31.12.2009

iki bin dokuz

bir metrobüs dolusu insan. biri hariç hepsinin yüzü asık yahut ha asıldı ha asılacak. sanki dünyaya inat tüm uzuvları ile gülen bu sarışının özellikle gözleri ve yüzü öyle içten gülüyor ki; yeni yılı hakkıyla kutlayan, kutlayacak olan tek otobüs belki mahalle hatta ilçe sakini o olacak belli. hafta boyu içinde ve dışında bulunduğumuz şirketlerde çekilişler yapıldı, karşılıklı hediyeler verildi, kocaman yapay gülücüklerle iyi seneler dilenip, seneye görüşürüz esprileri patlatıldı. belki şu bir metrobüs dolusu insan da az önce bu yapaylıktan nasibini almıştı. ama şimdi mutsuz ve kös kös şu yoğun akıcı boğaz trafiğinde evlerine gitmeye çalışıyorlardı. giderken akıllarından kim bilir neler geçiyordu. herhangi bir milli takımın ciddi teknik direktörü görünümlü kır saçlı amca metrobüsün kapısında tüm ciddiyeti ve vakuruyla dim dik duruyordu. belli ki ciddi şeyler düşünüyordu. hemen karşısında akutçu mahruki'ye benzeyen küpeli abi de dışardan gelebilecek olası tehlikelere karşı tetikteydi sanki. pür dikkat dışarıyı izliyordu. bir süre sonra solumda muhteşem bir güzellik fark ettim. o'nu daha önce hiç böyle görmemiştim. belki o hep öyleydi de ben böyle bakmamıştım. bilemiyorum. ay dolun vaziyette ışıklarını cömertçe boğazın lacivert sularına yansıtmaktan çekinmiyordu. anlaşılan o ki bir kaç saat sonra havai fişeklerin yaratacağı her türlü kirliliğe karşı aceleci davranmış iki resmin arasındaki iki bin dokuz farkı bizlere sunmak istemişti. dedim ya bugüne değin hiç bu kadar güzel ve çekici bulmamıştım bu manzarayı. öylesine huzur dolu, öylesine berrak bir manzara. hani ölmenin yeri ve zamanı var mı bilmiyorum ama varsa da en kallavisi böyle bir yer olmalıydı mutlaka. ölüme nereden geldik şimdi. tüm güzellikler gibi bir köprü uzunluğunda kısa sürdü elbet bu güzelliği yaşamakta. hemen sol arka çaprazımda esmer güzelini görünce yazmayı özlediğimi fark ettim. aslında esmer güzelini görmesem de yazacaktım. çünkü 27 aralık pazar günü kendime söz vermiştim. geçen bir yılın hatırına, bir yaşına daha giren blogun hatırına elli beş readers'ın hatırına, ara ara sönüp tekrar alevlenen içimdeki yazma aşkının hatırına, her daim çantamda taşıdığım kalem ve defterin hatırına, gün gelir bu yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup hey gidi günler diyebilmenin hüzünlü tadına varmanın hatırına, zorla bir şey yapmayacağını bilip iyi seneler dileğiyle niye yazmadığımı merak eden sevgili arkadaşların hatırına, bugüne kadar kendime verdiğim sözleri tutamamış biri olarak yeni yıla girerken bir batıl inanışı ya tutarsa diye pratik etmenin hatırına ve unutup yazamadığım daha bir çok şeyin hatırına yazacaktım. taammüden planladığım bu koşullar dahilinde ama ille de ben istediğim için yazacaktım....
saat altıyı kırk beş geçiyordu. bir metrobüs dolusu insan hala mutsuzdu. radyo eksende placebo çalıyordu. ama ben esmer güzeli olmasaydı da yazacaktım bu yazıyı.
.
ve şimdi evdeyim...
gece yarısına az bir zaman kaldı.
şehir çılgınlar gibi eğleniyor, havai fişek sesleri ve dahi ışıkları odamı dolduruyor. fakat içimdeki boşluk ancak yazarsam dolacakmış gibi geliyor bana.

aralık 29

mutsuzluktan mutlu olan bir insan modeli olabilir mi? sanırım o benim. bursa dönüşü adnan menderes feribotundayım. sanırım en son üç dört sene önce bindiğim feribotta adnan menderesti hatta bandırmaya hem gidiş hem de dönüş yine adnan menderesle olmuştu. ilginç olan bu değildi. içinde adnan menderesin de çokca olduğu ve çok sevdiğim anı kitaplarından yorgun mayıs kısraklarını bu feribotta bitirmiştim. şimdi yine o feribottayım ve elimdeki başka bir kitabı sağa sola çeviriyorum anlamsızca. aynı sayfayı beşinci kez okumayı deniyorum. olmuyor. salonu tıka basa dolduran bir sürü insana bakıyorum. anlam aramaya çalışıyorum donuk hareketlerinde. bulamıyorum. anlamsızlık diz boyu. uykusuz'a yöneliyorum gelirken alıp bitiremediğim. şimdi dönüşte ona da adapte olamıyorum bir türlü. kendimi müziğin şefkatli sesine bırakıp yanımdaki iki ergenin laptoplarındaki tatil resimlerine bakıyorum onlara çaktırmadan, onlarla birlikte. bursa'dan istanbul'a geldiğim zamana eşdeğer bir sürede evime ulaşabiliyorum ancak. istanbul, trafik, kalabalık, gürültü büyük sorun. bir şeyler yapmalı!

aralık 28

farklı bir şehre gitmenin en güzel yanı ; rutin hayatın sıradanlığından uzaklaşıp, hava değişikliğinin yanı sıra uzun süredir görüşemediğin arkadaşlarınla hasret giderebilme olanağındır. anlar, anılar bir süreliğine de olsa çekip alır sizi bu hayattan. bulutların arasında kaybolursunuz sanki. tabi bunun sonunda bir otel odasındaki yalnızlığa bodoslama düşmeniz kaçınılmazdır. ama yine de değer buna.
bu kısa buluşmanın tetiklediği anıları ertesi günkü sınava hazırlanan öğrenci çalışkanlığında dilinden hiç anlamadığınız fransız bir filmini izlerken temize çekersiniz bir otel odasında. yahut ışıltılı şehri alıcı gözüyle izlerken en parlak ışıkta kaybolup arka plandaki şarkı eşliğinde yeniden koparsınız zamandan ve mekandan. güzel şeyler bunlar.

aralık 27
sanırım 31 aralık gecesi şöyle uzun uzadıya bir yazı yazmam gerekecek. uzun süren bu yazı kabızlığını planlamadım ama bu yazı işini planlayabilirim. belki iştahım da açılır o vakte kadar kim bilir? hatta itiraf edeyim futbol takımı posterlerinde oturanlar denen ama aslında çömelenlerin durduğu şekilde durmuş tuhaf biçimde radyo eksen dinlerken geçmişe, özellikle iki bin dokuza ait bir dolu düşünce geçti kafamdan. belki şartlı reflex. belki değil. ama bunları yazmalıyım dedim. lakin kafadan geçtiği gibi akılda durmuyor meret düşünceler, kuş gibi uçup gidiyorlar. artık yakaladıklarımı kayıtlarım dedim ve antika yöneticimizin keyfine göre yanan kalorifer peteğine dayadım sırtımı. kalorifer yeni ısınıyordu. ilginçtir her zamanki yerime koymadığım çantamı kaloriferin yanına fırlatmışım bu sefer. niye bilmem. bir işaret olabilr mi? defteri ve kalemi aldım içinden. bu ucu bucağı ve bir anlamı olmayan şeyleri yazdım işte.
şimdi de bloga yazıyorum. olsun. ne iyi ettim de yazdım.

aralık 22

sabah erken saatler. tezat haller birbirini kovalıyor. dışarısı zehir gibi soğuk metrobüsün içi kalabalığın etkisi ile sauna gibi. kulağımda tarantino filmlerini çağrıştıran değişik bir müzik, yukarıda tek tük martılar uçuşuyor. sonra "hiçkok" un kuşları gibi bir sürü insan pike yapıyor metrobüsün içine. uzunçayır diyorlar buraya. çok geçmeden sağ yanımdaki cam buğulanıyor. buğulara yazı yazdığımız anlar geliyor aklıma. buğulanmadığı zaman ise hohlayıp yapay buğu oluşturduğumuz zamanlar. sol yanımda oturan delikanlının ağzındaki kokuyu örfbas etmek için kullandığı nane, karışımı olduğu koku ile daha iğrenç duyumsanıyor. başımı camdan yana çeviriyorum. üzerine çiğ yağmış bembeyaz çimleri görüyorum. gözlerimi kapatıyorum. ronan keating time after time diyor o sırada. bembeyaz karlarla kaplanmış ve bir gölün kenarına konuşlanmış dağ evini görüyorum uzaktan. kırmızılar içinde biri neşeli kahkahalar atarak çabuk yanına gelmemi istiyor benden. koşuyorum. ama ben koştukça o uzaklaşıyor sanki. son durak diye bir ses duyuyorum. hemen yanındaki yüksekliğe çıkmış metrobüs şoförü; " zincirlikuyu son durak beyim" diyor. oysa hiç bitmesin istiyorum bu yolculuk. bu müzik. ve bu rüya.
ama daha yeni binmiştim demek istiyorum.
"son durak evet" diyebiliyorum sadece.
son durak.

aralık 18

minibüsün kapısı açık. hava çok soğuk. üşüyorum ama şoföre de kapıyı kapat demiyorum. öyle bir pasifize haldeyim. öyle ki dinlediğim müzik ilk defa tat vermiyor bana ama ben kapatmıyorum yahut değiştirmek için eylemde bulunmuyorum. eylemsizim, hareketsizim. şehrin en kalabalık bölgesinde ışıklarda yolcu bekliyoruz. bir dolu hikaye ile insanlar geçiyor. belki ilk defa oralı olmuyorum. hemen arkamda incir çekirdeğini doldurmayacak mesele yüzünden yanındaki sevgilisi yahut nişanlısının ve dahi kulağımdaki müziğe rağmen benim kafamı ütüleyen hatun yüzünden arkama dönüp, birader allah kurtarsın diyemiyorum. kaybolmak, yok olmak istiyorum.
olamıyorum.

18.12.2009

kilit - 2007


çok gürültü var hayatımda. hiç konuşmayacağım. sadece gel ve ellerini kalbime tut.

10.12.2009

yağmur sen de vurup durma şu cama

sıradan ama garip bir gündü. gün boyu bulutlar arasında bir görünüp bir kaybolan ama bir türlü ısıtmayan güneş iyice kaybolmuş yerini akşamın ısıran soğuna bırakmıştı. soğuğa rağmen vapurun en kenarındaydım. sanırım daha beş-on dakika vardı kalkmasına. benden başka dışarda oturan yoktu. neden bilmem o soğuğu iliklerimde hissetmek istedim. üşürsem içeri geçerim diyordum ama gitmeyeceğimi de biliyordum.
her daim iş görüşmeleri için hazırladığım siyah takımım ve içinde bir kitap, bir akbilli anahtarlık, iki telefon, bir not defterinden başka mevcudu olmayan evrak çantamla başka algılara sebebiyet vermiştim anlaşılan sırf kahve içmek için girdiğim o festfud şeysinde. aslında self servis olan yerde servisi onların yapmak istemelerinden işkillenmeliydim daha en başında. elimdeki kahve bitmeden müesseseden ikincisini teklif ettiklerinde tahmin etmiştim bu mide bulandıran yanlış anlamayı. hepi topu üç metrekarelik vasat bir "hızlı yemekçi"deki bu üst düzey bürokrat yahut saygın lokanta müşterisi alakasını anlamakta gecikmedim tabi. ye kürküm ama devlet tarafından ye ya da benim memurum işi bilir sevgi ve ilgisiydi açıkça. yine de bozuntuya vermeden kibarca reddetim tekliflerini. ama bir lokmada hüpletilesi taptaze üstelik çikolatalı kek getirmeleri taşan son damlaydı. bu sefer ilki kadar kibar olmadım. bunu geri götürün dedim. içtiğim kahvenin parasını ödeyerek çıktım. zaten müzikleri de yoktu. en çok buna kızdım sanırım. müziksiz işletme mi olur canım.

ilk kez tattığımız bir peynir için bile net karar veremezken ilk kez gördüğümüz konuştuğumuz insanlar hakkında ne kadar kolay ve kesin hükümler verebiliyoruz. sabahattin ali beyfendi bugün okuduğum kitapta bu mealde bir şeyler söylemişti. ne kadar haklıydı oysa.
vapura binmeden az evvel arayan ve hakkımda hiç bir şey bilmeden ahkam kesen kendini dünyanın hakimi zanneden işveren temsilcisine haddini bildirmekten kaçınmadım o yüzden. her ne kadar burnum bokta da olsa böyle kifayetsizlilere haddini bildirmek bir ay işsizliğe bedeldi. valla.

neden bilmem ben bu olayları hem de kronolojik olarak dimağımdan süzerken vapurun yanı birer ikişer dolmaya başlamıştı. anlaşılan tek don kişot ben olmayacaktım bu soğukta. beş kişiydik toplam. ben, yanımdaki üç liseli hayta ve az ilerde martılara simit atan beyaz hırkalı elli yaşlarındaki hafif tıknaz abla. haytalar hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar ama kulağımdaki müzikten ne konuştuklarını anlamıyordum. sadece geçmişe kısa bir yolculuk yapıyorum. fiko ve hafızla olan anılarım şöyle bir gösterip kendini sonra da kaçıyorlar.
martılar, simit atan abladan dolayı vapurun kıçındalar gruplar halinde. ve sanki nöbetleşe yapıyorlardı bu bir lokma simit avını. bir grup uzaklaşıyor sonra ötekiler yanaşıyordu. uzaktan yakından oyuncakları anımsatan gemiler geçiyordu bir sağa bir sola. fonda da gri, kasvetli bir gökyüzü, zaman zaman beyazlaşan lacivert-gri karışımı dalgalar, kız kulesi, boğaziçi köprüsü vardı. sanki bir filmin hatta hatta karpostalın içinde görüyordum kendimi.
beyaz hırkalı abla bir elinde küçük parçalar kopardığı simit ve öteki elinde içinde yine simit olan beyaz poşet ile martıları beslemeye devam ediyordu. torba ha düştü düşecek elinden ama umrunda değildi sanki. onun yerine ben endişe ediyordum. sonra canım acayip simit çekiyor ama üşendiğim için yerimden kalkmıyordum. sonra bir de koca boğazı geçerken kendini pek hissettirmeyen soğuk rüzgar kız kulesini geçer geçmez anlaşılmaz şekilde sertleşiyor ama güzelleşiyordu benim için. bu üşüme anınını da kaçırmak istemiyordum. ama bir yandan da mini etek giyip de eteğinin orasını burasını çekiştiren hatunlar gibi ben de soğuğu yedikçe kabanımın yakasını çekiştiriyordum.
öyle tatlı bir soğuk ki. iliklerine işliyor insanın. normalde yapamayacağım hatta kışın hiç yapmadığım bir şeyi yapıyordum. üstelik raif efendi'nin zatürreden öldüğünü okuduğum bugün. şimdi sıcak evimde oturmuş bunları yazıyorum.
burnum akıyor.

