18 Aralık 2009 Cuma

kilit - 2007


-çok gürültü var hayatımda. hiç konuşmayacağım. sadece gel ve ellerini kalbime tut.

27 Ekim 2009 Salı

masumiyet (1996)


oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

güvenme gençliğine ölen hep ihtiyar mı?

bamya değil de pırasayı çok severdim. asker ocağında nerdeyse her gün yedikten sonra uzunca bir süre yiyememiştim. neyse ki valide sultan'ın maharetli elleri sayesinde yeniden kavuşmuştuk bir müddet sonra. ne var ki bu tesiste neredeyse her öğün ebru gündeş çalıyorlar. sanırım uzunca bir süre kulağıma gündeş sürmeyeceğim. allah vergisi ses. ve evet güzel, çok güzel söylüyor ölümsüz aşk'ı orası ayrı. lakin işte bir süreden sonra bayıyor, pırasa tadı veriyor.

ilerde, iskelede bir hanım başka bir hanıma fotoğrafını çektiriyor manzarayı umumiyeye karşı. resmi çeken görevini layıkıyla yapmanın rahatlığı ile törendeymişcesine iskeleden denize iniyor. çektiren başka karelerin peşinde koşuyor. 
sabahın köründe ben denizden çıkarken, o girerken "sıhhatler olsun gardaş" diyor ak saçlı amca. "sağolun size de" diyorum. o devam ediyor ben sormadan ; "ahh sağlık. bizim oralarda böyle su, deniz yok ki. korkuyorum şimdi suya girmeye" diyor konuşmaya aç has anadolu insanı. bense lafı fazla uzatmadan tüm şehirli züppeliğimle çok ivedi olmayan işime seğirtiyorum!

ancak bu bencilliğime çok kızıyor ve o'na borçlu hissediyorum kendimi nedense.
ertesi gün hiç sebepsiz iskeleye tutunmuş denizin içinde görünce koşuyorum yanına hemen. o anlatıyor ben sadece dinliyorum. hak veriyorum söylediği çoğu şeye. anlatırken tane tane hayattan yalnızlıktan, sayılı günlerden tatar çölü'nün giovanni drogo'su düşüyor aklıma.
acaba diyorum...
acaba ben de? o amca da?
ama yok hayır...
olamaz.....
.
ebru gündeş - ölümsüz aşk

25 Haziran 2009 Perşembe

idare

-peki mutlu musun? dedi
-hönk dedim kaldım. beklemediğim bir soruydu. ya da beklediğim en son soru. tutuldum kaldım. mutlu değildim. mutsuz da değildim. iki hâlin arasında olmaktım. sonuna kadar kurulup halının üzerine bırakılmış bir oyuncak gibi yahut özenle yapıldıktan sonra suyun akışına bırakılan kağıttan gemi timsaliydim. ama işte bunu nasıl anlatabilirdim o'na. anlatamadım tabi. her başı sıkışan gibi "idare"ye sarıldım ben de. idare ediyorum dedim.
-idare ediyorum.

16 Haziran 2009 Salı

yokuş

dün sabaha karşı kendimle konuştum ben hep kendime çıkan bir yokuştum yokuşun başında bir düşman vardı onu vurmaya gittim kendimle vuruştum
özdemir asaf


