25.12.2008

- 40 derece

dışarısı buz gibi. lapa lapa kar yok ama buz kesiyor işte. tren sıcak. kaloriferin kuytusuna tünemişsin. kafanı yaslamışsın cama. kulağında dinginlik veren nefis bir melodi. işte tam o anda açılan kapıdan içeri hücum edip yüzünü okşayan serinlik var ya? bir an için kalamışta hissettiriyor seni. bir tatlı huzur alıyorsun ya sonra. müthiş. müthiş.
.

20.12.2008

yeditepe istanbul



-...sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikayem olsun diye. bıktım ardımda yarım kalmış hikayeler taşımaktan. çünkü bizzat ben, yarım kalmış bir niyetim. anlamlarını bilmeden sevdiğimiz şarkılar var ya. işte biz böyleyiz. sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz. hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer...

13.12.2008

aklımın ipleri

düne göre daha bir soğuk hava. ama ben üşüyorum. trenin üçlü koltuk kombinasyonlarından tek olanına çörekleniyorum. cumartesi kalabalığında en uygun yer bu tekliler zaten. sırtımı cam kenarına dayıyorum yan oturarak ve hafif de kaykılarak. sağ omuz başımdan gelen sıcaklığı hissedebiliyorum. kaloriferler sağlam yanıyor. ama hala üşüyorum. radikal cumartesi günü bugün dolayısı ile kaan sezyum ve dolayısı ile erkan goloğlu, hafakan ruhu dolayısı ile. ama ne kitap ne de gazete okuyacak hal yok ben de. ve üşüyorum. kulağımda müzik ninni görevi yapıyor. teoman tanıdık bir melodiyi tuhaf seslendiriyor sanki. ama seviyorum yine de bu tınıyı. güzel bir koku duyumsuyorum o esnada. ama biraz ağır. yine de güzel, seviyorum bu kokuyu. bir satıcı bir şeyler geveleyerek malını satmaya çalışıyor. ama uzaklaşıyor sesi giderek. koku ağırlaştıkça güzelleşiyor sanki. vücudumu saran sıcaklık da cabası. bir barakadayım şimdi. iki derslikli bir baraka. sınıfın ortasında son sürat yanan odun sobası. hemen etrafında uzun siyah çizmeleri ve omuz başlarını aşan siyah saçları ile güzel bir kadın. yanında yakışıklı uzun boylu bıyıklı bir adam. tanıyorum bu adamı. ilkokul öğretmenim. yanındaki de eşi. bir şeyler konuşuyorlar. konuşuyoruz. yeni soyulmuş portakal kokusu var havada. yerli malı haftası olmalı. öğretmenimiz gülüyor, eşi de gülümsüyor. kitabımı karalayan resmiye'ye kızıyorum o sırada ben. derken kapı ziline benzer melodisi ile bir telefon çalıyor. öğretmenim elini cebine götürüyor ama bulamıyor telefonu. sahi ilkokula giderken cep telefonu yoktu ki. ama ısrarla ceplerine bakıyor. ses daha yakından geliyor şimdi. gözlerimi açıyorum. sol yanımdaki adam alo diyor. sağıma bakıyorum. bostancı'dayız.

bencil

"akrepler bugünlerdeki bencil tutumunuza bir an önce son vermelisiniz"
diyor radyodaki abla.

oysa tek istediğim biraz müzik. çokça uyku..
hepsi bu!
.

12.12.2008

aylak adam

canım hiç çalışmak istemiyor bugün
aslında epeydir böyle ya
şöyle tembel tembel oturmak bir deniz yahut göl kenarında
buz gibi bir havada
elimde sıcacık çay
ağaçlar, kuşlar, rüzgar
iliklere işleyen soğuk bir de
ne gam!
.
çünkü acayip sıkılıyorum bu aralar. yaptığım, yapmadığım her şeyden. dün mesela mühim bir iş toplantısında "ne işim var lan benim burada" dedim önce. sonra bu firmada? bu şehirde, bu ülkede , dünyada de da de da.... soruların ardı arkası kesilmedi. dağıldım. çıktım toplantıdan bi'çay içtim ama sigaradan nefret ederim. her daim çantamda olan ayfer tunç kitaplarından en sevdiğimi aldım. çaydan bir fırt çektim. kitabı rastgele açtım. ekmel bey çıktı karşıma. hemen benimsedim kendisini. sanki o bendim. ya da ben oydum.
öyle!
.
sonra günlerden bugün,  trenin çufçuna, akşamın karanlığına ve müziğin alıp götüren tınısına dalmış zihin birden " tabi lan neden olmasın" dedi. senin gibi hımbıl, tembel bir adamın severek yapabileceği tek iş var şu kavanoz dipli dünyada. yazmak. poponu yaya yaya, çayını kahveni yudumlaya yudumlaya. bir orman evinde.... deniz manzaralı olmasa da olur!
.