4.12.2009

sırnaşık

sanırım ömrümün en uzun uykusunu çektim bugün. yine ömrümde en fazla çayı da bugün içtim. özel bir sebebi yok. basit bir tesadüf sadece. ama şimdi ömrümün en uzun yazısını yazacak kadar istek var içimde. lakin, şu tembellik ve konsantrasyon eksikliği yok mu?
elimi bağlıyor. beynimi de sanki.

uykuyu çok seven biri değilim. orta karar uykucuyum diyebilirim. misal, günde 6-7 saat uyumak yetiyor bana. ama işte bir mecburiyet olup da sabahın köründe kalkmak icap edince deli oluyorum. saatlerce uyumak istiyorum işte o zaman. oysa ki işe gitmediğim zamanlar sabah sekiz dedin mi ayaktayım. pazarları da dahil buna. ama bu sabah hiç çıkmak istemedim yataktan. hayır hasta değildim. aslında işsiz olduğum için üç haftadır böyle bu durum. yalan söyleyecek değilim şimdi. bunun ne kendime ne de size yararı dokunur çünkü. ama bu sözlerimden sonra da tembel, hımbıl biri olarak bellemeyin n'olur beni! sevdiğim bir iş olursa karıncadan çok çalışırım. vaktin nasıl geçtiğini anlamam. bilirsiniz hayat istediğini, sevdiğini her zaman vermiyor insanoğluna. benim başıma gelen de bu.

dün yahut önceki gün bir blogcu dostuma artık blog yazmayacağım dedim. niye bilmem öyle bir soğuma, bir isteksizlik geldi birden. cahitle başbaşa bırakıp sizi kimseye haber vermeden de gidecektim. ha yazmayacak mıydım? yazacaktım, elbet başka yerlerde. en kötü, sağda solda otobüs ve cafe köşelerinde etraftaki insanlardan sekip beynime dolan düşünceleri yazacaktım bir şekilde. ama yapamadım, gidemedim işte.
gidemiyorum.
hayır! gidemeyişimin sebebi ne geçen sene bu zamanlar ulu orta verdiğim "artık son blog burası, terketmek yok" sözü ne de bazı sevgili arkadaşların alaycı ve iğneleyici eleştirilerinden korkmam! nasıl anlatacağımı ve izah edeceğimi bilmiyorum. ama deneyeceğim.

elbette sizlerin yazdıklarımı okumaya ihtiyacınız yok ama sanırım burada yazdıklarımı sizlerin okumasına benim ihtiyacım var! ne düşündüğünüzü bilmeden sessiz ve düzenli okuyuşlarınız sevindiriyor beni. hatta itiraf edeyim bazen heyecanlandırıyor bile.
yazdıklarımda ne buluyorsunuz diye ahmakça bir soru yöneltmeyeceğim şimdi. çünkü ne bulduğunuzu gayet iyi biliyorum. belki de bu cesaretlendiriyor beni. aklıma düşenleri fazla ölçüp biçmeden kırk yıllık dostuma anlatır gibi yazıyorum sonra.
aslında biliyorum ki bir kaç kişi dışında hepiniz yabancısınız bana. ve belki de bu yabancılık, bilinmemezlik, tanınmamazlık kalkanı yüreklendiriyor beni. öyle bir an geliyor ki; insan o 40 yıllık dostlarına anlatamadığını daha önce hiç görmediği bilmediği yedi kuşak yabancıya anlatabiliyor. çünkü anlatmazsa çatlayacağını biliyor. sanırım ben de çatlamamak için yazıyorum size!

fakat bu yazı ve blog işine girdiğimden beri adeta güreşiyorum kendimle. çoğu zaman hatta bugün bile o cennet gibi mekanın tadını çıkarmak yerine bu yaptığımın yani düzinelerce kelimeyi bir araya getirip sonra da bir blogdan internet okyanusuna bırakmanın çok aptalca, saçma ve hatta vakit kaybı olduğunu düşündüm bir kez daha. ama sonra ne yaptım? okuduğum kitabın hoşuma giden cümlelerinin altını çizdim. ve sonra bir anlık nefes alış verişimde karşımda gördüğüm insanlar hakkında yine yeniden yazılar yazdım.
peki niçin?
hayır, sadece siz okuyasınız diye değil.
blogunda dün tesadüfen gördüğüm bir cümlesinde şöyle diyordu sevgili 1646; .

"Bir insan niye okur, haydi okudu diyelim niye yazma ihtiyacı duyar? Bunların sebebi bana göre yalnızlıktır."

haklıydı. ne kadar çok dostumuz, eşimiz, arkadaşımız , kankamız olursa olsun biliyoruz ki en nihayetinde tek başınadır insanoğlu bu dünyada. işte bu yalnızlığı yenme çabalarından biri olarak görüyorum ben de yazma eylemini.

belki de bu yüzden okumak için can attığım ve daha on beş sayfasını bile tamamlayamadığım elimdeki kitabı bırakıp yazmaya başladım. sanki etrafımdaki insan hikayeleri kaçacakmış gibi. oysa onlardan her yerde o kadar çok vardı ki. hepsi kaçsa bile ben oradaydım. hakkımda yazacak çok şeyim var çünkü. misal yıllar sonra o sigarayı ilk kez yakıp derin bir nefes çektiğimde nasıl utandığımı anlatamam size. hayır utancım dumanından ve kokusundan nefret edip de her seferinde etrafımdakilere vaaz vermem nedeniyle değildi. mağlubiyetimden , bu kadar çabuk ve kolay pes edişimden utandım. kıçı kırık bir sigara da teselli aradığım için utandım. çokca da kızdım kendime.
ama yapamıyorum, bir türlü konsantre olamıyorum hiç bir şeye. hemen ilgimi ve hevesimi kaçırıyorum. keyifle yaptığım işlerden de bir şey anlamıyorum artık. sanırım daha kötüsü hayata konsantre olamamak. dürüst olmaya çalışıyorum kendime. günlerdir bu hayattan ne isteğimi sorguluyorum. fakat tam bir şeyler bulur gibi olduğumda hemen karşı tezini üretip bu saniyelik hevesimi kursağımda bırakmakta o kadar mahirim ki, yılmadan üzerine gittiğim ikinci, üçüncü, dördüncü denemelerimde de bu kısırdöngüyü aşamayıp pes ediyorum. en kolayını yapıp tütüne başlıyorum işte. oysa kendimi güçlü sanırdım. değilmişim.

az önce söndürmeme rağmen tiryakiler gibi bir sigara daha yakıyorum öğle saatinde geldiğim bu şirin kafede. ağaçların ve yapay da olsa büyükçe bir havuzun ortasında huzur vaad eden bir yer. masaların sıklığından hafta sonları dolup taştığı anlaşılıyor. ama şimdi sadece bir iki masa dolu. onlardan birinde beş altı masa uzaklıkta bakımlı esmer güzeli bir bayan, saçları kırlaşmış sırtı bana dönük olan orta yaşlı bir adamla bir şeyler konuşuyor sükunetle. arada da elindeki sigaradan bir nefes almayı ihmal etmiyor. o sırada deminden beri masamın etrafında dolanan şırnaşık kedi ısmarladığım menüyü getiren garsonla birlikte sokuluyor masama hatta masanın altına girip istekli gözlerle bana bakıyor. maalesef yiyeceği tarzda yemeğim yok. buna rağmen bir parça atıyorum önüne. yemiyor. "ne halin varsa gör" deyip önümdeki kitaba odaklanmayı deniyorum. o da yüz vermediğimi görünce beni bırakıp bu sefer de hemen soluma yeni gelen dede ile toruna sırnaşıyor. tam o sırada 27-28 yaşlarında kızıl saçlı, yeşil montlu bir bayan geliyor iki masa öteme. oturacakken karar değiştirip süs havuzunu ve güneşi tam cepheden gören benim yanımdaki boş masaya oturuyor. ve yüzünü güneşe veriyor. bense önümdeki kitaba dönüyorum yeniden.

bu şekilde ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. garsonun masamdaki boşları aldığını ve bana bir şeyler söylemeye çalıştığını geç fark ediyorum. kulaklığımı çıkarıyorum. kaçıncı kez tekrar ettiğini bilmediğim sorusu için "efendim" diyorum.

- çay alır mısınız tekrar?
- evet lütfen. ama küçük bardakta olsun bu sefer.

kızıl saçlı bayanın ve solumdaki dede ile torunun gitmiş olduklarını işte o zaman fark ediyorum. garson çayımı getiriyor. ben bir saat içindeki altıncı sigaramı yakıyorum. acemice açtığım paketi kapatırken zorlanıyorum. sonra birden kibrit kutularındaki vasati kırk çöpün gerçek olup olmadığını test etme fantazim düşüyor aklıma. henüz cebime koymadığım bir kutu kibriti garsonun şaşkın bakışları arasında tereddütsüz kürk mantolu madonna'nın üzerine boşaltıyorum. bir şey demeden gidiyor garson. sigara yakıp attığım altı çöpü de ilave ederek dikkatlice ve bir bir sayıyorum kibrit çöplerini. tam 42 tane sayıyorum. seçim sonucu dikkatinde saydığım için tekrar saymaya gerek görmüyorum. gülümsüyorum. fazla çıkan iki çöpe mi yoksa yaptığım bu anlamsız harekete mi güldüğümü bilmiyorum. sadece gülüyorum.

sırnaşık kedi yine masamın dibinde. güneş , bulutların arasında. üşüdüğümü hissediyorum. yarım saat önce gittiğim halde tuvalet ihtiyacım nüksediyor. gidip gitmemekte kararsız kalıyorum. o sırada bizim kedi sırnaşacak yeni bir kurban ediniyor kendine. kızıl saçlının boşalttığı masaya yeni gelen ve muhtemelen yirmili yaşların ilk çeyreğindeki asker traşlı delikanlının masasının dibinde şimdi. siyah kabanlı, sert yüzlü delikanlı hiç oralı olmuyor. cebinden çıkarttığı kartvizitler arasında bir telefon numarası arıyor büyük ihtimal. kedimiz pes etmiyor, bu sefer de yan masadaki nine ve toruna askıntı oluyor. ve bingo! ninenin attığı hamburgeri beğeniyor ve sonunda mideye bir şeyler indirmeyi başarıyor bizim sırnaşık.
şu şırnaşık kadar olamadığım,yeterince mücadele etmediğim geçiyor aklımdan. çabuk pes ettiğim için kendime kızıyorum. bu arada güneş bulutların arasından çıkmış yüzüme yüzüme vuruyor. üşüdüğümü hissediyorum.

3.12.2009

cahit

yüzü gibi ince ve narin ellerini bana uzatmış “buraya gel cahit” diye sesleniyordu. "ben cahit değilim" dedikçe o ısrarla “cahit gel lütfen ” diyordu. beyazlar içindeydi. çok güzeldi. daha önce görmediğime emindim. ama yine de anlamlandıramadığım iç gıcıklayıcı bir hisle doluydu içim. sanki biraz sonra gözüm bir yerden ısıracaktı bu esrarengiz güzeli. nasıl bir oyundu bu? ya da bu bir oyun muydu? çözemiyordum. böyle güzelliği nerede olsa tanırdım. fakat bir türlü kim olduğunu çıkaramıyordum. ben durumu çözmeye çalıştıkça ve şaşkın baktıkça yüzüne “lütfen benimle gel cahit” diyordu. bir şeyler eveleyip geveliyorum. sanırım saçmalıyordum. sonra birden ürkek ve titrek ellerimle yosun yeşili bir tahtaya şiire benzer bir şeyler yazmaya başladım.

cahit olamam ben
üç cahit var tanıdığım
cahit sıtkı, cahit kulebi
ve müdür muavini cahit
allahsız çok pis döverdi bizi


aniden uyanıyorum. ama sakinim. kabus desen kabus değil, peri masalı desen hiç değil. bir garip rüya işte. sadece bir rüya diyorum. ama etkisinden de çıkamıyorum. üstelik o kızı tanıyacakmış gibi olmam ama kim olduğunu bulamam daha kötü ediyor beni. düşünüyorum, düşünüyorum bulamıyorum. bulamadıkça daha kötü hissediyorum. saçmalama altı üstü bir rüya diye tekrar ve tekrar söylenerek teskin etmeye çalışıyorum kendimi. ama nafile. yüzümü yıkarken, hacet giderirken, dişimi fırçalarken kim olduğunu düşünüyorum. bulamıyorum. kahvaltı hazırlarken de düşünüyor fakat yine bulamıyorum. varlığından bile emin olmadığım birini aramak yoruyor beni. kafam dağılsın diye televizyonu açıyorum. akşam ki haberlerin tekrarını veriyor çoğu kanal. bir kanalda üç beş doktor bir hizaya dizilmiş telefonla sorusu ve sorunu olanlara cevap yetiştiriyor. mtv de madonna o eski bilindik hareketli şarkısını söylüyor. şarkıya ayağımla tempo tutup zeytin çekirdeğini ısırmamla “buldum” diye höykürmem, evet hepsi aynı saliselik dilimde cereyan ediyor. belki de bulduğum için zeytin çekirdeğini ısırıyorum. bilmiyorum. tabi ya geçen hafta minibüs caddesinde beyazlar içinde salınırken görmüştüm o'nu. sonuçta büyük ikramiye çıkmış talihli gibi sevinirken dişimdeki acıyı çok önemsemiyorum. annem olsa önce bir la havle çeker sonra bizim oğlan delirdi diye okuyup üflerdi kesin. ingiliz devi chelsea’yi devirdiğimiz maçta ikinci sergen golünden sonra adeta çıldırmış, kendimi oradan oraya atmış arada camı açıp akasya sokağın sessizliğine böğürmüştüm avazım çıktığı kadar. yerlerde yuvarlandığımı gören kadıncağız da “eyvah çocuğu cinler çarptı” diyerek beni okuyup üfleyip ancak bu fayda vermeyince telaşla karşı komşumuz hacı hüseyin amca’yı çağırmıştı. o hacı hüseyin ki pehlivan gibi, iri cüsseli. ben derdimi anlatana kadar bir güzel pataklamıştı beni. o gün bugündür içimden yaşarım hep gol sevinçlerimi.
bu ağır düşünceler ağır ağır uzaklaşırken zihnimden önceki gün minibüs caddesindeki hayali daha bir berrak canlanıyordu bu kar tanesi beyazlığındaki kızın. trafik her zamanki gibi sıkışıktı. o gün bir daha bu yolu kullanmamaya karar vermiştim. elimdeki kitabı bir anlık bırakıp dışarıyı izlerken fark etmiştim ilk kez kendine güvenen, dünyayı umursamayan bu rahat tavırlarını. ve güzelliğini. saflığını bir de! hatta pollyanna mı amelie mi olsun ismi diye bir süre kararsız bile kalmış amelie isminde karar kılmıştım sonra. evet o’ydu tabi ki. o günkü hallerini başından sonuna yeniden hatırladım.