ben diyeyim seksenbeş, ama sen de seksen , başka birileri de yetmiş derecelik bir diklikte desin ama o günlerde (ve hatta şimdi hala zihnimde) gördüğüm en dik yokuştu. o kadar ki, kışın kar yağdığında kimse ne kızağı ile ne de tahta merdivenle kaymaya cesaret edebilirdi. biri hariç! giriş sol yanında "naazaamca"nın bakkalı sağ yanında heyula gibi ve bir o kadar şekilsiz gecekondudan bozma bir apartman. en üstte zirvenin sol yanında mad max'in motoruna benzeyen acayip makinasıyla "motorcu'nun villası". ki değil yoldan geçene, esen rüzgara, uçan kuşa havlayan, hırlayan, saldıran mahallenin en çılgın, en manyak köpeklerinin olduğu bir mekan. tam karşısında iğneci kemal'in evi. çocukluk rüyalarımın kabusu kaç gece iğneciden kaçarken bu manyak köpeklere yakalanmak üzereyken uyandım bilmiyorum. mecbur kalmadıkça kullanmamaya çalışırdım bu ömrümün en uzun yokuşunu. lakin işte rahmetlinin tövbe etmeden önce müdavimi olduğu ve has adamı "kürt memet"in kahvesi de, dünyayla tek bağlantının olduğu minibüs son durağının güzergahı da bu yokuştan geçmekteydi. ama allahtan aynı yokuştan da çıkılabilen ilk okulumuza daha kısa ve kestirme olan toprak yollu başka bir yokuştan ulaşırdık.
eskisi gibi trende ne kitap okuyabiliyor ne insanlara bakıp hikayeler uydurabiliyorum. sonra bu akşam sanırım küçükyalı bostancı arasından adalar'ı keserken farkettim ki, insan hayatı iki yarıdan oluşmakta. ilk yarısında binbir güçlükle çıktığı yokuşun en zorlu en dik yamacı, ikinci yarısında da her türlü engeli, zorluğu aşmış bir çok bakımdan olgunlaşmış halde kolayca inilen bir yokuşun iniş kısmı. ben ilk yarısında bu yokuştan çıktım ve şimdi boşa atmış vaziyette aşağıya iniyorum. ama işte o zorlu, o meşakkatli hatta yokluk günlerini niye özlüyorum ki şimdi?
evet son delikanlılar çanakkale şehit düştü belki ama esaslı bir kısmı hala yaşıyordu dünyanın en dik yokuşunun bulunduğu mahallemizde. samimiydi herkes sevgisinde de ve nefretinde de. mertti, delikanlıydı kızı da erkeği de. kimsenin kıçı başı oynamaz, dobraca dökerdi içindekini. hiç tanımadığı insanlardan su istenir yemek verilirdi karşılığında misal araphan yokuşunda. ama işte biz büyüdük ve kirlendi derken dünya sanki başkaları yapıyormuş gibi bu eylemi aslında BEN yapıyordum sen yapıyordun ve geri kalan bilmem kaçıncı tekil ve çoğul şahıslar yapıyordu. ama işte bir de beylik laflardan hayat bunu bana neden yapıyorsun, beni neden yoruyorsun diyerekten hemen 0-3 geriye atıyoruz çoğu zaman kendimizi. üstelik kendi sahamızda. oysa seçimlerimiz kaderimizdir der birisi. ve bir başka büyük türk düşünürünün dediği gibi her şeyin bir bedeli var. evet. ve bir şekilde ödeniyor o bedel. kimsenin ettiği kimseye kalmıyor sonunda. ha elbet hayatın cilveleri, tesadüfleri yahut tevafukları da yok değil bunun yanında. misal şimdi daha doğrusu akşam trende aklıma geldi. yukarıda bahsettiğim kestirme yokuştan koşar adım giderdim ilk okulumdaki benden habersiz ilk aşkıma. cilve şu ki, son aşkımla ilk aşkımın ismi aynıydı ve bunu daha yeni farkettim nasıl bir aymazlıksa artık. ve ilk aşkımdaki o masumiyeti o saflığı bugün dahi koruyabiliyorken yine kendi halt etmem ve elime yüzüme bulaştırmamla, o masumiyeti, inceliği kendime ve karşımdakine çok görerek son aşkımda tutunamıyorum şimdi! dahası düşünemiyorum bile. düşündükçe dikenli teller üzerimde dolaşırcasına bir hal alıyorum.
yokuş diyordum. o yokuşa çıkmak isterdim şimdi! özlüyor insan o günleri. ve özlemek dedim de, uykusuz adlı mizah dergisini bloggerlar arasında bilmeyen yok sanırım. ben de bir iki blogger sayfasında görüp merak edip almış beğenmemiştim işin doğrusu. ama işte bedava sirke baldan tatlı hesabından mı yoksa gülmeye ihtiyacım olduğu zamanlardan geçtiğimden mi bilmem bir ay önce trende bulup belki okurum diye çantama attığım uykusuzu dün akşam okuyabildim. ilginç olan bu sefer çok beğendim. sanırım yarın yenisini alacağım. işte o uykusuzda umut sarıkaya'nın anlattığı ayakkabıcıya "ulan bu benim babam" dedim daha ilk satırlarında. gözüme bir şey kaçtı okurken daha sonra ama yok öyle anlattığı gibi değildi benim babam. elindeki ekmeği paylaşır haketmediğini almazdı kimseden. o amca da almaz ve çayını çorbasını ikram ederdi kesin. eminim vardır bir sebebi öyle davranmasının. ama işte hayat!

