7.07.2008

konnichiwa

bu kokuyu seviyorum. tatilim, dinlencem bitse de sıkıcı dönüş yolunda olsam da yine de heyecanlandırıyor, mutlandırıyor bu kekremsi koku beni. bu mavilik, bu deniz, bu martılar, bu japonlar!

ama japonlara bir kez daha hayret ettim. adamları en sonunda bize benzettik ya. elbet vapur peşindeki martıları çekmek ilginç gelebilir. lakin önceden simit atılırdı martılara. japon abiler ablalar olayı aşmış şimdi ülker çizi, biskrem, kaşarlı tost.... menüde yok yok. ama misal bana daha ilginç gelen bu martıları zamanında bir lokma simitle vapur peşine takan ilk türk kim? yoksa o da bir japon muydu? yahut evropalı bir turist.. ölmeden önce cevabını merak ettiklerime bunu da eklemem lazım evet.

dönüş yolunda otobüs içinde kıyameti koparan bir velet vardı. yarısı dolu otobüs sakinlerinin ben hariç hepsi veletin annesine sert bakışlarla müdahil oldular. ama kimse sözlü müdahalede bulunmadı. nedense her zaman rahatsız olan ben rahatsız olmadım. sanırım elimdeki öğretmen mori'nin duygusal etkisi olsa gerek.

kitap dedim de bu tatil kendi rekorumu üç kere kırdım desem yeridir. her tatil yarım düzine kitap götürüp hepsini yarım yamalak bırakan ben deniz bu kez çeyrek düzinesini bitirdim. mutluyum, gururluyum. önümüzdeki sene hedefim yarım deste....

ve bu kitaplarda hoşuma giden ilgimi çeken cümlelerin altını çizmeyi seviyorum. ama bu kesmiyor daha sonra kolay bulayım diye sayfa numaralarını önlerde bir yere kaydediyorum.
kolay oluyor evet.

tatilin bitmesi değil de tuğrul bey ve mukadder hanımla muhabbet edemediğime daha çok üzüldüm sanırım. son gün akşam indiler sahile. doğrusu ben aşağıda güneş - kitap banyosu yaparken set üstünde yaşlı yorgun bir ses tuuuğruul tuuğruul diye bağırıyor ama aşağıda ben zor duyuyorum. sesin yetmediğini anlayınca alkışla duyurmak istedi. o da yetmedi. tam ben kalkıp iskeleye yönelmek üzereyken başka bir arkadaş olayın farkına varıp tuğrul amcayı uyardı.
-tuğrul güneşte çok kaldın hadi denize dedi mukadder hanım.

evkaf memuriyetinden emekli tam bir istanbul beyefendisi kıvamındaki tugrul bey, ıssız adada kalmış ve uçan ya da yüzen bir kütle görmüş kazazedeler gibi iki elini sağa sola sallayarak mesajın alındığını belirtip hemen akabinde sağ kolunun tersiyle sen de güneşten uzaklaş işareti yaptı. onbeş dakika sonra bu sefer duşun önünde birbirlerini kollamaları ve evet mukadder hanım deyişi tuğrul bey'in. görülmeye değerdi. eski türk filmlerinden çıkmış gibiydiler. çok tatlıydılar. allah birlikte daha uzun ömürler versin. ne diyelim... biz de kerevetine artık....

5.07.2008

sıkılhan

iki gün oldu merkeze inmeyeli. teksire yazdıklarım birikti. ilginç olan bu birikenleri bir an önce postalama isteği ne kadar baskın olsa da aynı oranda ve daha ağırı içimdeki rehavet hislerimin kabarması ve otur oturduğun yerde demesi bana. garip bir çelişki.

yazarken hangisini gerçekleştireceğimi bilmiyordum. ama yok hayır biliyordum sanırım. sıkıldım. ve daha fazla dayanamadım. bir bahane uydurup kendime, indim işte şehre. evet rahatım yerinde yediğim önümde yemediğim arkamda. deniz-kum-güneş-rüzgar-müzik-kağıt-kalem ve kırk tilki hepsi mevcut. ama sıkıldım işte bir yerden sonra.

kış ve bahar boyu ahh ulan tatil zamanı gelse de gitsek dediği yerde de bir yerden sonra monotonluktan sıyrılamıyor insan. hem yaz yaz nereye kadar. bir de nedense acayip bir beklenti içinde oluyor insan buralarda. gurbete çıkmış gibi. uzun uzun mektuplar okumak istiyor. tanıdık tanımadık kim varsa. ama değişik bir istek bu şimdi nereden estiyse.. misal benim anlattığım gibi biri uzun uzun anlatsana kendini. ben soru sormasam, sadece okusam. sıkılmadan dinlesem o'nu mesela.
öyle işte.