atlasam arabama özgürlük parkına gitsem şimdi. hem sakindir, kimsecikler yoktur. olsa da tek tük benim gibi işsiz güçsüzler vardır. ya da doğa sevdalısı bir iki tip. köşedeki bakkaldan sigara ile bir de kibrit alsam. kulağımda sting çalarken derin derin içime çeksem çay fincanı ile aynı elimde tuttuğum sigarayı, inci beyazlığındaki amelie kadar özgür ve mutlu olur muyum acaba?
onlarca insanın arasında sanki bu dünyada tek başınaymış gibi adeta dans ederek yürüyor ve pipet kalınlığındaki sigarayı öyle keyifle tüttürüyordu ki özendim o gün ne yalan söyleyeyim. hem haline hem sigara içişine. aslında nefret ederim sigaranın kokusundan ve dumanından. ama işte hayat...

dışarı çıkmam gerektiğini biliyorum. uzun zaman oldu dışarı çıkmayalı. uzun dediysem bana yıllar gibi gelen 2 ya da üç gün. belki de dörttür bilemiyorum. ama bunu çok istediğimden emin değilim. ruhum istiyor bedenim izin vermiyor. zor bir durum. anlatması da zor. ama kafamda provasını yapıyorum.. çıkarken asansörde hep yanıldığım gibi zemin kat yerine bulunduğum sekizinci kata basabileceğimi düşünüyorum. ama ondan önce kapıyı kilitledim mi diye bir kez daha kontrol ettiğimi hayal ediyorum. arabayı çalıştırmadan önce de köşedeki bakkala gidiyorum en hafifinden bir sigara ve vasati kırk çöplük bir kibrit alıyorum. dündar amca’nın “sen sigara içer miydin evlat” sorusunu “bi arkadaşa alıyorum” diye geçiştiriyorum. pek inanmamış görünen “ha” ünleminin ardından gelen “ne olacak bu fenerin haline” ve topa girmek istemediğimden arkadaş bekliyor deyip koşar adım çıkarken daum’u gönderin aykut ve rıdvan’ı hoca yapın diye bağırıyorum. sigarayı yakmadan önce gerçekten kırk çöp var mı diye saymak istiyorum kibritleri. yaktıktan sonra da sayabilirdim. saymadım.

şehir merkezine girmeyi gözüm kesmiyor, sokak aralarından ulaşıyorum parka. ağaçların arasında kuytuda bir yer kestiriyorum gözüme. büfeden tek şekerli çayımı alıyorum boş banka oturmadan önce. banklara, özellikle benim gibi yalnız ve huzursuz banklara karşı zaafımın ve sevgimin nereden kaynaklandığını düşünüyorum. filmlerdeki bank sahnelerini kopyalayıp kolleksiyon yapmaya başladığım zamanı hatırlamaya çalışıyorum daha sonra. bugünkü gibi soğuk kış günü erenköy’de fotoğrafladığım bankı ve o’nu hatırlıyorum şimdi. beyaz, o’na da çok yakışırdı. ve boş bankları o da çok severdi. oysa ben üçünü de çok sevdim. beyazın saflığını, boş bankların yalnızlığını ve hüznünü ve tabi ki o’nu. bankın oturacak yerine ayaklarımı, sırtlık bölümüne de popomu koyuyorum. trenlerde ayaklarını koltuklara uzatanlara attığım fırçalar, verdiğim vaazlar üşüşüyor beynime. kendime kızıyorum bu yaptığım çirkin davranış için ama işte hoşuma gidiyor böyle oturmak. o yüzden aldırmıyorum hiçbir şeye. kendime bile. özgür olmak için gelmedim mi hem buraya? çantamdan kürk mantolu madonna’yı çıkarıyorum. sanki okunma zamanını bekler gibi aylarca kitaplığımda duran kitabı neden bilmem şimdi okumak istiyorum. mp3 çalarımı ayarlayıp sigaramı da yaktıktan sonra ulaşabilirim belki kendi nirvanama. dünyadan ve sıkıntılarından ancak bu şekilde soyutlanabilirdim. ama işte o acemi, çekingen ve baş döndüren sigara çekişim sırasında şimşek gibi bir başka görüntü düştü zihnime. en son dışarı çıktığım gün. amelie’yi gördüğüm gün yani. içinde bulunduğum otobüsün yanındaki aracın camına düşen aksim geldi hatırıma. itiraf etmeliyim ki korkmuştum o halimden. sonuçsuz ve salakça bir iş görüşmesinden dönüyordum yine. sert ifadeli. mesafeli biraz üzgün çokça hüzünlü gergin bir yüz bakıyordu bana! otobüstekilerin de aynı yüzü gördüğü geldi aklıma ve belli belirsiz zoraki bir tebessüm yerleştirdim hemen yüzüme. fakat aynı gerginlikte eski halini alması uzun sürmedi yüzümün. şimdi ise aynı yüz bir belediye bankının üstüne tünemiş bir bedende hoyratça ve acemice bir sigarayı üflüyor, kulağındaki müziğe tempo tutup elindeki kitaba odaklanmaya çalışıyor. o gün korkunç bulduğum yüzü şimdi komik buluyorum.

sonra niye bilmem ışık hızıyla odama dönüyorum. 3 gündür dışarı çıkmadığım odama. belki de dört bilemiyorum. hepi topu üç buçuk metrekare olan ve sabahtan akşama müziğin ve güneşin eksik olmadığı derli toplu sayılabilecek odamdayım. bir tek masam dağınık tıpkı kafam gibi. üzerimdeki ataleti sonlandırıp bilgisayarı açabilirsem şayet yazıya dökmeyi de düşünüyorum elbet bu düşüncelerimi. hatta biraz daha güçlü hissedersem kendimi belki özgürlük parkına bile gidebilirim. kafamda karıncalanan astarsız düşünceler, ruh ve bedenimdeki kafkanın samsa’sı ağırlığındaki uyuşukluk devam ettiği için şu an için buna imkan yok. ama işte bir kalksam, bir kalkabilsem. cahit bile olabilirdim.

1.12.2009

o şarkı

sabahtan beri baygın ve de isteksiz baktığım iş ilanlarını bırakıp radyoda çalan o çok bilindik ve üstelik benim çok sevdiğim hatta zamanında yüzlerce kez üst üste dinlediğim şarkıyı nasıl bilemediğime şaşırdım sevgili ibrahim. aslında şarkıyı biliyordum da grubun ismi aklıma gelmedi. skik ilanları bırakıp şarkının ve grubun peşine düştüm şimdi. zaten bir skim yoktu ilanlarda. trenle pendik'i geçtikten sonraki o duvar yazısı aklıma geliyor bu dışı bol makyajlı içi boş ilanları her okuyuşumda. alem göt olmuş. evet ibrahim; alem hem göt hem ibne olmuş. gram çıkarı için değil seni, kendini bile satıyor adamlar. verdiğin market hizmetine bakkal ücreti vermek istiyorlar. ille de sömüreceğim ille de öpeceğim diyorlar yani. sarhoş da değiller hani. ama inanamıyorum bilgisayarımda bulamadım şarkıyı ve grubu. dur bir dakika uzunca bir müddet telefonumun çalma efekti olmuştu. tabi ya elbet telefonumda vardı. hassktir... bugün de amma bozuk ağzım. alın tek düzeninizi de bütçenizi de, resmi ve gayrı resmilerinizi de kıçınıza sokun adi herifler demeye ramak kalıyor her seferinde ama. ama işte... lanet olsun ki başka bir iş bilmiyorum. fakat telefondan da silinmiş bu muhteşem şarkı. şaka gibi! ya beynime ya teknolojik aletlerime virüs girmiş olmalı. inat ediyorum gogıla bakmamak için. ama işte gogılın da bir ibnelik yapacağından çekiniyorum. hayır. doğrusu; her daim övündüğüm hafızama zaman kazandırıp bir nevi güven oyu aldırma çabası sanırım bu son çırpınmalar.
neydi neydi... deli olacağım... hani guardiola'nın barcelona sahaya çıkarken çaldırdığı manyak şarkı hatırlasana be adam. yok olmayacak. tamam olm gogıl bu sefer de sen kazandın. hayat kazandı, ardına bakmadan çekip giden yıllar kazandı. ama alzheimer olmak için çok gencim ibrahim. çok genç..
şarkı mı? az aşağıda.. buyrun beraber dinleyelim.
.
coldplay - clocks 

29.11.2009

crazy

az önce demlediğim çayı kitap okurken mi yoksa film izlerken mi içmeliyim diye derin düşüncelere gark oldum! az önce dediysem bu yazıyı yazmaya karar vermeden otuz beş dakika evveldi. hala karar verebilmiş değilim. sevgili doktorun dün akşam incelik yapıp şahsıma gönderdiği c.r.a.z.y filminde en beğendiğim müziği dinliyorum şimdi. her zamanki gibi tekrar rekorları kırıyor bu fransız tınısı, emmenez moi. ve national geographic izler gibi düşünce atlasında ilerliyorum şimdi düşe kalka. bir yandan kankanın önerisi kitabı gözlüyorum uzaktan ve elbet üzerinde düşünerek. yazarın tanıdık gelen hikayelerini düşlüyorum. hatta bir adım ötesi yazara yazmak istiyorum. ama çoğu zaman olduğu gibi gereksiz yalakalık gözüyle zanlı olmalarından çekindiğim gerçek hislerimi ve beğenilerimi sunmaktan kaçınıyorum. yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. çünkü çok yanlış anlaşıldım. çok da yanlış anladım bu hayatta. asıl meramımı sormak istiyorum sadece rol kesmeden. ama bazı durumlarda da gerekiyor rol kesmek. önüne geçilemiyor. misal bayramın ilk günü annemin yedinci ortak olduğu kurbanda hoşlanmadığım havadan, ortamdan basit rahatsızlığımı bahane ederek kaçtım. biradere devrettim aileyi er kişi olarak temsil görevini. kulağımda müzik akşama kadar yattım ben de. bugün de çıkıp dolaşalım diye teklif götüren arkadaşıma domuz gribi oldum yatıyorum evde diye yalan söyledim. telaşlandığını görünce yalan söylediğimi, canımın istemediğimi söyledim. ama hala karar veremedim çayı nasıl içeyim diye. aslında sana da yalan söyledim canım okuyucu. tüm bunlar dün öğleden sonra meydana geldi. yapacak bir şey bulamadım, canım sıkıldı bugün olmuş gibi şimdi yazıyorum bunları sana. çay mı? rahmetli her akşam bir demliği devirmeden uyuyamazdı. bense bir bardak içsem uyumak için akla karayı seçerdim geceleri. bu nedenle sadece öğleden ve yemekten sonraları severim çayı. zaten rahmetlinin ne çay ne de insan sevgisi bulaştı bize. garip tercihleri olan, kalabalıktan kaçan yabani ve kararsız bir metabolizma olarak idame ediyorum geri kalan ömrümü. ne bu aralar elimden düşüremediğim yeni kitabımı okurken ne de film izlerken içebildim çayı da. malum köşeme gidip bu sefer bir de sandalye çekip altıma, sokağı seyrederken içtim. şarlo filmlerindeki gibi hızlı hareketlerle sokakta hareket eden araçları ve insanları izlerken yani. ziyaretin biri bitiyor öteki başlıyordu. kendi yağında kavrulan ortalama türk ailelerinin yanında ağır abiler ve ablalar da vardı ziyaretçiler arasında. sanırsın ki oscar ödül törenine geliyorlar. her zamankinden daha hareketli ve kalabalıktı sokak. bir süre sonra bundan da sıkılıp televizyonu açtım. eski bir türk filmi oynuyordu. siyah beyazdı. müjde ile şener geldi aklıma. sonra da öptüğüm kızlar. oysa ne garip duyguydu şu ölmek! bir açıklaması vardı elbet. charles aznavour'u bırakıp ahmet kaya'yı taktım vinampa. hava ise şimdi en sevdiğim halindeydi. sağanak yağmurlu ve hüzünlere hüzün katılası. ama yoruldum, çok yoruldum. özledim bir de. hadi şimdi benden selam söyleyin o nazlı sevgiliye.
.
charles aznavur - crazy 

18.11.2009

gdo'lu hafızalar

sabaha karşı uykumda kayahan'ın bir garip serçesini seslendirmeye daha doğrusu sözlerini hatırlamaya çalışıyorum. niye bilmem. acayip kasmışım kendimi.. en sevdiğim bölümü yandı mı bu postaneler yıkıldı mı yoksa... orayı hatırlıyorum hatta bir ara orayı da karıştırdım. ölüm kalım meselesi sanki. bulmam lazım, söylemem lazım.. ama kime niye bilmiyorum...önünü arkasını karıştırdım tabiri caizse güzelim şarkıyı piç ettim. ve sonra uyandım bin pişmanlıkla...
yüzümü yıkamadan açtım bilgisayarı tüm şarkıyı ezberledim.
şimdi kah gazeteden kah internetten sörf yapıyorum haberler arasında. ama kulağım radyomuz eksenimizde her daim. sevdiğim şarkılar çıkıyor. bazen ilk defa duyduğum. hemen not alıyorum ares'ten bilgisayarıma hüpletmek için. aha işte bak chris de burgh-traveller diyor... daha önce de söylemiştim pazar sabahları radyo eksen bir başka çılgın atıyor. müzikle aşağıdan yukarıdan ilgiliyim diyenler bir göz atıp kulak kabartsınlar derim başka da bişi demem.
radikal'in bilişim duayeni serdar kuzuloğlu avrupada özellikle isveç'te ses getiren hatta ab parlementosuna da giren korsan parti'nin türkiye versiyonu için harekete geçmiş. koşulsuz kamerasız destekliyorum bu açılımı.... amaç sadece paylaşmak...
hey gidi!.. bir zamanlar radyo-kasetçalar eşliğinde kasete kayıt yaptığımız günler aklıma geldi bak şimdi. kayıta basıp harici ses almasın diye odayı karantiya alıp aile mesclisinden kimseyi içeri almadığımız günleri. bu hafıza denen şey manyak bir şey... güzel de bi şey ama...