11 Haziran 2009 Perşembe

önceki oturumu kurtaralım baby

olacağı varmış olmuş deriz ya hani. yahut akacak kan damarda durmazmış veya su akar yolunu bulur deriz bazı olaylar sonunda. öyle mi gerçekten? ne kadar yırtarsak yırtalım siya siya çekilen kürekler boşa mı sahiden? ikidir şu yazıyı yazmaya çalışırken kilitleniyor misal bizim emektar. aslında iki haftadır aynı naneyi yiyor. karneyle gazyağı dağıtılan günlerdeki gibi bir saat kesintisiz kalabildik mi pc nin başında, öp başına koy durumları yani. formatı gelmiş belli. dedim ya dün akşamüstü bir sil baştan şansımız olsa ne güzel olurdu. yahut şimdiki gibi bir format bi reset bi lodos bi de kayık! ondan sonra değmeyin keyfime ve de kendime. ama az önce yaptığım gibi kaldığım yerden devamı sağlayan bir dünya harikası fayrfoks'un önceki oturumunu kurtar uygulaması olmayacak bu insancıl formatta. unutacaksın, yaşananlar aklına gelmeyecek! ama işte zaten hep yaptığımız o değil mi? geçmişe dönüp defalarca ve defalarca bıkmadan ve usanmadan önceki oturumu kurtarmaya çalışmak acı gerçeği görmeden. geym ovır'ı kabullenmeden... ama işte şah ve mat. ayrıca bırakalım bu beylik lafları. sen yoluna ben yoluma. piyonlarla vezirler istediği kadar aynı torbaya konsun. hem önemli olan işlevleri değil mi? o yüzden yeni ufuklara yelken ve kucak açma zamanı. belki de bu yüzden seviyorumdur otobüs terminallerini. modern de olsa köhne de olsa hep bir hüzün silüeti taşır bu terminaller. ayrılanları, heyecanla bekleşen kavuşacakları yüreğinde barındıran. her ne kadar böyle bir yönüyle hüznüme hüzün katsalar da öte yandan bir sevinç bir ferahlık da verirler. yeni umutlar, yeni başlangıçlar, yeni yerler, yeni insanlardır da aynı zamanda bu terminal ve mütemmim cüzleri. ama işte aslında garip olan keman sesine hasta olan ben kendimin bugüne kadar niye hep ısrarla piyano çalmak istediğimdir. şu vakit açık olan pencerenin camından içeri dolan keman sesi olmasa yazmayacaktım işte bunu da. şimdi su kimdir yol nedir damar hangisi kan kim? ben kimim?