erken geldi faydasız

yağmur çok yağıyordu. şemsiyeme sımsıkı sarılmış adımlarımı sıklaştırmış merdivenlerden henüz çıkmıştım ki trenin sesi geldi. başka zaman olsa pavlov'un şartlanmış köpeği gibi koşardım. ki koşmuşluğum çoktur. kararsız kaldım. ters taraftaki peronun ortasında kıçıma neft yağı sürülmüş gibi koşmaya başladım. bunu niye yaptım bilmiyorum. evet, elbette trene yetişmek içindi ama yetişmesem de olurdu. işten atmazlardı, hesap sormazlardı. sanırım yirmi dakika beklememek, yahut yedi aylıklar gibi bir an önce gideceğim yere varmak. dakiklik hastalığı vardı galiba biraz da. yetişemedim tabi, start kararını geç verdiğim için. sanırım biraz da yaşlanmıştım. eskiden olsa üç beş saniye de fark atardım benzer yerlerden.
o kadar da kötü değildi aslında derecem. o derece ki; turnikeden geçtiğimde tren yeni hareketlenmeye başlamış ve kapılarını yeni kapatıyordu. hala istasyondaydı ve trenin ortasındaki vagondan kafasını uzatıp devam et diyen diğer görevliye ;

- hacı bi el et de dursun makinist abi yirmi dakika beklemeyelim şimdi dedim.

bir şey yapamam dercesine samimi ve de üzgün bir yüz ifadesi ile ellerini iki yana açtı. kabullendim durumu. geri döndüm, köşedeki banka hareketlenirken saatime baktım.
-bir dakika erken gelmiş şarapsız dedim sesli düşünerek...
güvenlik görevlisi duydu ama bir şey demeden yürüdü gitti. banka oturdum. yağmur şiddetini iyice artırmıştı. bu sırada bir abla gelip yanımdaki banka oturdu. çok güzel ıslanmıştı. kıskandım o'nu. niye şemsiye almıştım ki yanıma. belki o da beni görüp şemsiye almadığına hayıflanmıştır. sormadım ama eminim öyledir. üzgün görünüyordu. belki ıslandığından değildir ama bayağı üzgündü. çantamdaki kitabı okumadım. kulağımdaki müziği dinleyip yağmuru izledim bir sonraki tren gelene kadar.

neyse ki tam zamanında geldi sonraki tren. her zamanki vagonuma gidip her zamanki yerime tatil günü hasebiyle daha kolay oturdum. çantamı ve şemsiyemi karşıma koydum. canım yine okumak istemiyordu. uyumak da ama. suadiye'de bir genç geldi çaprazıma. teklifsiz ama bir iki saniye tereddütle elindeki defter ve kitabı çantamın üzerine özenle koydu. sevdim bu hareketi. daha çok cesareti. öyle ya koltuk benim değildi. her ne kadar pek çok yer boş olsa da. ben olsam koymazdım başkasının eşyasının üzerine kitabımı. belki de toplumsal bir mesaj vermek istedi. olsun şiddet içermedikten sonra her türlü mesaja açığız. ama dedim ya bu cesareti. lakin yine de işkillendim. " giderken çantayı da alıp gitmesin bu" dedim. hani cami avlularında kendi ceketini alırken , cüzdan çarpanlar gibi. olur mu olurdu. olmadı tabi öyle bir şey. hatta zaman zaman uyudum bile. efendi gibi gitti. ne bekliyordum ki...

7.12.2008

elia kazan ve zülfü livaneli ama ille de filiz akın

habertürk'te filiz akın, zülfü livaneli'yle sohbet ediyor.

elia kazan bir gün zülfü livaneli'ne der ki;

"sakın üzülme. çünkü üzüntü insanı çürütür. kız, öfkelen içindekini dışarı at. ama çürüme!"

öyle olduğunu bilmiyordum. ama ben fazlasıyla dışarı atıyorum sanırım. lakin bu durum bazı zamanlar haklı da olsan "pişmanlık" vasıtası ile daha çok çürütüyor olabilir mi insanı?
bilemiyorum.

ama filiz akın hâlâ çok güzel. hâlâ çok güzel.
hatta eskisinden de.

3.12.2008

yağmur

bu sabah yağmur var istanbul'da. tıpkı şarkıdaki gibi. evet. anne sözü dinler gibi. ne güzel. çalıştığım ofis istasyona bakıyor. yağmur tık tık cama vuruyor. trenler geçiyor bir bir. o trenlerden birinde olmak istiyorum şimdi. uzaklara çok uzaklara gitmek istiyorum. ama şimdiki gibi yağmur yağsın giderken. hatta kar yağsın istiyorum. seviyorum böyle havaları. yağmurlar başlamadan önce hava kararır, şöyle bir kapanır ardından da bulutlanır ya. sonrasında biliyorsun ki yağmur gelecek. işte o anları çok seviyorum. misal adalar daha bir al benili gözüküyor gözüme o zaman. şarkılar daha bir içten geliyor kulağıma. ya yolculuk yapmalıyım böyle havalarda ya da sıcak bir mekanda camdan seyretmeliyim yağmuru. tatlı bir hüznün yanında garip de bir mutluluk veriyor yağmurlu havalar bana. ve biliyorsun artık. seviyorum yağmurlu havaları.