sonra agassi'nin open kitabı ve sansasyonel yankıları.... beni o günlere götürüyor. nasıl bir beyaz gölge,kuliç ve ismini hatırlamadığım kurbanlık koç, basketbolu bir nebze sevdirdiyse bize pazar öğleden sonraları da tek kanallı devlet televizyonundan wimbıldınlarla, amerika açıklarla bu adamlar ve kadınlar (navratilovalar,grafflar vs) tenise hayran olmasak da sempatik yaklaşmamıza neden oldular. ama neden bilmem agassiler, boris beckerlar kupaları ve paraları götürürken amerikalı jonh mc enreo'yu tutardım ben. sanırım telaffuzundan olsa gerek. ve belki de korttaki aykırı hareketlerinden bilemiyorum. ama telaffuz daha ağır basıyor sanki. sizce de güzel değil mi allahaşkına? bakar mısınız güzelliğe con makenro. bir vili vanderkerkof, bir pakolorente, bir armando diego maradona, huan pablo montoya, deportivo la korunya, niuv kesıl yunaytıt kıvraklığında ve yumuşaklığında. sırf bu ağızda yayılan ve lezzet bırakan isimleri için taraftarı olduğum kişi veya klupler olmuştur geçmişimde. ama hep kazanana, devamlı şampiyon olana daha o zamanlar bir antipatim vardı. belki hep "lozır" olmaktan ileri gelen bir duygu bilemiyorum. hakeza formula bir de michael schumacher rekor üstüne rekor kırarken ona kafa tutan deli kolombiyalı hp montoya'yı sevdiğim gibi. ya da millet kerim abdülcabbar, los encılıs leykırs derken sırf attığı üçlükler için lery bird ve bastın seltiksi tutardım misal yine seltiks leykırsa kaybetse de hep.

şimdi de hıncal uluç'un erkek versiyonu ayşe arman'ın scarlett johansonnumuz ile röportaj yaptığı başlığa ilişiyor gözümüz. evet scarlett'ı da çok ama çok hatta oya-bora'nın dünyayı sevmesi gibi sevdik. hem de monica'dan, sandra'dan, julia'dan çok. ama işte ilk vurgunumuz tabiki charlie'nin meleklerine idi eskiden çok eskiden. özellikle de farah fawcett'ımız vardı. tatlı cadı samantha'mız küçük evin büyük kızı laura'mız. akabinde komiser kolombo, görevimiz tehlike, kara şimşek "maykıl nayt", 25.yüzyıl "bak racırs" ve tabi ki uzay bindokuzyüzdoksandokuz ve kaptan "körk"ümüz.
hep ayşe arman scarlett buluşmasından arta kalanlar bunlar şimdi yalan yok.
hafıza bu işte. gönül gibi. oto da konuyor boka da.
ama her şeye rağmen seviyoruz bu içi turşu dolu fıçıcığı!

ve şimdi birleşime bir süre ara veriyoruz...
%$?*^#&

16.11.2009

bella ciao

domuz gribi ile oynama şeytan doldurur demiş atalarımız. bu sabah her zamankinden daha çok hastayım, işsizim, huysuzum ve çekilmezim sevgilim. kötü haber tez yayılırmış. sağ olsunlar, dostlarım severler bu yedi buçuktan sekizlik adamı. işsizlik kulvarına yine yeniden katldığım için arayıp soranlara galiba biraz domuz gribi oldum diyorum. iki kötü haberi bir arada veriyorum. üçüncüsü olsa hazır kahve yapacağım ama yok şimdilik. sıcak suyumuzda bitmiş zaten.
elbette ki böyle yeni ve popüler şeylerin hemen suyunu çıkartmayı hatta o suyu eşeğin bir taraflarına kaçırmayı pek severiz millet olarak. e biz de o milletin yılmaz bir ferdi olduğumuza göre bırak da dalgamızı geçelim be güzelim. yeter ki sana bi'şey olmasın çünkü sen mühimsin. çünkü sen benimsin. çünkü mahvolurum yokluğunda. ufak tefek yalanlarımız mühim değil hem. ve korkulacak bir şey yok sevgilim. normalinde ayakta ve koşarak geçirdiğim her zamanki gribe beş kala kırgınlıklarımdan biri sadece. kuru öksürük ve ateş yok çok şükür. hem ellerimi günde üç öğün artı yüz yetmiş yedi defa sabunu köpürterek ve çitiliyerek yıkıyorum. tek sorun kızıl bir maskemim olmaması gerçi ben gringo texası beğenirdim ufakken bazen de tommiksi. kızıl maskeye o zaman kanım ısınmamıştı nedense. ama şimdi olsun istiyorum bir kızıl maskem. istemiyorum nur topu gibi bir domuz gribim olsun.
işte bu ahval ve şeraitte sekiz ay önce yarım bıraktığım üç aydır tamamına erdirmek istediğim bir olasılıksızı okumak isterken radyo eksenden yayılan o büyüleyici ses ve melodi kapladı odamın tavanını ve tabanını. şarkıyı ilk kez duymuyordum ama beni ilk kez böylesine büyülüyordu. bir şarkının sabaha kadar sürmesini istediğin oldu mu hiç? benim çok. ama bu şarkı ve bu ses sonsuza dek sürsün sıkılırsam domuz gribi olayım şerefsizim. öyle büyüleyici, öyle keşfedici, öyle içine alıp pamuklara sarmalayıcı, öyle iç gıcıklayıcı, öyle ruh titretici ki.... öyle işte. gördüğün üzre kifayetsiz kalıyor türk dil kurumunun tüm kelime ve heceleri. becerebilirsem şayet bu yazının sonuna ekleyeyim de sen de beğen olur mu sevgili?
sev de beğen!
ve dinle benim içim.....
"çauw bella"...
.
anita lane - bella ciao

15.11.2009

isteyenin bir yüzü vermeyenin...

10 - baş kahramanı olduğum bir romanın içinde olmak :
hepimiz kendi hayatımızın bir oyuncusuyuz, kahramanıyız öyle değil mi? bir bakıma kendimizi oynuyoruz şu kavanoz dipli dünyada. öyle ya da böyle türlü engellerine karşı memnunuz seviyoruz hayatımızı, yaşamayı. hah işte ben de sanal olanından yazılı olanından bir adet romanın baş kahramanı olursam ayrı bi sevineceğim. best-selır olmasına gerenk yok. hatta tuğla olmasına da. bizim aylak adam'ın kalınlığında olsun yeter.
öyle.

9 - bir gece yolculuğunda şehirler arası bir otobüste olmak : evet evet her yerim tutulsa da, sabah kazık gibi hissetsem de kendimi. mola yerleri, otobüsün açılan kapısından sıcak yahut buz gibi bir soğuğun suratını yalaması, orhan pamuk'un "yeni hayatçısı" gibi sadece karşıdan gelen arabaların farlarının göründüğü gece yolculuklarını seviyorum kardeşim. evet.

8 - herhangi bir sahilde bankta denize nazır oturmak : kulakta sevdiğim melodilerden herhangi bir kaçı hatta bir tanesi dönüp dursun ben de denize bakıp durayım. öylece durayım saatlerce. olur mu?

7 - beni köyümün yağmurlarında yuğasınlar : o köy benim köyümdür. gitmesek de görmesek de.... kimbilir belki de...
belki bi gün işte...

6- ve tabi ki yağmurlu herhangi bir yer : bir bisikletin üstü de olur burası yahut sakin bir park alanı. yağsın yeter ki. ben de yürüyeyim adım adım.

5-kadıköy "şeytan" üçgeni : yok böyle bir isim. şimdi ben uydurdum bir tarafımdan. ama öyle bir yer var. aşağı yukarı sahaflar-bahariye-moda köşegenlerine denk geliyor.
hastasıyım.

4 - yağmurlu bir günde görmüştüm seni : üstünde çubuklu formalar vardı. elbetteki beşiktaşım ve kapalı yanındaki yeni açıkta bir şarkısın seni söylemek...
ne günlerdi. hey gidi.

3- püfür püfür bir vapurun kenarı : ne diyordu şarkıda. püfür püfür bir vapurun yan tarafında şu anda istanbulda olmak vardı anasını satıyım. evet vapurun yan tarafı olmazsa olmaz. ister martılara simit at ister çayını yudumlayarak boğaziçini, kız kulesini seyret. ama mutlaka orada ol. evet.

2- ada : il postino'nunki de olabilir. bozcada'da. hatta büyük ya da kınalıada. ama mutlaka bir ada. favorim, elbet bozca olanı.

1- bir tren camından dünyayı gördüm : elbetteki bir numara bir tren kompartımanı olacak. kış olacak. hem de en karasından en sertinden dondurucu bir soğuk ama yüreğe işleyen kalorifer sıcağı. dinmeyen bir yağmur mümkünse lapa lapa kar yağacak. fonda eleni karaindrou olacak. eternity and a day çalacak. başka? sağlığın müdür. daha n'olsun?
.
eleni karaindrou - eternity and a day

13.11.2009

default

az önce bir arkadaşımla konuşurken dank etti. bir şeyleri yapmak için hep başka bir şeylerin olmasını, düzelmesini yahut düzelir gibi olmasını bahane ediyorum. ama adı üstünde bahane hepsi. kendime söylediğim koca bir yalan yumağı. çünkü nihayetinde düzelir gibi olsa da düzelmeyecek hiç bir şey. içinde süregelen huzursuzluk, sıkıntı ve hep bir kaçış özlemi beklenilen gerçekleştiğinde bile devam edecek. tarifsiz bir kısır döngü aslında bu. ve bana anı yaşa masalını da okuma lütfen. tutkuyla hissetmediğin, yürekten istemediğin her şey bu döngüde yuvarlanıp gidecek zira.
ama her şey.

10.11.2009

yenilsen de yensen de...


sondan ikinci görüşmemizde kendine on üzerinden kaç puan verirsin diye sordu? on veremem çünkü böyle kusursuz insan yeryüzünde yok. dokuz mükemmel olurdu. ama ben hiç mükemmel değilim dedim. olsa olsa sekizlik bir adam olurdum herhalde. nevi şahsıma münhasır özelliklerimle. o da tam sekiz değil yedi buçuktan hani. bilimum insan defolarım yüzünden tabi.
son tahlilde yüz seksen yıl önce falan yine buralarda bir yerlerde dediğim gibi çok iyi biri değilim kabul. ama çok kötü de değilim. hani şu klişelenen "özünde iyi bir insanım" aslında. valla.
evet ben böyleyim. bir de son günlerin moda kelimesi ile açılımlanırsak ; işte klasik verdiği sözleri yerine getiren, beğenmese de yaptığı işin en iyisini yapmaya çalışan, arkadaşlarına sadık, güvenilir, çevresinde eh işte iç güveysinden hallice biri olarak görülen kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaya şey eden, zararı genelde kendine kıymeti de kendinden menkul olan sıradan bir yaşam süren sıradan bir adamdım nihayetinde. evet evet sekiz adil bir not olurdu benim için sanki. gibi. belki.
ama ve lakin sorun şu ki; ben onlara sormamıştım siz şirketinizi kaç puanlık görüyorsunuz diye.
evet dışarıdan pek bir afili, pek bir jan janlı gözüküyordu ama işte önemli olan ceviz kabuğunun içiydi. maalesef ki çürük çıktı ceviz! hatta bir ceviz ağacı bile değilmiş gülhane parkında. kağıttan bir kuleymiş netekim.
tabi bu ne ilk ne de sonuncu kazıklanışım olacaktı insanlık tarihimde. ama yine de can sıkıntısıydı durduk yerde. üstelik son yıllarda art arda ve pek fena şekilde her yönden üzerime geliyordu hayat denen bu tek dişi kalmış canavar! bütün kutup ayıları beni öpmek istiyor yahut mıknatıs gibi tüm sakat özel ve tüzel kişileri üzerime çekiyordum. tamam eyvallah boş olan yolda kırmızıda geçmek gibi yahut beşiktaş maçlarında hakeme ve rakip takıma sövdüğüm olmuştur gaza ve galeyana gelerek. yine de türkiye ortalamasının üstünde genelde kurallara uyan, emniyet şeridinden gitmeyen, vergisini ödeyen legal bir vatandaştım sonuçta. kendi notumu yedi buçuktan sekiz yapan da bunlar diye düşünüyorum zaten. lakin işte kumar oynamadığım için sadece aşkta ve işte kaybediyorum. kumar oynasam kesin onda da kaybederim ya. belki de sırf o yüzden oynamıyorum. belki mi?
kesin.
karma denen şey gerçekse şayet boş yolda kırmızıda geçmemin yahut hilderbergeri sinkaflamamım karşılığı yaşadıklarım olamazdı. tamam söz bir daha ki sefere kibarca uyaracağım…
içimden elbet!
şimdi kaygusuz mesajım sana mükremin. iyi dinle!
hani bir laf vardır bir insan yedisinde ne ise yetmişinde de o’dur. bu yüzden belki de şener şen’in her seferinde sefil bilo’yu düdüklemesi gibi gelen geçen alnımızda yazanı okuyor ve bizi düdüklüyor. yahut en azından teşebbüs ediyor, on kusurlu hareketin herhangi birini icra ediyor. on beş sene dirsek çürütüp iktisat okuyup ayrıca mesleki yeterlilik belgesi almak ve işini dosdoğru yapmaya çalışmak bu ülkede bir şeylere yetmiyor. adam olamıyorsun kısacası. çünkü ve maalesef bu ülkenin adam olma kriterleri çok başka çalışıyor. (hidayet gibi basketbolcu mu olsaydım acaba?!)
dolayısı ile her seferinde samuel beckket amcaya dayanıp yine dene, yine yenil, daha iyi yenil demekten imanım gevredi anasını satiim. ulan bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösteriyor sen neden bahsediyorsun beckett amca diyesim geliyor ve küçük isyanım çıkıyor on yediye.
değişim şart!
sonuçta plase de vursan , pis burunla abansan da girmeyince girmiyor meret kaleye. olmayınca olmuyor. o yüzden gelişine vuruyorum artık. ya tutarsa diye….
evet. böyle.