8 Haziran 2009 Pazartesi

ama şartlar denen o vahim şey

şu on gündür aklımdan geçenleri yazabilseydim bir yerlere mr. dan brown en sonunda tom hanks'in oynayacağı filmde kullanılmak üzere bir roman yazardı kesin. evet hüznü sevdiğim, bile isteye kendimi içine attığım doğru. ve bu sefer ilaveten yapmamam gerekeni yaptım. halt ettim kabul. yapmasaydım içimde kalacaktı. yaptım yine içimde kaldı! ama işte bu sefer çok ağır oldu. hem de çok. çıkabilecek miyim bilmiyorum. hiç çıkılası gözükmüyor. ilk yarıyı altıncı bitiren kara kartal'ımın şampiyonluk şansından çok çok çok daha az. "hayatında sadece bir kez eternal sunshine of the spotless mind vari bir sil baştan hakkın var ne zaman kullanmak istersin" deseler. tereddütsüz 28.05.2009 saat 18:07 derim. bugüne de razıyım ama daha geç olmasın lütfen. yine de umut fakirin ekmeği oluyor ama işte bazen. misal on gündür mide ve safra kesesi dolaylarında bazen de onikiparmak bağırsağında dolanan yumruyu, bu sabah güneşinin şereflendirdiği ofisimde boğazıma düğümlenmiş olarak gördüm. hık desem burnumdan düşerdi belki ama ben hak-layarak ağzımdan çıkıp gitmesini istedim. çok bekledim. yangına körükle yetmedi benzinle gittim. kendimi yaktım da geldim. keşkelerim çok oldu hayatta. hep keşke dedim. keşke benim göbek adımdı. ama işte keşke yazmasaydım o mektubu. fakat insan sevgisinden utanır mı? hayır. sanırım ve belki gösteriş şeklinden utanabilir. hani en olmadık yerde insanın yürek boşluğuna dolar ya aniden bir sıkıntı sebepsiz yere. bu sefer aynı anda hem de üçü bir arada bilerek ve isteyerek ve nasıl pervasızca ve isimleri ve eşgalleri belli olarak çullandılar gönül yarı sahama bir bilsen canım günlük! önce üzüntü ve pişmanlık, sonra suçluluk ve nihayet özlem! herhangi bir fabrikanın hiç durmadan devam eden gündüzlü geceli vardiyaları gibi ama düzensiz ama bazen çok bazen az ama sürekli ama nöbetleşe değişerek geliyorlar üstüme üstüme. erkekseniz teker teker gelin sadası laf-u güzaf olmuş bu kubbede. bunları niye yazıyorum. elbet birileri okuyor biliyorum. ama bu sefer ve bu saatten sonra kendim içim yazıyorum. bazı, ben de başkalarını okuyorum ses etmeden. misal bir arkadaş ne demişti. ne acıdır ki hep kötü olaylar bize bir şeyler öğretiyor, ders aldırıyor.. evet ne acı ki öyle... çok acı hem. ama işte "arada sesin çıksın, buradayım fenayım, iyiyim, bokun buharı gibiyim filan de...." diyerek bana sanal sanal moral vermeye çalışan sevgili arkadaşıma verecek cevabım da an ki halim gibi karışık. ben zaten yaşayan bir ölüyüm. harakiriye bambicampinge gerenk yok... zaten nerde ben de o yürek... kendimden kaçak dövüşüyorum hep. hatta dövüşmüyorum pes ettim. evet. kendimi çözmeye çalışıyorum... lakin her çözme girişiminde daha bir kördüğüm oluyorum... ve ayrıca evet bokun buharı gibiyim.. ama hep bir med-cezirim.. hep gel-gitler içindeyim... şu on günlük darma dumanlık bazı şeyleri sorgulamama da sebep oldu. ya ben çok bencilim ya gerçekten yalnızım. oysa hep böbürlenerek söylediğim tam bir elin parmak sayısı kadar olan gerçek dostlarımdan hiç birinin yanına gitmedim bu sefer. başka bir şeyler aradım sanki. hiçbir zaman benim olmayan hep nefret ettiğim şehrimden uzaklaştım yabancı bir şehrin iklimine ve yadırgadığım kollarına sığındım. ama gökyüzü aynıydı. içimdeki ben de. bitmek tükenmek bilmeyen yangınlara sahip yürek de. lakin işte müjde bile etmedi bu kadarını şener'e! zaman mı yoksa yazmak mı her şeyin ilacı, göreceğiz.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

radyo

transistörlü bir radyo gibiyim bugünlerde.
bir iyi bir kötü...
yayınları net aldığımda neşeli, parazitli olduğunda neşesiz!

14 Mayıs 2009 Perşembe

ama olric gitme

hani sevdiğimiz birileri hakkında gıyabında konuşurken kulakları çınlasın deriz ya peki o sevdiğimizin hakkında yazarken de denebilir mi böyle. yahut ve mesela şu an ben yazmaya kalkışmışken hakkında kulakları çınlıyor mudur şimdi? üstelik fonda muazzez kulakların çınlasın der iken. öyle tipler vardır hani hayatta, zorla hiç bir şey yaptıramazsınız. evet, o tiplerden biriyim ben de. lakin lanet olası istisna denen bir şey var ki kaide, kural, sınır tanımıyor bozgunculuk yapıyor, en sevmediğim şeyi yaptırıyor. elimi kolumu bağlıyor, mecbur bırakıyor ve arkama bile bakmadan gitmem gereken yerde kala kalıyorum öylece! niye? çünkü üçüncü şahıs hamili yakınlarım yüzünden. pek tabi ki hamili yakınlarımın bunda hiç bir kusuru yok. benim halt yemem zamanında. ama işte kendi halt yemem yüzünden bir şekilde başkalarının sorumlu tutulması ve dahi onların haberi yokken bile isyan edememek bu haksızlığa. kendin olamamak sanırım en çok bu koyuyor. ve ucuz amerikan filmlerinde hatalarından dolayı aileleri yahut diğer yakınları tehdit altında kalıp da kötü adam rolüne soyunanları daha iyi anlayabiliyorum böyle durumlarda. evet.
öte yandan bu ahlaksızlıktan kurtulmanın bir yolu olarak daha az ahlaksızlığı yahut daha az ahlaklı olanı öğütleyen ve önerenler var ki; vicdan ve cüzdan muhasebesi yaptırıyorlar adama. tabi ki vicdanı seçiyoruz her zaman olduğu gibi. o yüzden senede toplam yüz kilometre yapamadığımı öne sürüp satıyorum koşu bandımı. belki de yarın arabamı. ama ruhumu asla. hatta kızım olmadan asla. ve asla, asla deme! her işte bir hayır vardır elbet. bekliyoruz...
lakin beklemek ne zormuş. o gün geldi çattı işte.
yarın olric gidecek.
ben ise mecburiyetten kalıyorum.
kesin dedi kararım... ama kafası hâlâ karışık. küçük de olsa bir ümit var. ama zor, çok zor. üzülüyorum gidecek olmasına. bir haftadır biliyorum gideceğini. ama mide ağrılarım bu akşam başladı. gitme diyemedim daha. sanırım yarın da diyemeyeceğim. giderse üzüleceğim. şayet gitmez kalırsa o üzülecek... ve ben yine üzüleceğim... acaba o'na gitme dememekle sadri gibi mi yapıyorum. giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp bu olaya, kendime mi ihanet ediyorum?
bilmiyorum...
bildiğim yarın olric gidiyor bu kesin.
ama olric.
gitme!

