en nihayetinde mutedil kıyılar. endişeye mahal yok yarın yatık sekiz gidebilir lakin mutedil kıyılar ben olduğum sürece burada kalacaktır.

veyahut da tam karşı binada bir alt çaprazımdaki genel müdür kılıklı abi benim gibi on beş dakikadır gömülmüş bilgisayarına kafasını kaşıyarak ne düşünüyor? benim on seneki sonra halim olabilir mi? ya da ben onun on sene önceki hali. karma marma paralel evren hikayeleri vardı hani böyle bi'şey mi? yüzeysel veya direk hayatımıza bir şekilde giren insanlar hakkında genel geçer düşünmüyorum. bir sebebi olduğunu düşünüyorum artık. sadece o kadar ama. fazla derine inmiyorum. ama bazen de iniyorum galiba. misal dün akşam tren camından akşamın karanlığına dalan adam. baktıkça bir sarmalın içine giriyor. gözlerinin yeşili her geçen saniye daha da koyulaşıyor. olanlara anlam veremiyordu besbelli ki. daldıkça rayların koyu karanlığına daha bir hüzünleniyordu sanki. belki de kulağındaki müzikti onu bu denli hüzünlendiren. anlam veremediği bir kısır döngünün içindeydi sanki.

ama çoğu zaman da kapatıyorum gözlerimi işe gitme-eve dönme ritüellerimde uzun bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum kendimi. nereye gittiği meçhul bir trenin içinde olmayı diliyorum açtığımda gözlerimi. olmuyor ama. lakin yine de soğuk ve yağmurlu kış sabahı buz gibi bir trende duman dinlemek. güzel.
çok güzel.
ama senden güzel değil..
.
duman - senden daha güzel

4.02.2009

skati

çok iyi biri değilim kabul. ama çok kötü de değilim. hani şu klişelenen "özünde iyi bir insanım" aslında. valla. lakin işte sanırım farkında olmadan kırıyorum bazen bazı insanları. ya da insanlar çok alıngan. ya da bazen ben. nerden esti şimdi bunlar. öyle bir yerde çalışıyorum ki işe konsantre olmak çok zor. iki kanat pencereden yukarıdaki karayolunda bir sağa bir sola giden arabaları, yolun kenarında sallanan kavak ağaçlarını, az aşağıda banliyö trenlerini, şansım varsa adapazarı, doğu expreslerini, sokakta koşturan tek tük insanları gören bir konumdayım. bir dakika iş, beş dakika manzara-i umumiye. işte bu ahval ve umumi manzarada kah bir trenin peşinden, kah koca koca ağaçları savuran rüzgarla birlikte gidiyorum. misal beş dakika önce köyümün yağmurlarında yıkandım da geldim. sahi o ne soğuk ve yağmurdu öyle temmuz ayında. siz bilmezsiniz akdağ böyledir işte. sene seksenler.. çocuktum o zaman daha. her sene sektirmeden giderdik memlekete. şimdi sadece hastalıkta ve ölümde. manzara diyorduk, telefon çaldı. hata yapmış çocuk. insanız. yaparız hata. ama ben ne yaptım. biraz çıkıştım. derken manzara... mesleğe ilk başladığım günlere gittim. muhasebe, hesap kitap vicdan. bak şimdi de yük treni geçiyor. neyse, arkadaki firma sekreteri denetim yapmadığımı anlamadan çıkayım günlükten. ışınla beni skati...
.