13 Aralık 2008 Cumartesi

aklımın ipleri

düne göre daha bir soğuk hava. ama ben üşüyorum. trenin üçlü koltuk kombinasyonlarından tek olanına çörekleniyorum. cumartesi kalabalığında en uygun yer bu tekliler zaten. sırtımı cam kenarına dayıyorum yan oturarak ve hafif de kaykılarak. sağ omuz başımdan gelen sıcaklığı hissedebiliyorum. kaloriferler sağlam yanıyor. ama hala üşüyorum. radikal cumartesi günü bugün dolayısı ile kaan sezyum ve dolayısı ile erkan goloğlu, hafakan ruhu dolayısı ile. ama ne kitap ne de gazete okuyacak hal yok ben de. ve üşüyorum. kulağımda müzik ninni görevi yapıyor. teoman tanıdık bir melodiyi tuhaf seslendiriyor sanki. ama seviyorum yine de bu tınıyı. güzel bir koku duyumsuyorum o esnada. ama biraz ağır. yine de güzel, seviyorum bu kokuyu. bir satıcı bir şeyler geveleyerek malını satmaya çalışıyor. ama uzaklaşıyor sesi giderek. koku ağırlaştıkça güzelleşiyor sanki. vücudumu saran sıcaklık da cabası. bir barakadayım şimdi. iki derslikli bir baraka. sınıfın ortasında son sürat yanan odun sobası. hemen etrafında uzun siyah çizmeleri ve omuz başlarını aşan siyah saçları ile güzel bir kadın. yanında yakışıklı uzun boylu bıyıklı bir adam. tanıyorum bu adamı. ilkokul öğretmenim. yanındaki de eşi. bir şeyler konuşuyorlar. konuşuyoruz. yeni soyulmuş portakal kokusu var havada. yerli malı haftası olmalı. öğretmenimiz gülüyor, eşi de gülümsüyor. kitabımı karalayan resmiye'ye kızıyorum o sırada ben. derken kapı ziline benzer melodisi ile bir telefon çalıyor. öğretmenim elini cebine götürüyor ama bulamıyor telefonu. sahi ilkokula giderken cep telefonu yoktu ki. ama ısrarla ceplerine bakıyor. ses daha yakından geliyor şimdi. gözlerimi açıyorum. sol yanımdaki adam alo diyor. sağıma bakıyorum. bostancı'dayız.

12 Aralık 2008 Cuma

erken geldi faydasız

yağmur çok yağıyordu. şemsiyeme sımsıkı sarılmış adımlarımı sıklaştırmış merdivenlerden henüz çıkmıştım ki trenin sesi geldi. başka zaman olsa pavlov'un şartlanmış köpeği gibi koşardım. ki koşmuşluğum çoktur. kararsız kaldım. ters taraftaki peronun ortasında kıçıma neft yağı sürülmüş gibi koşmaya başladım. bunu niye yaptım bilmiyorum. evet, elbette trene yetişmek içindi ama yetişmesem de olurdu. işten atmazlardı, hesap sormazlardı. sanırım yirmi dakika beklememek, yahut yedi aylıklar gibi bir an önce gideceğim yere varmak. dakiklik hastalığı vardı galiba biraz da. yetişemedim tabi, start kararını geç verdiğim için. sanırım biraz da yaşlanmıştım. eskiden olsa üç beş saniye de fark atardım benzer yerlerden.
o kadar da kötü değildi aslında derecem. o derece ki; turnikeden geçtiğimde tren yeni hareketlenmeye başlamış ve kapılarını yeni kapatıyordu. hala istasyondaydı ve trenin ortasındaki vagondan kafasını uzatıp devam et diyen diğer görevliye ;

- hacı bi el et de dursun makinist abi yirmi dakika beklemeyelim şimdi dedim.

bir şey yapamam dercesine samimi ve de üzgün bir yüz ifadesi ile ellerini iki yana açtı. kabullendim durumu. geri döndüm, köşedeki banka hareketlenirken saatime baktım.
-bir dakika erken gelmiş şarapsız dedim sesli düşünerek...
güvenlik görevlisi duydu ama bir şey demeden yürüdü gitti. banka oturdum. yağmur şiddetini iyice artırmıştı. bu sırada bir abla gelip yanımdaki banka oturdu. çok güzel ıslanmıştı. kıskandım o'nu. niye şemsiye almıştım ki yanıma. belki o da beni görüp şemsiye almadığına hayıflanmıştır. sormadım ama eminim öyledir. üzgün görünüyordu. belki ıslandığından değildir ama bayağı üzgündü. çantamdaki kitabı okumadım. kulağımdaki müziği dinleyip yağmuru izledim bir sonraki tren gelene kadar.

neyse ki tam zamanında geldi sonraki tren. her zamanki vagonuma gidip her zamanki yerime tatil günü hasebiyle daha kolay oturdum. çantamı ve şemsiyemi karşıma koydum. canım yine okumak istemiyordu. uyumak da ama. suadiye'de bir genç geldi çaprazıma. teklifsiz ama bir iki saniye tereddütle elindeki defter ve kitabı çantamın üzerine özenle koydu. sevdim bu hareketi. daha çok cesareti. öyle ya koltuk benim değildi. her ne kadar pek çok yer boş olsa da. ben olsam koymazdım başkasının eşyasının üzerine kitabımı. belki de toplumsal bir mesaj vermek istedi. olsun şiddet içermedikten sonra her türlü mesaja açığız. ama dedim ya bu cesareti. lakin yine de işkillendim. " giderken çantayı da alıp gitmesin bu" dedim. hani cami avlularında kendi ceketini alırken , cüzdan çarpanlar gibi. olur mu olurdu. olmadı tabi öyle bir şey. hatta zaman zaman uyudum bile. efendi gibi gitti. ne bekliyordum ki...

3 Aralık 2008 Çarşamba

yağmur

bu sabah yağmur var istanbul'da. tıpkı şarkıdaki gibi. evet. anne sözü dinler gibi. ne güzel. çalıştığım ofis istasyona bakıyor. yağmur tık tık cama vuruyor. trenler geçiyor bir bir. o trenlerden birinde olmak istiyorum şimdi. uzaklara çok uzaklara gitmek istiyorum. ama şimdiki gibi yağmur yağsın giderken. hatta kar yağsın istiyorum. seviyorum böyle havaları. yağmurlar başlamadan önce hava kararır, şöyle bir kapanır ardından da bulutlanır ya. sonrasında biliyorsun ki yağmur gelecek. işte o anları çok seviyorum. misal adalar daha bir al benili gözüküyor gözüme o zaman. şarkılar daha bir içten geliyor kulağıma. ya yolculuk yapmalıyım böyle havalarda ya da sıcak bir mekanda camdan seyretmeliyim yağmuru. tatlı bir hüznün yanında garip de bir mutluluk veriyor yağmurlu havalar bana. ve biliyorsun artık. seviyorum yağmurlu havaları.