2 Mayıs 2009 Cumartesi

hayat tuhaf vapurlar falan

-fakat müzeyyen bu derin bir tutku dedim alkım'daki görevliye. şöyle bir güldü önce, müstehzi ile sevindirik bir eda arasında.
-çok eski bir kitap dedi sonra.
-var mı yok mu? diye üsteledim.
-maalesef dediğinde teşekkür edip çıkmıştım iki gün önce. başka hiç bir yere bakmadan gittigidiyorkom'dan verdim siparişimi hemen sonra. yanında da imkansız aşk'ı. şimdi bugün kadıköy'e inerken şöyle bir bakayım dedim... algör'ün ikinci kitabı nezahet'e oranla daha bir sardı beni müzeyyen. evet evet derin bir tutku gibi. lakin fazla bakamadan haldun taner'e geldi otobüsümüz. iskeleye yürürken bakılacak tek yere bakarken içim ürperdi birden nedense. karşıda haydarpaşa, iskeleye tornistan eden bir vapur ve en uzakta onları dikizleyen ayasofya bir yanda galata kulesi öte yanda. belki salt bu manzara, belki kulağımdaki duygu yüklü müzik ya da çiseleyen yağmurla bir olup yüzüme yüzüme vuran rüzgardı benliğimi titreten. ama sanırım üçü birden.
yedi numaralı yolcu olarak girdim deniz otobüsü iskelesine. aylardır görmediğim üniversite arkadaşım bekliyor bu sefer karşı yakada. hayır, doktorum! değil. doktorum hasta bu hafta. evet içimde bulunduğum ahval ve şeraiti bir elin parmaklarını bulmayan kadim dostlarımla atlatmaya çalışıyorum. ama hala niye yalnız hissediyorum niye midemin ortasındaki boşluk gitmiyor bilmiyorum! ama şu var bir de; hava yağmurluysa deniz varsa görüş alanında kitap okumak mümkün olmuyor. kafa da karışıksa bir de seni görmem imkansız, imkansız rüyalarım olmasa! rüya dedim de sabaha karşı karışık, çok karışık bir rüya hatta rüyalar zinciri gördüm. kafam gibi karışık. hayırdır inşallah! dağıttık mevzuyu yine... kitap diyordum.. evet okuyamıyordum bir aydır. yağışlı yağışssız denizli denizssiz en steril ortamlarda bile daha ikinci satırda dağılıyordum. ama sonra imkansız aşk'ı gördüm yine blogcu arkadaşımın tanıttığı. bir günde bitirdim. hatta bir solukta bitirdiğim ender kitaplardan oldu. aylak adamdı ilki. sakın kımıldama tabi öteki de. bir ve üçüncüsünde erkek karakterler çok benziyor birbirlerine. aşk deniyor yaşadıklarına ama hastalıklı bir durum diyorum dışardan şöyle bir bakınca. dahil oldukları mevcut sıkıntıdan kurtulmak için kendilerini bile isteye içine attıkları trajedi!. aptal, hasta herifler diyorum! aşk, tutku bu değil, bu olmamalı diyorum. sonra kendime bakıyorum biraz daha gayret edersem onlardan farkım kalmayacak! sadece iki adım ötesi... ama bir yanım hala direniyor. ve hala kendimle mücadeledeyim! sonra kendime geliyorum; deniz otobüsünün sol cenahına dizilmiş ve dörtlü beşli koltuklarda hepsi tek oturan aynı hizadaki erkekli kadınlı bir grup resmi geçitte şeref tribününe selam duran tören mangası gibi bakıyoruz demir atmış tankerlere, kuru yük gemilerine. ömrümüzden tükenen günler gibi hızla geçiyoruz bu gemileri. ya da tam tersi mi? olduğumuz yerde sayan biziz de hızla geçen hayat mı? evet hayat tuhaf, vapurlar daha bir tuhaf...!