30.11.2008

112

otuz kasım pazar sabahı, daha karga bokunu yememişken....

geçen bayramdan bu yana ilk kez gidiyorum kadıköy'e. dolmuşa binmeyeli de uzun zaman olmuştu. ama şu para alışverişi ne tuhaf göründü gözüme. hatta gereksiz. elden ele, elden ele. yorucu bir de.

paramı tam uzatmıştım ki. acı bir fren sesi. arkasından büyük bir gürültü. hep beraber arkamıza dönerken dolmuş şoförü;
-höst
arkamdaki abi ise;
-oradan dönülür mü be kardeşim dedi..
neyse ki maddi hasarlı kazaydı. ama ilginçtir nadiren yaptığım empatilerin içinde buldum o an kendimi. güneşli güzel bir kasım pazarında adam, pazarının heba olduğuna mı yoksa arabanın hurda olduğuna mı yansın. üzüldüm. ki beş dakika önce hesapsız kitapsız ve de dikkatsiz biçimde direksiyondaydım ben de...

sıkılmıştım pek çok şeyden. tek bir yer paklardı beni. söğütlüçeşme caddesinden bahariye'ye çıkıp oradan her zamanki gibi sakızgülü'nden sahafların olduğu caddeye, oradan da balıkçılar çarşısına uzanacak ara sokaklarda kaybolacaktım. yürüdüm ayaklarıma kara sular inmedi belki ama çok yoruldum. sakızgülü'nden aşağı inerken reks'i geçer geçmez narin bir bayan sesi;
-yuusuuf yusuufff
megafondaki ergen sesi ise;
- buyur melahat abla
-bize iki çay

onları hemen geçince marakeş isimli cafeyi gördüm. daha önce de kaç kez gördüm ama bugün daha bir hoş göründü hem cafe hem ismi. bloga ismini bile vermeyi düşündüm. sonra bay yengeç'i, craze'yi , biberr cafe'yi görünce vazgeçtim.

sakızgülü'nden sahaflara, akmar'a oradan alkım'a geçtim. listemdeki iki kitabı aldım. birini bulamadım. tekrar sakızgülü'nden yukarı çıkıp bahariyeden durağa yürüdüm tekrar.

dönüşte ben otobüsteyken ziverbey durağında bekleyen uzun boylu endamı yerinde güzel bir kız gördüm. baktım. o da bana baktı. ama ben abartarak ve sanki tanıyormuşum gibi uzun uzun baktım hatta benim otobüs hareket ederken arkama döndüm bir daha baktım. o da bana baktı. çıkaramadı o arada gelen 112'ye bindi ve gitti...

26.11.2008

sen de bir gün elbet ferahfezâyı seveceksin

"...kimbilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi kaç kişi güzelliğini sevdi belki gerçek aşkla; belki değil ama bir tek kişi seni sevdi. bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi..."insanlar gelip gittikçe köşedeki banka, william butler yeats'in asla unutamadığı satırları geldi hatırına. bank boş ve yalnız kalınca da o düştü aklına! hayat ne garip diye düşündü. hiç hesapta yokken nereden aklına oturmuştu şimdi. alakasız "boş bir banktı" o'na geçmişi ve kendini sorgulatan. hava soğuktu. adeta geçmişteki ve gelecekteki kışlardan fragmanlar sunuyordu. farklı olabilir miydi diye düşündü. keşke olabilseydi. ama olamazdı elbette. belki de çoktan unutmuştu kendisini. hele o cümlesi yok mu göz yaşartan. boğaz düğümleten. ama insanca. kararlıydı o unutmayacaktı. ve belki gerçekten güzel bir şeydir insan olmak!
ciao dedi mırıldanarak.
ciao!

20.11.2008

1.vagon

onu yeniden gördüğüme sevindim. hem de çok. hemen ertesi gün tekrar göreceğim hiç aklıma gelmemişti. üstelik sabah hikayesini yazdıktan sonra beğenmeyip çöpe attığım günün akşamı. saçını toplamıştı. güzelliği daha çok ortaya çıkmıştı böylece. sonra düşündüm okuduğum aylak adam mıydı beni böyle yapan yoksa çoktan hazır mıydım tüm bu olanlara? kararsız kaldım. kitabı okumayı bırakıp arkasındaki boş sayfaya bu yazdıklarımı yazmaya başladım. hakkında bir şeyler yazıldığını fark etti ama tepkide bulunmadı. acaba yarın da gelecek mi? gelirse aynı saatte mi gelecek? kahretsin hangi istasyondan bindiğini göremedim. yarın bir şeyler uydurup aynı saatte aynı vagona binmeliyim. evet binmeliyim.
.
istanbul, 20.11.2008

the reader-2008



-sadece tek bir şey ruhun eksikliğini tamamlayabilir. bu şey de aşktır.