4.11.2009

bir kış masalı

özlemişim üşümeyi. bir kedi yavrusu gibi bazen yanan bazen yanmayan trenin kaloriferine sokulmayı, cam kenarına sığışmayı. kulakta müzik elde kalem hem dinleyip hem yazmayı hem de camdan film şeridi gibi geçen hayatı izlemeyi. sahi canım adalarımız vardı bir de. güzeller güzeli sevgililerin en güzeli. en çok da ona bakmayı özlemişim. deniz çılgın atarken o'nun o mağrur ve heybetli ama bir o kadar mahzun duruşunu. sevgiliye kavuşma özlemiyle yanıp tutuşan bedenler gibi her saniyesi bir kartpostal görünümü olan irili ufaklı gemilerin, teknelerin adalar'a yönelmesini sonra. hakeza geçtiğimiz her istasyonla birlikte arkada bıraktığımız sararmış yapraklardaki hüznü de seviyorum boş banklardaki yalnızlığı da. lakin gerekmeyenler dahil her şeyi dakikasına kadar ölçüp biçen ama bazılarını es geçen beynimin aymazlık ve tedbirsizliğine kızıyorum. çok kızıyorum. zira ben bunları yazarken ve siz muhtemel en güzel pazar kahvaltınızı yaparken biten şarjım yüzünden hem müziksiz hem fotoğrafsız kalıyorum. neyse ki kağıdım ve kalemim var. neyse ki..

2.11.2009

kış diyorum yine gelmiş

hani ısıran soğuktan sonra uyuşturan ve mayıştıran bir sıcaklığa girip de pelte gibi olur ya insan. ama anlatılmaz yaşanır. bir kalamış huzuru ve mutluluğu, bilirsin işte. öyle bir şey. gelişte yanmayan tren kaloriferimiz dönüşte öyle tatlı yanıyor ki. ne sıcak ısırıyor bu sefer ne de soğuk dokunuyor. kulak memesi kıvamı işte. ya da şekerparenin cuk oturmuş şerbeti. yahut vaktin varsa boşlukları ve teşbihleri sen doldur. ben telefonun şarjını bir şekilde doldurup radyomu da doksanaltınoktaikiye kurduktan sonra elimdeki gazeteye yumuldum. dokuz istasyonu hangi arada ve nasıl geçmişim o mahmurlukta bilemedim. ta ki karşımdaki bitirim ikili vagonumuzu terkedene kadar. ben yönümü güneye çevirip sıcaklığı daha bir yakından hissedip aynı anda belki dünyanın olmasa da yurdumun en güzel iki gözüyle karşılaştım. lakin güzel oldukları kadar küstahtılar sanki biraz. baktığımın anında farkında olunup ama bir elimde cımbız bir elimde ayna umurunda mı dünya ve sen tabi ki mithad bey edasıyla camdan dışarı bakan güzelimizin havası pek hoşuma gitmedi. güzelliğinin farkında ama sanki yine de bir beğenilme arzusu ile dolup taşan fettan güzelimiz kıl aldırmadığı burnunu cama dayayıp oradan misilleyip durdu hava sahamı. lakin oralı olmadım pek. bir nevi güç savaşı yaşandı aramızda o kısa sürede. ta ki inene kadar.
benzemez kimse sana tavrına hayran olayım
hikaye için müteşekkirim sana ama inmek zorundayım
bakışıyla selamlayarak bu mağrur güzeli trenden indim.
sonra..
sonrası iyilik sağlık sadık.
dışarısı yine soğuk.
kış yine gelmiş.

28.10.2009

hani benim duvarım nerde, bilyelerim topacım?

teknolojik bir objenin bir ayağını benimsedi mi kalan tüm bedenini sarıp sarmalarım hatta pamuklara sararım. lakin işte o benimseme işi çoğu zaman çok çok yavaş işler ben de. hatta bazen yok denecek kadar az bazen de hiç işlemez. feysbuka ısınamadım ya da bu taş kafa basmadı diyeyim de dürüst olayım senin canını yiyeyim bilader. akşamdan beri duvar arıyorum emesende, feysbukta ve bilimum buklarda, storlarda. ama bulabilene aşk olsun, olmazsa meşk olsun yemin verdim.
duvar deyince aklıma üç şey gelir benim. meşhur berlin duvarı ve yine meşhur fatih akın filmi; duvara karşı. bi de mahalle aralarında buraya çöp döken eşektir mealli mahalli sözlerimizin nakşedildiği duvarlar. ama işte hatmeyilime yağmur gibi; x duvarınızda doğum gününüzü kutladı. y duvarınızda şampanya patlattı. z duvarınıza işedi türünden onlarca uyarı gelmiş akşam akşam.
sağolsun sevgili arkadaşlar, dostlar ve dahi romalılar gerek telefon gerek meyil ve gerekse feysbuk yoluyla kutladılar dünyaya teşrif yıldönümüzü. lakin işte göndereceklerini pek tahmin etmediğim ama yine de beklediğim üç kişiden ne bir ses ne bir seda. yalan yok bekledim. umut işte fakirin ekmeği. sonra bir türkü tutturdum içimden ve çağırmazdım acil olmasa dedim kayahan abiye takılarak. gel vicdansız gel insafsız arka fonuyla elbet! canlar sağolsun ben sizin gelebilme ihtimalinizi de sevdim. sizler gibi tıpkı. hala da seviyorum o ayrı. belki bir gün bir yerde...

lakin her konuda olduğu gibi metrobüs perisi için de ön yargılarımızı erken kuşandık ve bok attık. üzerimize yapıştı sabah sabah. hatta iki sabahtır... mesele tahir ya da zühre olmak da değilmiş elmadaymış gerçekten. ben treni seviyorum diye metrobüsü de sevmek zorunda değilmişim. elmayı sevmem yeterliymiş mesela. böyle güzel elma kokusunu bir yerli malı haftalarında duyumsadım bir de bu sabah 8 numaralı metrobüs koltuğunda. sonrasında kelimeler, cümleler, kavramlar kargaşalar niagara şelalesi gibi aktı metrobüsün üç durak boyunca nan-stap gittiği sağ şeritte. ama işte herşey birdenbire oldu bu sabah orhan veli timsali. yollar,kırlar,kediler,insanlar... aşk birden bire oldu sevinç birdenbireakşam oldu tabi uçtu gitti hepsi repoların, ters repoların giren ve çıkan borçlu alacaklı hesapların içinde. geriye kaldı küspesi.
metrobüs gibi çok hızlı aktı düşünceler beynimden, tıpkı hayat gibi, tıpkı üçer üçer gelmesine rağmen ilk metrobüse koşturan, metrobüs kapısını nişanlayan insanlar gibi. fikirtepe camisinden yükselen sela sesi ömer hayyam'ın meşhur dizelerini hatırlattı bu hız senfosinde bir de;
Niceleri geldi neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi? O gidenlerde hep senin gibiydiler...
yani bu koşturmacanın bir sonu vardı elbet... biliyoruz ve koşturuyoruz yine yeniden her seferinde...
koşturmakla kalmıyoruz taraf olmak zorunda bırakılıyoruz.
osman durmuş mu haklı sağlık bakanı mı?
metrobüs tutamaklarını tutalım mı tutmayalım mı? maske mi takalım aşı mı olalım? sığınağa mı inelim? köyümüze mi dönelim? açılalım mı yoksa lucescu beşiktaşı gibi önce kapanıp sonra saldıralım mı? ne yapalım müdür?
valla bana sorarsan ben saldım çayıra arkadaş....
bu kadar kirlilik öldürmezse hiç bir şey öldürmez türkü.
valla bak.
ama şeyi de merak etmiyor değilim.
hani milletcek hiç okumuyoruz, japonya'da bilmem kaç trilyon gazete satılırken ülkemizde niye bu kadar az satılıyor. kör müyüz cahil miyiz tartışmaları yapıla dursun. insanımız korsan, orjinal yerli yabancı bayağı bayağı okuyor yahu. yani metrobüsün körüklü göbeğinde saadet çemberi yaptığımız yedi kişiden dördü ayakta olmasına rağmen kitap okuyordu. ben bizzat kendim dün bunu gördüm. keza tren ve minibüslerde. bunun taksisi dolmuşu tramvayı, metrosu, finiküleri, faytonu evi işi lokantası çay bahçesi var. var oğlu var. gerek şehir bazında gerek praym taymda bakarsak oran görünüşte azımsanamayacak kadar yüksek. ama nasıl oluyor da bu okumuş görmüş insanlarımız toplu olarak dışarıya çıkınca bir vahşileşiyor bir yabanileşiyor bir kural tanımaz oluyor, saygının onda birini dahi diğer benzerlerine göstermiyorlar bilemiyoum! yani en basitinden ben metrobüsümden inmek isterken niye el ele tutmuş iki sevgiliyi ortadan ikiye bölerek ineyim. yahut ben binerken inmek isteyeni omzuma alayım künde atar vaziyette olayım. ya da aracımla sağ şeritten sapmam gerekiyorsa yumurta kapıya dayanınca en soldan en sağa gelip diğer araçları da tehlikeye atarak köprüden önce son çıkışa gireyim, banka sırasında içtiğim sigaranın arkadaki astımlı yahut astımsız insana zarar vermesine müsaade edeyim, gece vakti müzik setimin desibel rekorunu merak edeyim, aracımı en uygunsuz yere bırakayım ki sabah benden önce işe gitmek zorunda olan komşum çıkamasın otoparktan falan. tamam türküz de bu kadar da olmayalım be abi.
yani bir yerde bir yanlışlık var ama ner'de?
ama ve yine de her şeye rağmen seviyorum ben onları..
misal metrobüsten indikten sonra beni sollayan hoş kokulu kadını da, neredeyse iki buçuk dakika arkadaşım gibi aynı tempoda ve yan yana sessizce yürüdüğümüz abiyi de, beni geçip yürüyen üç yüz metre sonra o hayattan bezmişliği ile beni nasıl geçip gittiğine şaştığım mahzun güzeli de, her sabah takım elbisesi ve kafasında kocaman kulaklıkları ile karşıdan gelen biraderi de seviyorum.
evet.

27.10.2009

masumiyet (1996)


oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte.

14.10.2009

hayat bayram olsa

akşam akşam çekmecelerimi karıştırıyorum ayıklamak amacıyla. özünde tertipli, düzenli ama nasıl oluyorsa bir o kadar da tembel biri olduğum için ancak iki üç ayda bir girerim bu düzen işine.
işte öyle karıştırırken, işe yaramayanları bir bir atarken dedim ki kendi kendime; ulan şu üzerimize yapışan kötü alışkanlıklarımızı, huyumuzu, suyumuzu da böyle tek celsede çıkarıp atabilsek. şöyle güzel cici birer insan olsak. kimseyi üzmesek, dahi anlamındaki de ve da ları ayrı yazsak ama birlik olsak, el ele tutuşsak, pikniğe gitsek falan. ve bütün dünya buna inansa!
evet....

13.10.2009

kırmızı pabuçlu kız


siyah bir pantolon, beyaz bir gömlek. hayır beşiktaş'lı değil. ama simsiyah saçlar ve kıpkırmızı pabuçlar. üstelik çok da güzeller. kesin akrep. pabuçları kendinden daha dikkat çekici hatta nefes kesiciydi. ağır adımlarla metrobüs durağında kayboldu...
.
iki kişinin yan yana ancak sığdığı kaldırımlarda bir dalda üç kiraz yahut bir koltukta iki karpuz kıvamında yürüyüp karşıdan geleni sallamayanlara acayip kıl oluyorum. dayanamayıp üstlerine üstlerine sürüyorum ben de bizzat kendimi. kimi hödüklüğünü kabul edip çekiliyor kimi sürtünüyor ama bodoslama devam ediyorum ben. bir gün iri bir abi çıkarsa karşıma ne yapacağıma henüz karar vermedim ama.
.
türk ve ermeni dışişleri bile görüştü, anlaştı ben hala nezih bir işyeri ile anlaşamadım. evde kalmış kız kurusu gibiyim (öyle ama) şunun maaşı az bunun servisi yok o çok uzak, aa cumartesi de çalışıyorlarmış bak sen diyerek kıldan ince eleyip halıdan sık dokuyorum. şey geldi aklıma tom hanksin bi filmi vardı hani havaalanında mahsur kaldığı. (izle, çok güzel) işte tom abi'nin havalanında bilmem kaç yıl yaşamaya alıştığı gibi ben de bu iş görüşmelerine alışıyorum galiba. farklı yerler farklı portreler görmek keyifli. lakin tek sıkıcı yanıcı şirketimiz osmanlı hanedanlığına dayanır hede hödö kurumsalız yedi kıtada binbeşyüz ülkede hizmet veriyoruz. en büyük biziz faslından sonra evet mithad bey şimdi biraz da sizi tanıyalım kısmı. onun için de bir ses kaydı oluşturup görüşmelerde dinletmeyi düşünüyorum. çenem ağrıdı valla...

lakin işte tarihimde 5 farklı iş yerinde çalışıp yüzden fazla görüşme yapmış biri olarak bugün en ilginç iş görüşmesine, daha doğrusu testine (eliza testi değil tabi ki) tabi tutuldum. insan kaynakları sınır tanımıyor... ama yazamam.. yazmamalıyım, sorma ne haldayım, ne olduğumu yazarsam deşifre olabilirim. yazmıyorum o yüzden. ama çok ama çok ilginçti hatta manyakçaydı fakat keyifliydi... yalnız çıkışta genel müdür elimi çok fena ve anlamlı sıktı. sanırım omuzuma da dokundu hafiften... ne demek istedi anlamadım. iş tamam mı dedi yoksa, başka bir şey mi ima etti anlamadım valla... töbe töbee...

hah o değil de. söğütlüde indim kağızmana ısmarladım yar gele yürüyelim bak hele dedim bu güzel havada. tam çıkışta ergenin biri dayı karşıya nasıl geçcez dedi tren istasyonunu işaret ederek. dayı mı? dedim... pardon amca dedi. sittir lan burdan karşıya geçilmez. 34a'ya bin zincirlide in, beşiktaşa git, vapura bin üsküdar'da in harem'e geç ordan da haydarpaşa'ya trene dedim. dayıymış pehhh. bıyık yok sakal yok en fazla yirmi dokuz gösteriyorum! valla bak...

bir  de şimdi cep telime mesaj gelmiş. mustafa ceceli'den limon çiçekleri cebime gelecekmiş istersem. iyi de istemiyorum ki... ya maillerde spam mail oluyor da, cep telefonunda niye olmuyor spam mesaj! hatta bu haspam geldiği yere bana gelmeden iade edilsin lütfen. üçgeecilere yalvarıyorum buradan. yapın şunu. ya da başka bir çözüm başka bişi. onaltıkırkaltı abim yok mu bunun bir çaresi, nedir mesele nedir?

ve son olarak günün menüsü ve kurtarıcısı tabi ki ton ton ton dardanel ton. iyi ki varsın ton ton...

erkek ismi : tayanç kız ismi : şukufe
günün manisi :
menemen: 10 dk
omlet : 5 dk
makarna: 15 dk
dardanel ton çabukluğu ve doyuruculuğu paha biçilemez...
eheh...
evet...