29 Nisan 2009 Çarşamba

kaç şeker?

 değil yıllar geçtikçe yirmidört saat içinde saatten saate değişiyoruz..... -abdülhak şinasi-

uzun zamandır böyle ve farkındayım da aslında. ama nedense bugün üzerine düşündüm. fincanın boyutu ne olursa olsun çayıma, kahveme yarım şeker atıyorum uzun zamandır. kaç kalori götürüsü var bilmiyorum. ama sağlıklı olduğunu yazıyor ve söylüyor ajanslar.
.hakeza asla dinlemem dediğim tarzda ve türde müzikleri dinler oldum şu sıralar. beşiktaş'ın puan kayıplarına da daha az üzülür oldum. hatta ve daha fenası şampiyonluk yarışında nefesimi tutmuyorum artık. ama seviyoruz ve seviniyoruz o ayrı.

canlı hikayeler gelip geçiyor önümden istasyonda yahut trende ama hepsinin çıkışı dönüp dolaşıp beni bulduğu için yazmıyorum bir süredir. yüzleşmek zor geliyor bazen.
ama öte yandan beyin ve yürek çekişmesinde artık galebe çalan yürek oluyor. mantık tu kaka ya da moda deyimi ile out... kazanırken kaybetmek böyle bir şey olsa gerek.
 
anlayacağın canım doktor, bir garip hallar içindeyim. 
bir türkü tutturmuş gidiyorum; mevsimler geçerken o yeşil gözlerinde ben yoktum...
üç raund boyunca dayak yemiş ama rakibinin galiptir bu yolda mağluptur edasıyla kaldırdığı sağ eli havada dik durmaya çalışan boksör gibi ileriye bakıyorum umutla. tecrübe haneme bir çentik daha atarak elbet!

.
umut kaya - mevsimler geçerken
.

25 Nisan 2009 Cumartesi

kendine iyi bak deme, denmez saçma

-kendine iyi bak dedi kadın, ineceği istasyonda hareketlendiğinde adama.
-tamam dedi adam
-ben seni yarın ararım diye de ekledi kadın...

ertesi gün aradı mı kadın bilmem ama candan'ın dediği gibi kendine kalıyor insan eninde sonunda
evet.
.
candan erçetn - saçma
.

1 Nisan 2009 Çarşamba

sevgili günlük

o zamanlar daha olric yoktu. öyle modern günlükler, moleskineler de yoktu . yahut vardı da bizim haberimiz yoktu. bildiğim daha çok kızların tuttuğu anketimsilerdi. edebiyatım da iyi değildi zaten. şiiri öyküyü geçtim sevebileceğim bir düz yazım bile yoktu. ama sonra, çok uzun zaman sonra mahallenin acar takımı yıldızspor'un maç tahtasına esprili şekilde o haftanın maç analizini yaparken buldum kendimi. çok sonraları da bir kısım internet mecrasında son tahlilde de spotlublog'da bayağı bayağı yazmaya başlamıştım. lakin hala bir günlüğüm yoktu. düşündüm ki el yazısı da olsa klavye ifrazatı da olsa günlükler en sonunda birileri okusun diye yazılmaz mı? ha bir kişi ha on beş kişi... o vakit hali hazırda yüzdeyetmişbeş hikayesini not defterinde muhafaza eden mithad selim ne güne duruyordu? evet sanırım o günlük, bu-günlük işte....

29 Mart 2009 Pazar

iki filmin arasında

doğru, hayat ne kitaplardaki gibidir ne de filmlerdeki gibi. belki de böyle olduğu için iki filmin arasındaki sıkışmış kalmış gibi hissediyorum bazen kendimi. bir yanım mutluluk filminin profesörü gibi ne var ne yok ardına bakmadan bırak git diyor diğer yanım ise masumiyet'in bekir'ine kulak verip "kaderin bu, eğ başını usul usul yürü şimdi" diyor. ama işte bazen de kitaplardakine uyuyor hayat. dikkat ettin mi hiç. en karamsar, en gri yazıları neden hep pazarları yazdığımı? yazar haklıymış meğer. pazar günleri hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye çabaladıkça insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günlerdir çünkü pazarlarıne yaptım? ben de fahim bey ve biz'i okudum tekrardan. tıpkı ekmel bey gibi. kendine olmayanlardan bir dünya yaratan, olmayanların dünyasında varmış gibi yapan. evden her gün çıkan, düzenli... ilahi fahim bey!