2.07.2008

imkansız aşk

her gün merkeze inmek zor geliyor artık. gerçi çok uzak değil ama rehavet hislerim kabardı kaç gündür. yalnız kaya'nın üzerinde aklıma üşüşenleri okey yaz bozlarından bozma sarı teksirlere biriktiriyorum şimdilik. inersem bir gün toptan postalarım. telefon şarjının kifayetsiz kaldığı yerlerde mp3 ü bırakıp az sayıdaki radyo dalgalarına takılıyorum. burası kısa dalgadan yayın yapan türkiye polis radyosu derdi bir zamanlar nosatljik radyolarımız hani. bir nevi özel kanalımız gibiydi o vakitler. onu buldum şimdi. her telden çalıyorlar. kafa dağıtmaya bire bir. ben onları dinlerken denize bakıyorum yine. denizin içinde yürüyenler tuhaf görüntüler oluşturuyorlar. bir değil de beş altısı bir araya gelince neşınıl coğrafik izler gibi oluyorum ne yalan söyleyim.

sabah yine denizi izliyordum ve polis radyosu fonda... solistimiz " ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım " derken o da ne kıyıdan yaklaşık 150 m ilerde yeşil bir can simidi kurtarılmayı bekler havada rüzgar ve dalgalarla birlikte başı boş salınıyor. enteresan olan şu ki hemen 50 m gerisinden deniz makarnası denilen mavi uzun bir cisim sanki simidi kurtarmaya yahut ona kavuşmaya çalışıyor gibi. yeşil kaçıyor mavi kovalıyor. mavi inatçı. lakin imkansız bir kovalamaca bu. tıpkı imkansız aşklar gibi. bile isteye gidiyor mavi. yeşil hem olur hem olmaz der gibi süzülüyor. ama nafile. mavi'nin canı çok acıyacak bu aşk'ın sonunda. kim bilir belki yeşil'in de. vazgeçmiyorlar. yürüyorlar...

tüm rehavetimi, kitabımı, müziğimi bırakıp bir kenara bu imkansız aşkı izliyorum gölgede ve de hüzünle.

1.07.2008

önde zeytin ağaçları arkasında

kaptan ikide bir arkaya baktığına göre en arkadaki yolcu ücretini ödemedi sanırım. ama o kadar abarttı ki bu bakma işini peşin ödediğim halde kendimden şüphe etmeye başladım. zaten bir arkadaki bir ben varız şimdi dolmuşta. hayır alt tarafı bir lira için kaza yapacak ve niyazi olacağız bu güzelim kuzey ege kasabasında. ondan korkuyorum. tam borcu ben vereyim demeye hazırlanırken arkadaki müsait bir yerde dedi ama sanki düelloya davet eder gibi kaptanı. şöyle bir baktı kaptan bir şey demedi. faciaya  kılpayı...

neyse ki gerginlik az ilerden genç ve güzel bir hanım kızımızın dolmuşa binmesiyle yerini merak ve ilgiye bırakıyor. muhtemelen üniversite öğrencisi. asos'a gitmek istiyor ama oradan geçmiyoruz hanımefendi, üzgünüz. edebiyat veya gazetecilik okuyor olmasından yana tahminim. gözlemci bir yanı var. inceliyor, gözlemliyor etrafı.. temiz ve güler bir yüzü var ayrıca. yardımsever olduğunu da bir durak sonra binen ve biri görme engelli iki kişiye benle beraber yardım elini uzatmasından öğreniyoruz. lakin aynı anda geri çekiyoruz ellerimizi. zira kendi işlerini kendileri hallediyorlar. yine de kibarca teşekkür ediyorlar bize. hatta bana adres soruyorlar. maalesef o sihirli üç kelimeyi duyuyorlar benden. ben buraların yabancısıyım... kibarlıkları ile yine eziyorlar beni. yardımcı olamadığım halde teşekkür ediyorlar yine. ama dolmuş paralarının hem üstünü hem altını vererek altta kalmıyorum biraz sonra.
edebiyatçı güzelimiz de görev addedip para üstünde yardımcı oluyor hem onlara hem bana. asos'a gidecekmiş. eskiden olsa giderdim bu "sade" hikayenin peşinden. ama şimdi eve dönme zamanı! gidelim sadık!