9.10.2009

ay em türkiş men in istanbul

istanbul'dan nefret etmek için on yedi sebep daha bulmuşken, sting kulağıma ay em ingilişmen in nüvyork üflüyordu. başlığı kıçımdan uydurmadım yani. buradan hareketle toplu topsuz düz koşularımız hala devam ediyor istanbul'un çeşitli semt ve ilçelerinde.

ve sanırım çok gezen daha çok biliyor. çünkü gezerken okunmuyor. etraf kesiliyor. olasılıksız kitabı okunma olasılığı sıfıra yakın çantamda gidip geliyor bir haftadır bu yüzden. ağır da meret. yine de okunma olasılığına karşın çıkarıp atamıyorum çantamdan. emeğe saygı!

ve bu aradaki yazı arasını niye verdim bilmiyorum. eksik olmasınlar biz arayı açıp irtibatı koparsak da bazı kadim dostlar ayar niyetine iyi niyet temennisinde bulunup soruyorlar, yeni zırvaların nerede kaldı diye. eskiden böyle hal hatır hayır hasenatlarda pek bir sevinir, harikalar diyarındaki alis yahut doksan artıda şampiyonluk golü atmış solskjaer (bkz.99 CL finali) kadar mutlu olurdum. şimdi pek bir numara yok kaşarlandım sanırım!

peki ne mi yapıyorum? bol bol kendimi tekrar ediyorum gittiğim görüşmelerde. artık kusacağım ama yuvarlak yahut kare masasındakiler bıkmıyorlar. bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
hay hay tabi. efendim m.s. xxxx tarihinde istanbul'da doğdum ama ebeveynim kafa kağıdına trablusgarp yazdırmış o yüzden bu sizi yanıltmasın. çünkü ilk-orta-lise ve dahi üniversiteyi istanbul'da tamamladım. askerliğimi kıbrısta yaptım, ingilizceyi iys, pen pal,penfriend vb. servisler sayesinde öğrendim, mesleği üniversitede harçlık çıkarmak amacıyla girdiğim şirketten virüs şeklinde kaptım. sonra bağışıklık kazandım. o gün bugündür kurtulamadım. hobilerim arasında vapurda,trende, otobüste insanları gözlemleyip haklarında on bilinmeyeni bulmak, bampicamping yapmak, romantik komedi izlemek, hayal kurmak kurduklarımı blogger.com aracılığı ile halka arz etmek, toplanan gelirlerle yeni hayaller edinip tekrar arz etmek, aylak aylak dolaşıp kendime ilginç ve yeni takıntılar edinmek gelir. evet.

ve tabi ki takıntı demişken... bu boşlukta emeseni de takındık. kurcalarken yeni şeyler gördük. kişiler yeni oturum açınca uzaylı gibi ses çıkarsın komutunu verdim. e-posta gelince de paristeki cafe şıngırtısını seçtim. artık ne anlama geliyor tercihlerim bilinç altımda onu da varsa psikolog sosyolog okurlarım çözsün.

son tahlilde hiç tanımadığım biri tarafından hiç tanımadığım bir müzisyeni keşfettim. ömer faruk tekbilek. seveni var sevmeyeni var ekşi sözlükte de baktım bir iki. bir eseri var ki çok sevdim. ı love you. işbu parçayı uzun zamandır tedavülde olmayan sevgili biladerim'e hediye eyliyor ve ayrıca bugün gördüm las palmas'dan bizzat illinois ve california'dan gizemli ve daimi takipçilerim için dinliyorum. bulursanız siz de dinleyin...

adios, muchas gracias
m.s.
.
ömer faruk tekbilek - ı love you

30.09.2009

bir metrobüs hatıratı

efendim tarihimin en uzun işssizlik döneminde (ki yaklaşık bir buçuk aya tekabül ediyor) doğduğun yer değil doyduğun yer önemlidir düsturu ile kadıköy'ümü bırakıp istanbul kazan ben kepçe dolaşıyorum. haliyle bu arada toplu ve topsuz bilimum ulaşım gereçlerini kullanıyoruz. işte onlardan son günlerde en sık kullandığım metrobüslerle ilgili altın değerindeki tespit ve teşbihlerimi paylaşmak istedim. arz ederim.

*ilk olarak benim bugün yaptığım gibi akbili telaşla perondaki turnikeye bastıktan sonra bir de bindiğin otobüsten bozma metrobüse basmaya çalışma. sakin ol, panik yapma. acelen varsa da akbili perondaki cihaza basar basmaz bir yandan koşarken diğer yandan akbili cebine veya çantaya koymaya çalış. zor değil iki pratikten sonra istanbulun koşarken akbilini en hızlı çantasına veya cebine koyan yolcusu olabilir hatta gines rekorlar kitabına adını yazadırabilirsin. ihtiyacın olan tek şey konsantrasyon... haydi durma just do it...

* yine bugün istanbul üniversitesi avcılar kampüsünde okuduğunu (muhtemelen mühendislik) tahmin ettiğim öğrenci kardeşimden aldığım tüyo ile söğütlüçeşme'den avcılar'a tek akbille gidebilirsin. hem de kalabalığa kargaşaya girmeden. nasıl mı?
şöyle ki; benim yapmak istediğim gibi zincirlikuyu da aktarma yapma. oturarak avcılara gidebilirsin ama bir kez daha akbile basmak zorunda kalabilirsin. yok abi söğütlüde zaten oturdum edirnekapı'ya kadar yumurtam soğumasın ordan da ücretsiz aktarma yaparım dersen, muazzam bir kalabalıkla ve kimin eli kimin neresinde bilemeden gidersin. ama mecidiyeköy'de aktarmanı yaparsan hem ücretsiz hem de sakin bir metrobüse binme şansın olabilir. evet.

* keza söğütlüden zincirliye ayakta rahat rahat 15 dk.da gidiyorsun mesele yok. ama daha uzun mesafe gideceksen ve şayet benim gibi uzun boyluysan arkanı sağlama alacaksın bi kere. hayır canım yanlış anlamayın hemen. beliniz ağrımasın diye orta boşluktaki yaslangaçlara gönül rahatlığı ile dayayın belinizi. yoksa nerdeee o eski fordcular!

*diyelim belinizi sağlama aldınız ama yol uzun oturma ihtiyacı hissettiniz ve yolun yarısında bir yer boşaldı oturuyum mu oturmayayım mı diye tereddüt ederseniz o koltuk gider. çünkü niye; her toplu taşıma aracında olduğu gibi koltuk kararsızları ve fetişistleri var. oturduğu koltuğu beğenmeyip boşalan diğer koltukları kesen. siz tereddüt ederken önünüzdeki koltuğun gitmesi yetmiyormuş gibi bi de fetişistin boşalttığı koltuk da gider arada. yani ne pirinç ne de bulgur kalır geriye. o yüzden tereddüt yok aşk var!

* sonra bir de bu son model yeşil otobüs yahut metrobüslerde koca koca cep telefonu ile konuşmak yasak işaretleri olmasına rağmen millet çatır çatır konuşuyor. ne bileyim eskiden şoför olmadı fahri devlet görevlisi konumundaki bir bey amca yahut hanım abla kesin cıngar çıkarırdı. hele bir seferinde hiç unutmam bizzat ikiyüziki üstbostancı-taksim hattı şoförü yolcuyla inatlaştı adam kontak kapattı yahu... sen o telefonu kapatmazsan ben de gitmiyorum arkadaş dedi. hem de erman toroğlu jargonuyla. ama şimdi nerdeee o eski şoförler! kimse karışmıyor. dolayısı ile ben de konuştum çatır çatır ayıptır söylemesi. pek de keyifli oluyormuş böyle meskun mahalde yasaklı telefon konuşması.

* en üzücü olanı sona sakladım maalesef. her şeyi, koltuğu konforu, hızı, sürati zamanlaması iyi hoş da. içi bi nahoş bu metrobüslerin yahu. klima açık olmasına rağmen birinde, iki sefer bayılma yahut başka bi histeri geçirdim. kendimi en yakın istasyonda zor attım dışarı. lan bi gün helak olacak ilk metrobüs şehidi olacaz derken acı haberi bugün okudum gazeteden. maalesef bir amca kalp krizi geçirmiş ve vefat etmiş. havalandırmayı şoförün insafına bırakmasınlar... yahut başka bir çözüm bulsunlar... şoför veya su bazlı bazen ciddi havalandırma problemi oluyor bu aletlerin. evet.

26.09.2009

hayat ne tuhaf vapurlar falan

başlıktaki bu cenk-erdem aforizmasını pek bir beğenir, olur olmaz yerlerde kullanmayı çok severim. işte böyle olur yerlerin birinde olmaz bir hanım efendi dedi ki; tuhaf olan hayat değil siz akreplersiniz dedi. hadi buyur burdan yak. abla ne yapıyon kavgada söylenmez bu dedim. hemen irtibatı kestim. tuhaf ulan işte hayat. akşam kavun yedirirken sabah kelek yediriyor sabah ağlatırken akşam güldürüyorsa, evde bulgur olmadığı için dimyata pirince çıkarmıyorsa çiçekler solup solup tekrar açıyorsa. bunu da mı ben yapıyorum? amorti bile çıkmayan bana büyük ikramiye tadında felaketler üst üste vuruyorsa yine de ben miyim tuhaf olan? neyse uzatmayalım apla ile irtibatı kopardık zaten.

asıl diyeceğim o değildi. hadi bana alıştınız da. ben böyle yaşlı başlı, kerli ferli abilerin amcaların birbirleri ile lan lunlu konuşmasına alışamadım. hayat gibi bu da tuhaf geliyor. üstelik şahit olduğum konuşmacıların en az ikisi öğretmen. yeni ders yılının açıldığı şu mübarek günlerde yavrularımızı sen koru yarabbi.

beş dakika içinde aradığın üç arkadaşın da telefonu açmazsa ne düşünürsün?
iki gün önce benim gibi ı am legend filmini izlediyseniz. ben efsaneyim dersiniz eminim.
önce yandı mı bu türksel yıkıldı mı yoksa diyerek kayahan takıldım. sonra daha vahimi tütüncü mehmet efendi'nin en ıssız sokağında bu iş görüşmelerinden ve gel-gitlerinden iyice bunalan beynim "ulan yoksa dünya yıkıldı da dr. nevile gibi bi ben mi kaldım" diye düşündüm. neyse ki beş dakika sonra zırıl zırıl aradı sevgili dostlarım. bu düşüncemden onlara bahsetmedim tabi.

ama hepsini geçin bırakın bi'kenara. bence dünyanın en güzel mevsimi şu zamanlar. kıymetini bilin arkadaşlar, dostlar ve romalılar. biliyorsunuz biliyorum ama unutanlar ve blogumu yeni açanlar için tekrar etmek istiyorum ben yine de. ne terlersin ne üşürsün. böyle püfür püfür de esmez mi rüzgar. kanatlanıp uçar gibi yürürsün. utanmazsan benim gibi takım elbise ile koşmak istersin. koşmadım ama gaza gelip otuz beş-kırk dakika yürüdüm. olsun bacaklarım ağrıyor ama değdi şerrefsizim. (dikkat çift r) gene olsun gene yürürüm. ama şimdi değil yarın. evet.

24.09.2009

perhaps

niye böyledir insanoğlu? yahut böyleyim, böyleyiz, böyleler. şu güzelim an'ın tadını çıkarmak varken nedir bu kaybetme korkusu? bu telaş. bu hız. bu cambazlıklar? halbu ki hayatta her şeyin başlayıp bittiğini hatta hayatın kendisinin böyle olduğu bir dünya da bu sonlanışı da niye kabul etmek istemez? neden zorlaştırır zindan eder hayatı kendine? oysa ki yazarın dediği gibi basit yaşayacaksın; susayınca su içecek kadar basit, sevince lafı dolandırmadan söylediğin seni seviyorum gibi. diyebilmeli, yaşayabilmeli insan. perhaps..

ama yeni maarif yılının açılış günü nedeniyle onüçe kadar beleş olan körüklü otobüste güneş gözlükleri yüzüne hiç yakışmayan elemana da bu gerçek söylenmez şimdi basit yaşamak adına değil mi? ama mesela şu mel gibson'ın kadınlar ne ister filmdeki gibi düşünce okuma mekanizması olsaydı öğrenirdi o eleman. kim bilir belki o da benimkileri beğenmemiştir. koca körüklüde güneş gözlüklü iki eleman bizdik. normalde sanki kuralmış gibi dikkat ederdim böyle şeylere. kapalı mekanda güneş gözlüğümü çıkarır şemsiyemi kapatırdım. bugün aykırı olasım geldi nedense kendime!

evet belki bir süredir yazmıyordum ama insanları gözlemleme işine aralıksız devam ediyordum milli bir görev gibi. hoş sen istesen de istemesen de göze batıyorlar zaten. misal kazık yutmuş gibi dik duran ama kalçalardan değil de omuzlardan şanzıman yapıp salınan ablayı mutlak yazmalıyım gibi bir histeriye kapıldım nedense evlenme dairesinin önünden geçerken. bence abededeki türk-usa korumalarının itişmesinden daha ilginçti. yahut bir katil zanlısının anlatımı dakikalar süren sucuk-ekmek macerasından. ama burada verilmesi gereken en önemli mesaj eğitim yılının açıldığı bu mübarek günde şu olmalı kanımca; okullarda çocuklara alfabeden önce saygı, sevginin yanısıra belediye reisinin sıklıkla binmeyi salık verdiği toplu taşıma araçlarında ne şekilde davranılacağı ilk ders olarak öğretilmeli. misal adım attığın yerdeki ilk direğe sarılmayıp ya da mohawk kabilesi gibi şoförün başında bekleşmemelerini en arkaya doğru ilerlemenin bir vatandaşlık görevi olduğu örneklerle, slaytlarla anlatılmalı. okuyup okutulmalı. hem ne demiş atalarımız. yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı. evet.