21 Mart 2009 Cumartesi

ama çok seviyorum

hani şarkı söylerken böyle sesi hafif kısıkmış ve sanki ses tellerinde sorun varmış gibi ama içten, ama yürekten söyleyen sanatçıları ama en çok da kadın sanatçıları seviyorum, sonbahar çocuğu olmama ve bu mevsimi çok sevmeme rağmen baharın yüzünü ve güneşini bize ilk kez gösterdiği ilk baharın o ilk günlerini de seviyorum, taze çekilmiş kahve kokusunu da yanından geçtiğim fırından yayılan ekmek kokusunu da seviyorum ama en çok da kızarmış ekmek kokusunu ve sonrasındaki kahvaltıyı, üç gün yazmayınca ses soluk çıkmayınca meraklı mailleri lakin en çok o mailin sahiplerini seviyorum, yağmur altında yürümeyi ama en çok da kumsalda yalınayak yürümeyi seviyorum, cumartesileri seviyorum, bahariye'yi ve moda'yı seviyorum, püfür püfür olmasa da vapurun kenarını seviyorum, suadiye istasyonu'nu seviyorum, romatik komedileri seviyorum, cümle içinde kullandığım "ve dahi"leri, "lakin"leri seviyorum, aylak adamı ve dahi aylak olmayı seviyorum, her şarkıda değişen hüznümü seviyorum. bunu hiç bir zaman bilemeyeceksin belki ama seni hepsinden çok seviyorum....
.
soha - mil pasos
.

15 Mart 2009 Pazar

rüya

telefonumu nasıl ve nereden bulmuştu bilmiyorum. ama zaten önemli olan o’nun beni aramasıydı. itiraf etmeliyim ki; hayatımda beni bu kadar heyecanlandıran başka bir olay hatırlamıyorum. oydu işte karşımdaki. fakat sesinin rengini tatmamış, tonunu daha önce hiç duymamıştım. nasıl tanıdım onu da bilmiyorum. ama dedim ya önemli olan aramasıydı. sesini duymamdı. billur sesinden dökülenler benim için üzücü olsa da sesini duymak güzeldi yine de. ve sonra dedim ki o’na; ben seni sensiz de sevebilirim!

9 Şubat 2009 Pazartesi

hazan mevsimi

samimiyetine inanılan kısa bir cümle ne kadar yakınlaştırıyorsa iki insanı manasız bir hareket de aynı oranda uzaklaştırıyor. oysa şunun şurası ve hepi topu üç günlük dünya değil mi? hem dünya fani ölüm ani ya? dün akşam insanın içine işleyen müziğine hayran ve hatta hasta olduğum hazan mevsimi’nde cemil'e ne diyordu recep dayı ; "evlat bu dünya boş her şey boş önemli olan giderken arkandan hoş bir sada bırakmak." ama ya bu akşam dönüş yolunda bilmediğim biri her nereye gidersenkendinle yüzleşirken kimse duymaz yalan söyle derken kafandan geçenler! gripinmiş adı öğrendim. biri değil birileri imiş hem. sanki birine anlatsam onlarca ton yük kalkacaktı üstümden. ama vazgeçtim sonra. o an için rahatlardım belki ama ya sonra. açık kapıdan süzülen soğuğu bahane ederek tam üç koltuk değiştirdim meraklı köftelerin bakışları arasında. zevk aldım bunu yaparken ama gittiğim koltuklar daha soğuktu. ya gittiğim yerlerde böyle soğuk olursa. diyorum ki acaba içimdeki fetret devri mi onu ilgi alanıma çeken ya da beni ona iten. ama yok hayır. tecahül-i arif mi? hayır sanmıyorum. hüsn-i talil ? belki... oysa çok fazla şey değil isteğim. zaten şunun şurasında ne kaldı. geçip gidiyor ömür. ben mi fazlayım ruh mu eksik? ya da tam tersi... birader ne zaman geleceksin. çok sıkıldım. beni bir sen anlarsın. sen de doğru anlarsın... bak erenköy'e geldik bile.. bilmiyorum bu şarkılar mı yoksa beni bu hale koyan. ama olsun şarkıların gözü kör olmasın. var olsunlar ki hep yaşadığımızı bilelim.
.
demet sağıroğlu - hazan mevsimi
.