uzatmayalım. otobüsten inip bankaları yine zengin ettikten sonra her zamanki güzergahla her zamanki kitapçıya uğramadan olmazdı. ama yemin ederim bu sefer çok dirayetli davrandım. cebimdeki son parayı kitaba yatırmadım bugün. kendimle gurur duydum. cimrilikle tabiki de alakası yok. bir güç gösteriydi bu. benim yine bana olan gövde gösterimdi! yahut içimdeki canavara. oyuncak arsızı çocuklar gibi her girdiğim kitapçıdan aldığım ama okumadığım kitaplar dağ olmasa da küçük bir tepe oluşturmuştu. söz vermiştim kendime ağlamayacaktım bir , eskilerini bitirmeden yeni kitap almayacaktım üç. evet ikiyi unuttuk arada değil mi? işin kötüsü harbiden unuttum.
ama işte önce birikmişleri bitirmeliydim... lakin teoride çok güzel duran bu fikir uygulamada zor anlar yaşattı benliğime... kitaplar arasında dolaşırken zor tuttum kendimi.. adamlar işi biliyor. tuğla diyorlardı ama aslında ytong büyüklüğündeki dan brown üçlemesinin geçirdiği evrimi görünce teknolojiye bir kez daha biat ettim! ne eziyet çekmiştim bu ytongları okumak için zamanında. şimdi öyle mi! yine kalınlık tuğla ama ebat lokum kutusu. adamlar yapmış!

ve yine çok güzel okunası al benili kitaplar vardı. misal şu meşhur pembe kapaklıyı almamak için zor tuttum kendimi. gri oldu demişlerdi kapak ama renkler bozmaz bizi. ilim irfan öğreneceğiz sonuçta. keza saatleri ayarlama enstitüsünü az daha alıyordum bir anlık gaflet anımda. çünkü geçen seferkinden daha okunası geldi gözüme. ama sözüm vardı hakim olacaktım içimdeki canavara. o yüzden herkes alıcı gözüyle hız yaparken ben dur kalk yapıyordum kitapcıda.
sadık yalsızuçanlar'dan tezer özlü'ye, ayfer tunç'tan yusuf atılgan'a dolaştık bir dolu kitaplar arasında. gizli bir aşk bu'yu gördüm. bir kaç aforizmasını yeniden okudum gizli gizli... "ben seni hikaye dinler gibi sevmiştim be" de yine bir tuhaf oldum. bir ara niyeyse psikopat'ı aldım elime parfümün dansı ile birlikte. ikisini de geri bıraktım aylak adam'ı özlemişim çünkü. hasret giderdik bir nevi.
yukarı tuvalete çıktım. bu mücadelemi yazayım bugün dedim ve o ara inanılmaz şekilde kitap alma ve nazım hikmet'de kahve eşliğinde höpürdetme fikri geçti. bu mücadelemi ve nasıl yenildiğimi de yazarım o zaman dedim. indim aşağıya. ama ilginçtir mücadele yeniden başladı şartlanmış pavlov'un iti gibim. o zaman dedim baygınlık yok direniş var. mithad'ın onuru müsrifliği yenecek ve gündoğdu kitapçılara dayandık ama eldekiler bitmeden satın almadık gibi sloganlarla mücadelemin giriş gelişme ve sonuç bölümlerimi de eklemeliyim o halde dedim.
öyle yani.

son tahlilde güzel insan sen perhaps dedin ama ben en çok juanes'in la camisa negra'sını sevdim baştan söyleyim. şu an üçyüzkırküçüncü tekrarda vinampta!
evet.

ciao.

juanes - la camisa negra

20.08.2009

sen kağıt ol ben kalem

canım sıkkın olduğu zaman hiç bir vesaite binmeden söğütlü, bahariye istikametinden modaya çıkarım her daim. derdime derman olmuyor belki ama bu uzun metrajlı yürüyüş, o tepeden bakış marmara'nın maviliğine, sakinleştiriyor, stresi öteliyor gibi. ayrıca sol çaprazda kalan kalamış'ın etkisiyle midir nedir bir kuple de huzur koyup cebime, gerisin geri yollanıyorum yürüyen onlarca hikaye arasından.
benim gibi sıkılhanı mı oynadıklarını yahut vakit mi öldürdüklerini bilemediğim bankdaşlarımla birlikte bugün de uzun uzun baktık masmavi marmara'ya. ssk da doktor sırası bekler gibi bekleyip birer ikişer dağıldık sonra.
dönüşte n'apıyorsun diyen sevgili doktora;
-hiiç aylak aylak dolaşıyorum kadıköy'de dedim de...
-oo süper dedi..
evet süper olmasına süperdi de işssizdim. işsiz olmak bu kadar dokunmazdı ya. yediğim kazığın acısı çok koyuyor be hafız. artı üstüme kalan katma değeri elbet.
üstüne üstlük doktor da böyle zamanlarda daha çok düşünür insan sevdiceği deyip benim açtığım kapıdan olric'i salıveremez mi içeri? fena. hem de çok fena!
sahi işten ayrıldığımı duymuştur kesin... normalde çoktan arardı. acı bir kahve bilem içerdik şimdi. ama? ama işte....
ahh beni beni... sen kalem ol ben de kağıt yaz beni yarim yarim
.....
volkan konak da amma içeriden söylüyor be kardeşim bu türküyü. bir yerleri delip geçiyor namussuz. tıpkı aynalar gibi, nefesim nefesine gibi aynı.
hafızım anlayacağın yine gönlüm hoş değil bugün, binboğa ormanındaki volkan konağa bağladım yürüyorum geceleyin!
bi daha vursa idi nefesim nefesine.... 

17.08.2009

gönülçelen

havaalanındaki teoman misali, deniz otobüsü bekleme salonunda yolcuları sayan numaratör gibiyim. yirmi beşinci olarak girdiğim salondan 125 kişi ile demir alıyoruz.
yasağa rağmen insanlar yine vurdumduymaz cep telefonları zır zır çalıyor. artık uyaran da yok.
öndeki iki genç feneri kurtarırken arkadaki iki amca memleketi kurtarıyor. bense camdan boğazın güzelliğini seyrediyorum. kulağımda sting "şep of may hart" diyor lakin kafamda kırk tilki, aklımda türlü düşünceler...
biri diyor; tarih tekerrürden ibarettir. iyi de ibret alınsaydı tekerrür eder miydi hiç diyor ötekisi. bir başkası; akılsız başın cezasını ayaklar çeker. bir de zihin diyor.
susmak bilmiyorlar!
tecrübe hayatta yediğin kazıkların bileşkesidir. hep denedin hep yenildin olsun gene dene gene yenil daha iyi yenil hede hödö vs. derken billur sesine hasta olduğumun ben deniz'i giriyor araya ve noktayı koyuyor....

"satmışım bu dünyanın anasını, babasını,
umrumda değil"


değil ulan!

16.08.2009

torbalı

asıl adı tarık'tı. şalvar tabir edilen bol pantolon giydiğinden olsa gerek torbalı derlerdi akranları ve büyükleri. torbalı aşağı, torbalı yukarı. bilmeden de olsa hip hop tarzı giyimi mahalleye getiren oydu daha sene seksende. nevi şahsına münhasır derler ya. işte öyle bir şahsiyetti. serseri mi serseri ama delikanlı ama candan, samimi bir yürek. neden bilmem hatırladığım diğer abiler o'nu aralarına almak istemez aldıklarında da pek itibar etmezlerdi. normalde bu tip gençlere pek mesafeli olan ismail amca çok sevdi torbalı'yı. beşiktaş-trabzonspor çekişmeleri ise görülmeye değerdi. kimbilir kimsenin göremediği yüreği gönül gözüyle ilk gören oydu belki de. ama işte zaman acımasız, dünya fani. ne torbalı ne de o'nun "smayl amca"sı var. sadece onlardan kalan flu anılar şimdi.

12.08.2009

şimdi senden vaz mı geçmeli ?

şirkette ve bu yollarda son günlerim artık. her türlü yıkımına karşın bu işyerini, bu yolculukları daha şimdiden deliler gibi özlemeye başladım. tıpkı bir sevgiliyi özler gibi. sadık haklıydı "bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor", kesin. bilmiyorum belki de şarkılar yüzünden böyleyimdir. ama değil. sanırım en çok bu banliyölü geliş-gidişleri özleyeceğim. karşılaştığım insan manzaralarını, hakeza hayatları, uydurduğum hikayeleri bir de.
misal bugün de olduğu gibi on beşte bir bostancı istasyonunda karşılaştığımız ankara expresindeki japonlar kimdir. necidir? japon büyükelçiğinin çalışanları olup haftasonu tatili için istanbula mı gelmektedirler yoksa hepsi birbirine benzediği için müteakip sefer gelen turist kafilesi midir ya da ajan mıdır provakatör müdür bunlar müdür? nedir, mesele nedir merakımı ve dahi onlara olan sevgimi özlerim. lakin allahları var çok şeker insanlar. bugüne değin hiçbir japonla muhabbetim olmadı ama sevgim oldu her daim. bir şogından bir yedi samuraydan bir son samuraydan mütevelli. yalnız ran'daki japonlara ayrı şerh düşerim o ayrı!

öyle sabah mahmurluğunda kâh erkan goloğlu’nu okurken kah candan’a eşlik edip gölgesiz takılırken işte o an gözüme takıldı bir tren dolusu japon. dedim ya çok şekerler.. hatta bir tanesi el salladı bizim trene. ben de salladım bizim emektar banliyö hareketlenirken. sonra güldüm kendime. o da bizim trenin peşinden.

expres hala beklerken ama bizim tren giderken eski bir türk filminden çıkmışcasına ağır adımlarla ve çantalarla peronda yürüyen üç adamı gördüm ilkin. sonra yemekli vagonda hararetli hararetli bir şey tartışan adamla kadını ama en çok da bir vagonun en arkasında kalmış kendi orada ama aklı ve ruhu çok çok uzaklarda ama çok hüzünlü bakan kadın dikkatimi çekti .
anayurt oteli'ndeki zebercetin gecikmeli ankara treni ile gelen kadını geldi aklıma o an. buğulu gözlerle izledi bizim geçmemizi. kimbilir ne düşünüyordu? tıpkı kan çanağı gözlerle bizi izleyen hüseyin peyda’ya benzeyen amca gibi neler neler düşünüyordu o da. ben misal o sıra; böyle sirk maymunları gibi birbirimizi izleyip ama onlardan farklı olarak düşündüğümüzü düşündüm. sonra böyle birbirine bi şekilde teğet geçen bu yabancı hayatlarda ne hikayeler var diye. hayır yazmak için değil. sözün gelişi yani. hatta onlardan bir veya bir kaçı da bizim banlyödekileri düşünmüştür, eminim. cumartesi sabahı memleketin yarısı yatarken bu yarısı da işe gidiyor, ekmek kavgası hede hödö diye düşünmüştür ya da dolu bardaklı pollyanna tarafından bakan olursa bu işsizlikte en azından onların işi var diye düşünmüşlerdir. çünkü hiç de boş bakmıyorlardı.
ama işte benim aklım gecikmeli ankara treni ile gelen kadına benzeyen yolcuda kaldı. hani bazı anlar, bakışlar vardır. yüreğine işler insanın acıklı bir kenar mahalle dizisinin fon müziği eşliğinde söylenen beylik bir söz gibi saplanır yüreğe ya. nah işte öyle baktı o yolcu.
belki de yanılıyorumdur. ama yok hayır yanılmıyorum.
eminim.
yüreğimi ezdi geçti zira.

2.08.2009

ayedaş cumartesi açık mı?


* çoğunluk sevmeyiz ya amerikayı. kaldı ki ve sanırım dünya üzerinde de kendilerinden başka seveni de yoktur bu yankilerin. ama her şeye karşın bu memleketin eyalet yahut şehir isimlerinin hastasıyım arkadaş. belkim bunu bile proganda aracı olarak taammüden cilalamış olabilirler ama seviyorum işte. şu tracker şeysinden gelen geçeni dikizlediğimi söylemiştim ya. işte en çok da orda takıldım bu isimlere.. telaffuzlarına bilhassa..
bakar mısınız bir(okunduğu gibi ama) virjinya, tenessi, corciya, menethın, ilinoyis, mizuri, mişigın, oklahama vs vs. hele bir kuzey ve güney karaloyna'ları var ki . en çok onların hastasıyım. tıpkı bizim aşağı ve yukarı ayrancılar gibi. evet...

*hayat gerçekten ufak ama hoş süprizlerle dolu. hiç ummadığın yerde imtihan da ediyor madara da seni. dalgasını geçiyor yani... eski blogumda en çok aranan hatta zirvede açık ara giden gogıl aramalarından biri de "cumartesi ayedaş açık mı?" sorusuydu. bir keresinde her blogcunun en az bir kere yaptığı geleneksel gogıl makarasında dalgamızı geçtiğimiz de olmuştu. işte devranla birlikte keser de hesap da sap da muhteşem döndü ve banka otomatik ödeme şeysinin gazabı bugün yani cumartesi ayedaş'ın açık olup olmadığını aratır hale soktu bizi. gurur yaptım ve gogıla sormadım tabi. direk ayedeşa gittim ve öğrendim ki..
cumartesileri ayedaş açıkmış arkadaşım...

* hava sıcaklığı ve nem oranı ya gerçekten mevsim normallerinin üzerinde yahut ben kendim normal değerlerimi zorluyorum! az önce müzik setinin kumandası ile vantilatörü kapatma gafletinde bulundum. yetmedi "gogıl ridır"ne halt ettiysem abone olduklarım kayboldu sol cenahta. arıyorum, bulamıyorum. sanırım hükümsüzler...

* huysuz ve titiz biri olduğum için yeni insanlarla tanışmam kaynaşmam zordur. o yüzden çok emin olmadıkça taraftar olmam bu tür atraksiyonlara. lakin sana farklı bakış açıları kazandıran, bir şeyler katabilen insansa karşındaki. işte o zaman çok kıyak oluyor be hafız. ben bu akşam bunu gördüm.

* bir de biz. yani fahim bey ve biz, bilader ve ben, ötekiler ve diğerleri; böyle uslan artık deli gönlüm tadında ve mustafa denizli'nin beşiktaş'ı gibi hep geriden gelerek, zorlanarak, ıkına sıkıla ilerliyoruz ya bu sevda yollarında. işte bu ahval ve şeraitler pek sahici gelmiyormuş bazı zarif bünyelere. tutkuyla, aşkla hep kadın sever ya. bu türk filmlerinde de böyle olmuştur türk filmlerinde de! evet bazı zamanlar ukalalıkta, bencillikte ve küstahlıkta sınır tanımayız belki ama serde duygusallıkta var. sanırım belli bir vakitten sonra işte bu camdan kalpler giriyor devreye.. sonuçta hisli ve naif adamlarız be! üzerimize gelmeyin ağlarız bak...

* ha bi de. yaz geceleri ve bilhassa haftas onları şu penceremden içeri giren amatör konser müziklerini ve dahi onları bloguma yazmayı seviyorum. sadece benim bildiğim hoş anılarımı çağrıştırıyorlar çünkü. evet böyle..

kaan sezyum amcanın izni ve deyişi ile sizleri bloglarınızda, 1024x768 ekranlarınızda ve fayrfoks üç sıfır broovsırlarınızda seviyorum. evet.

ciao

1.08.2009

serbest düşüş

tuhaf olan belki de önceki gün suya kıyısı olan herhangi bir yerde pansiyon işletmeye karar verip ya da bir gün sonra yazarlık denemeleri için şehirden kaçmayı hayal ederken gördüğüm izlediğim filmdeki bir sahnenin dünyanın en vazgeçilmezi olarak oturmasıydı beynime ve yüreğime. herkese nasıl olur bilmem ama böyle tuhaf şeyler hep benim başıma gelir, sadece ben düşünürüm sanırım bazen. ortada ne deniz ne göl ne de bayılası bir manzara vardı. öyle sıradan bir ev, iki ağaç, üç de saksı içinde çiçek. ama nasıl olduysa izlediğim filmin içinde o sahnede olmak istedim birden. nasıl anlatayım, istemek ama her şeyden çok. bilmiyorum belki dün öğle sonrası iş dönüşünde kafamdaki tilkilerle güreşirken kendime sorduğum şu an seni mutlu kılacak ne olabilir sorusuna cevap veremeyişimin bir uzantısı olabilir bu durum. belki de değil. lakin işte o an için dünyanın en huzurlu, en güvenli yerinin o basit yer olduğunu düşündüm. hatta filmin içinde olayım ve film hiç bitmesin istedim o vakit. evet.

29.07.2009

little moscow (2008)


-her nerede insan varsa, bil ki; izlenmek ve anlaşılmak ister. mesela sovyet halkı kitap okumaya ihtirasla bağlıdır. bu insanlara sıradan gelebilir ama bir uzman böyle düşünmez. o, neden bu kadar çok kitap özellikle de roman okuyorlar diye sorar. acaba gerçek hayattan kaçabilmenin bir yolu mu bu? benzer bir dünyaya mı kaçıyorlar? daha iyisine mi? düşünsel bir aleme mi?

10.07.2009

kıskanmak

duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini muhayyerkürdisini hüsnü şenlendirici kıvamında ve sanki ondan daha güzel üflüyor açık olan pencerem vasıtasıyla taa özgürlük parkından odama taşıran abi. helali hoş olsun. lakin çok hüzünlü tellendiriyor. hüzünlü ve sevilesi. derken az sonra bu hüzne keder yakışır dercesine caddeden geçen ambulansın acı sesi boğuyor klarneti, heder olan yıllara inat. bir kaç saniyede farklı yerlere uçuruyor bu iki ses. hayatta böyle değil mi zaten? bu türden ince çizgilerle örülmüş bizim bilmediğimiz. bildiğimizi sandığımız ama ısrarla.
dün neye üzülürken bugün başka şeye ağıt yakıyorum şimdi. yarın daha başka bir şeye. hep derim yine söylerim! albdülhak şinasi abi çok çok haklıymış. yirmi dört saate varmadan hatta yirmi dört saniyeye değişiyor pek çok şey. insanlar, olaylar, duygular, her şey! normalde yapılması gereken bir davranışı üçüncü şahsı ikna için daha önce ikinci şahıslar tarafından yapılmış bir fedakarlığı göstermek çok acı. yaralıyıcı hem de. sezen diyor ya hani, " şimdi bir semt adı vefa. " nasıl bir araftalıktır bu. kime niye niçin vefa gösteririz. beklediğimiz vefalar bir bir gelmez aksine sırtını dönmüşken bize, biz hala niye bekleriz semtten başka anlamlarını göstermek için birilerine. bazen ve hatta çoğu zaman o kadar kördüğüm oluyor ki insan; kendi mi, insanlar mı yahut hayat mı çok zor bilemiyor.
bilemiyorum dostum.
lakin kıskanıyor işte bazen insan, basıp gidenleri....

6.07.2009

unforgiven

yine yeniden ve çok fena takıldım ben bu unforgiven'e. öyle olunca kulağıma da taktım bu akşam iş çıkışı. sonra istasyon kanepesinde güneş, ben ve metallica.
ama ve aslında tek başıma idim. tıpkı heat filmindeki robert deniro gibi.
ve lakin mar adentro'nun javier'i gibiydim de aynı zamanda.
güneşle karışık rüzgar yüzüme vurdukça, metallica bası artırdıkça ben de kanatlanıp ıssız bir adanın kıyısına uçtum.
aslında anlatılmaz yaşanırdı.
hem zaten yaşandı ve bitti.
kısa sürdü elbet tüm güzel şeyler gibi.
.
metallica - unforgiven

4.07.2009

güvenme gençliğine ölen hep ihtiyar mı?

bamya değil de pırasayı çok severdim. asker ocağında nerdeyse her gün yedikten sonra uzunca bir süre yiyememiştim. neyse ki valide sultan'ın maharetli elleri sayesinde yeniden kavuşmuştuk bir müddet sonra. ne var ki bu tesiste neredeyse her öğün ebru gündeş çalıyorlar. sanırım uzunca bir süre kulağıma gündeş sürmeyeceğim. allah vergisi ses. ve evet güzel, çok güzel söylüyor ölümsüz aşk'ı orası ayrı. lakin işte bir süreden sonra bayıyor, pırasa tadı veriyor.

ilerde, iskelede bir hanım başka bir hanıma fotoğrafını çektiriyor manzarayı umumiyeye karşı. resmi çeken görevini layıkıyla yapmanın rahatlığı ile törendeymişcesine iskeleden denize iniyor. çektiren başka karelerin peşinde koşuyor. 
sabahın köründe ben denizden çıkarken, o girerken "sıhhatler olsun gardaş" diyor ak saçlı amca. "sağolun size de" diyorum. o devam ediyor ben sormadan ; "ahh sağlık. bizim oralarda böyle su, deniz yok ki. korkuyorum şimdi suya girmeye" diyor konuşmaya aç has anadolu insanı. bense lafı fazla uzatmadan tüm şehirli züppeliğimle çok ivedi olmayan işime seğirtiyorum!

ancak bu bencilliğime çok kızıyor ve o'na borçlu hissediyorum kendimi nedense.
ertesi gün hiç sebepsiz iskeleye tutunmuş denizin içinde görünce koşuyorum yanına hemen. o anlatıyor ben sadece dinliyorum. hak veriyorum söylediği çoğu şeye. anlatırken tane tane hayattan yalnızlıktan, sayılı günlerden tatar çölü'nün giovanni drogo'su düşüyor aklıma.
acaba diyorum...
acaba ben de? o amca da?
ama yok hayır...
olamaz.....
.
ebru gündeş - ölümsüz aşk

25.06.2009

idare

-peki mutlu musun? dedi
-hönk dedim kaldım. beklemediğim bir soruydu. ya da beklediğim en son soru. tutuldum kaldım. mutlu değildim. mutsuz da değildim. iki hâlin arasında olmaktım. sonuna kadar kurulup halının üzerine bırakılmış bir oyuncak gibi yahut özenle yapıldıktan sonra suyun akışına bırakılan kağıttan gemi timsaliydim. ama işte bunu nasıl anlatabilirdim o'na. anlatamadım tabi. her başı sıkışan gibi "idare"ye sarıldım ben de. idare ediyorum dedim.
-idare ediyorum.

17.06.2009

anladım ki

bugün bir kez daha anladım ki; eski resimleri karıştırırken arkada müzik çalmamalı. yok illa bir şeyler çalacaksa şayet, bu içli bir müzik olmamalı. içli olacaksa da gizli aşk olmamalı. gizli aşk bu çalacaksa da mediha demirkıran söylememeli. buna rağmen demirkıran söyleyecekse o vakit resimleri bir kenara bırakıp camdan dışarı uzaklara çok uzaklara bakmalı. lakin işte ne yaparsan yap her halûkârda rutubet yapıyor meret.
öyle.
.
mediha demirkıran - gizli aşk 

16.06.2009

yokuş

dün sabaha karşı kendimle konuştum ben hep kendime çıkan bir yokuştum yokuşun başında bir düşman vardı onu vurmaya gittim kendimle vuruştum
özdemir asaf


ben diyeyim seksenbeş, ama sen de seksen , başka birileri de yetmiş derecelik bir diklikte desin ama o günlerde (ve hatta şimdi hala zihnimde) gördüğüm en dik yokuştu. o kadar ki, kışın kar yağdığında kimse ne kızağı ile ne de tahta merdivenle kaymaya cesaret edebilirdi. biri hariç! giriş sol yanında "naazaamca"nın bakkalı sağ yanında heyula gibi ve bir o kadar şekilsiz gecekondudan bozma bir apartman. en üstte zirvenin sol yanında mad max'in motoruna benzeyen acayip makinasıyla "motorcu'nun villası". ki değil yoldan geçene, esen rüzgara, uçan kuşa havlayan, hırlayan, saldıran mahallenin en çılgın, en manyak köpeklerinin olduğu bir mekan. tam karşısında iğneci kemal'in evi. çocukluk rüyalarımın kabusu kaç gece iğneciden kaçarken bu manyak köpeklere yakalanmak üzereyken uyandım bilmiyorum. mecbur kalmadıkça kullanmamaya çalışırdım bu ömrümün en uzun yokuşunu. lakin işte rahmetlinin tövbe etmeden önce müdavimi olduğu ve has adamı "kürt memet"in kahvesi de, dünyayla tek bağlantının olduğu minibüs son durağının güzergahı da bu yokuştan geçmekteydi. ama allahtan aynı yokuştan da çıkılabilen ilk okulumuza daha kısa ve kestirme olan toprak yollu başka bir yokuştan ulaşırdık.
eskisi gibi trende ne kitap okuyabiliyor ne insanlara bakıp hikayeler uydurabiliyorum. sonra bu akşam sanırım küçükyalı bostancı arasından adalar'ı keserken farkettim ki, insan hayatı iki yarıdan oluşmakta. ilk yarısında binbir güçlükle çıktığı yokuşun en zorlu en dik yamacı, ikinci yarısında da her türlü engeli, zorluğu aşmış bir çok bakımdan olgunlaşmış halde kolayca inilen bir yokuşun iniş kısmı. ben ilk yarısında bu yokuştan çıktım ve şimdi boşa atmış vaziyette aşağıya iniyorum. ama işte o zorlu, o meşakkatli hatta yokluk günlerini niye özlüyorum ki şimdi?
evet son delikanlılar çanakkale şehit düştü belki ama esaslı bir kısmı hala yaşıyordu dünyanın en dik yokuşunun bulunduğu mahallemizde. samimiydi herkes sevgisinde de ve nefretinde de. mertti, delikanlıydı kızı da erkeği de. kimsenin kıçı başı oynamaz, dobraca dökerdi içindekini. hiç tanımadığı insanlardan su istenir yemek verilirdi karşılığında misal araphan yokuşunda. ama işte biz büyüdük ve kirlendi derken dünya sanki başkaları yapıyormuş gibi bu eylemi aslında BEN yapıyordum sen yapıyordun ve geri kalan bilmem kaçıncı tekil ve çoğul şahıslar yapıyordu. ama işte bir de beylik laflardan hayat bunu bana neden yapıyorsun, beni neden yoruyorsun diyerekten hemen 0-3 geriye atıyoruz çoğu zaman kendimizi. üstelik kendi sahamızda. oysa seçimlerimiz kaderimizdir der birisi. ve bir başka büyük türk düşünürünün dediği gibi her şeyin bir bedeli var. evet. ve bir şekilde ödeniyor o bedel. kimsenin ettiği kimseye kalmıyor sonunda. ha elbet hayatın cilveleri, tesadüfleri yahut tevafukları da yok değil bunun yanında. misal şimdi daha doğrusu akşam trende aklıma geldi. yukarıda bahsettiğim kestirme yokuştan koşar adım giderdim ilk okulumdaki benden habersiz ilk aşkıma. cilve şu ki, son aşkımla ilk aşkımın ismi aynıydı ve bunu daha yeni farkettim nasıl bir aymazlıksa artık. ve ilk aşkımdaki o masumiyeti o saflığı bugün dahi koruyabiliyorken yine kendi halt etmem ve elime yüzüme bulaştırmamla, o masumiyeti, inceliği kendime ve karşımdakine çok görerek son aşkımda tutunamıyorum şimdi! dahası düşünemiyorum bile. düşündükçe dikenli teller üzerimde dolaşırcasına bir hal alıyorum.
yokuş diyordum. o yokuşa çıkmak isterdim şimdi! özlüyor insan o günleri. ve özlemek dedim de, uykusuz adlı mizah dergisini bloggerlar arasında bilmeyen yok sanırım. ben de bir iki blogger sayfasında görüp merak edip almış beğenmemiştim işin doğrusu. ama işte bedava sirke baldan tatlı hesabından mı yoksa gülmeye ihtiyacım olduğu zamanlardan geçtiğimden mi bilmem bir ay önce trende bulup belki okurum diye çantama attığım uykusuzu dün akşam okuyabildim. ilginç olan bu sefer çok beğendim. sanırım yarın yenisini alacağım. işte o uykusuzda umut sarıkaya'nın anlattığı ayakkabıcıya "ulan bu benim babam" dedim daha ilk satırlarında. gözüme bir şey kaçtı okurken daha sonra ama yok öyle anlattığı gibi değildi benim babam. elindeki ekmeği paylaşır haketmediğini almazdı kimseden. o amca da almaz ve çayını çorbasını ikram ederdi kesin. eminim vardır bir sebebi öyle davranmasının. ama işte hayat!