30 Ocak 2009 Cuma

kırmızı

her gün aynı vagonlardan iniyoruz. o hiç vazgeçmediği üçüncü, bense birinci vagondan. tam on bir gündür şaşmadı bu vaziyet. ve her sabah istasyonun o hınca hınç kalabalığında kan kırmızı mantosuyla ilk o ısırıyor gözümü. samanlıkta iğne olsa o manto ile bulunmamasına imkan yok. ve o kadar yavaş yürüyor ki sanki yılların ağırlığını taşıyor omuzlarında. tempo hiç değişmiyor. büyü bozulacakmışcasına ve de geç kalma pahasına ben de hızlandırmıyorum adımlarımı. yine de bu yavaşlıkta mağlup ama mağrur bir duruş gözlerden kaçmıyor. niye ısrarla üçüncü vagona bindiği konusunda hiç bir fikrim yok. yoo hayır! aslında var. uğurlu sayısı üçtür belki. ya da arkadaşı ile her sabah üçüncü vagonda buluşuyorlar, arkadaşı kartalda iniyor o devam ediyor. olamaz mı? kim bilir belki... üçüncü vagon tercihinden emin olamam ama kırmızı ve tonlarını çok sevdiğine göre akrep burcu olma olasılığı yüksek. ne iş yapar, ne yer ne içer bunu da bilemem. ama her sabah aynı saatte aynı mantosuyla ve hep aynı ağır adımlarla sanki bir törendeymişcesine yürümesi yok mu?
bu satırları yazdırıyor işte.

26 Ocak 2009 Pazartesi

of

dolmuşa binen abla en derininden bir OFFFFFFF çekip "hiç sevmiyorum" dediğinde yanındaki abiye, sevmediği pazartesiler miydi yoksa benimkisi gibi "her sabah her sabah çekilecek çile mi lan bu" babında bir offf muydu bilemedim. trabzonun ilçesi tadındaki espriyi yapmıyorum farkındaysan. neyse o abla bu şekil yani etna yanardağının en koyu derinliklerinden gelen çok ama çok içten off’u çektiğinde en dışından bense tüm derinliğimle ama en içimden "ne ki bu şimdi? sabahın köründe hem de pazar hariç her sabah her sabah hep aynı kalabalık, aynı trafik ve her zaman bir tarafa yetişmeye çalışan biz insancıklar. nihayetinde hep aynı terane. hayat mı lan bu? bunun sonu nereye varacak böyle?" vari nadir yaptığım felsefik, oşinografik ve asitmetrik paralel tadındaki içsel söylenmelerimi yapıyordum. yoo hayır bunamadım daha. tamam bazen şizofrenik belirtiler gösterebiliriz ama onun dışında eşek gibi sağlıklıyım. ruhen ve bedenen…evet. zaman zaman böyle mevsim normallerinin dışına çıktığında havalar, ben de normallerimin dışına çıkıyorum işte. beyin ve kalp damarlarım kısa devre yapıyor. o kadar. "işte ben böyle şansızsızım gül diksem diken biter işte" tadında işe giderken yazdan kalma güzel bir kış güneşinin yerküreyi ısıttığı bu sabah dolmuşun penceresini sonuna kadar açtım temmuzda dahi zatürre olacağı sanıp bir türlü açmayan ablalara, amcalara inat. ohh püfür püfür esiyor şerefsizim. sonra müsait bi'yerde indim.

23 Ocak 2009 Cuma

all for love

o’nu gördüğümde bryan "all for love" diyordu. aslında her sabah görüyordum da ses etmiyordum! uyuklayarak geldiğim kartal’da kurulmuş saat gibi onu görmek için aralandığını gözlerimin sanki bugün farkettim. gerçi dışardan bakınca tam bir soğuk nevale idi. ama güzeldi. güzelliğinin farkında idi. hem belki de bu güzelliğe askıntı olunmaması için sonradan öğrenilmiş bir nevalelik olması da muhtemeldi bu soğuk duruşun. olamaz mıydı?  her sabah en ön vagonunun en ön koltuğuna oturuyordum. her sabah kartal’da en ön vagonun arka sıralarına oturuyordu. o binerken, ben inerken görüyordum o’nu sadece. bu sabah farklıydı sanki. öyle ki buraya yazacak kadar. all for love çalıyordu o’nu gördüğümde. güneş kadar parlaktı. fransızca şarkılar kadar güzeldi. inerken baktım, bizim vagonda yoktu!
.
bryan adams - all for love
.