9.11.2008

bilmiyorsun ama

sabahtan beri içimde inanılmaz bir yazma isteği var sana karşı.
ama elim bir türlü kaleme gitmiyor.
nedenini bilmiyorum.
ince bir gurur mu?
sanmıyorum.
aslında ve daha çok bu yazma isteğinin nedeninin peşindeyim sanki.
evet böyle..

6.11.2008

itiraf (2002)


Harun: benimle gelir misin?
Nilgün: ya olup bitenler?
Harun: olan oldu, her şey gelip geçiyor.
Nilgün: hiçbir şey geçmiyor. GEÇEN YALNIZCA ZAMAN

14.10.2008

my life without me-2003



-sana hiç bir soru sormuyorum. çünkü sormamayı öğrendim. birisine baktığında o'nun kim olduğunu yüzde elli görebilirsin ve her şeyi mahveden ise geri kalanını öğrenmek istemektir. öğrendiğim işte bu...

1.10.2008

il postino (1994)



böyle bir adada yaşamak için ne bir şair ne de bir postacı olmak gerekmiyor. ama gerekirse olurum da o ayrı. ama ne olursam olayım öyle bir adada yaşamak isterim. elimde olsa bir saniye bile durmam basar giderdim ona benzer bir adaya. sanırım küçük, salaş bir yer de işletirdim. her sabah güneşle birlikte bisikletimle adanın zirvesine çıkıp günlük enerji ve huzurumu depoladıktan sonra deniz kenarındaki kafeme inerdim. yolu sevgiden ve bu adadan geçenlerle oturur hasbıhal ederim sabahlara kadar. kim bilir belki bir gün bir şairin yolu düşer de metafor yaparız beraber. ve hatta kendi beatrice russo'ma da orada rastlarım. kim bilir?
belki, belki bir gün...

27.09.2008

2046 (2004)



- aşk zamanlama meselesidir. doğru insanla çok erken ya da çok geç karşılaşmak fayda etmez. onunla başka yerde ve zamanda karşılaşmış olsam hikayem daha farklı bitebilirdi!
.

12.09.2008

eylül 12

ufuk – tan – doğan ve güneş isimli hayat bilgisi kümelerimiz vardı. barakadan bozma bir sınıfımız, yerli malı yurdun malı haftalarımız ve simsiyah önlüklerimiz bir de. on iki eylüle vardı daha. . atmaca soyadlı gençten bir öğretmen gelmişti. o zamanlar solcu nedir, sağcı kimdir bilmiyorduk. ama kim, niye, nasıl dedi bilmiyorum. solcu öğretmenmiş dediler. erkekler ve kızlar haremlik selamlık oturuyorduk. erkekler ve kızlar bundan sonra karışık oturacak dedi. sevdim bu öğretmeni. karışık oturttu bizi. lakin başta ben olmak üzere tüm afacanları iki cadalozun arasına oturtunca bir de üstüne üstlük sarışın mavi gözlü kız da defterimi yırtınca sevmekten vazgeçtim bu solcu öğretmeni. net olmaya yakın az karıncalı hatıralar bunlar. flu olan ise o gün evimizden yaklaşık bir km uzaklıktaki okulda değil de bütün bir sınıfça hatta neredeyse okulca (hepi topu dört sınıftık zaten) bizim evin sokağında ne arıyorduk ve ne diye bağırıyorduk onu hatırlamıyorum. yılmaz’ın babası sendikacı hasan amca’nın minibüs durağında üzerinde gazete kağıtlarıyla niye yattığını, niye vurulduğunu da bilmiyorduk haliyle. küçüktük daha o zaman. ama şimdi büyüdük ve öğrendik ki küçükken de kirliymiş dünya.

1.09.2008

altı çizili kelimeler

nasıl olmasını istediğimi hiç düşünmediğim bir geleceğin gelip beni bulacağını inanıyordum. insan ya kendi kendine konuşur ya da yazar. kendi kendine konuşmayı makbul saymazlar. oysa ne fark var ki arada? bu satırları kaleme alarak kimseye hitap ediyor değilim. kendimi meşgul etmeye çalışıyorum sadece. herkesinki gibi benim hayatımda roman. hep ne olduğunu bilmediğim büyük eksiğinin yakında tamamlanacağını umduğum bir roman. sırtını dönmüş insan acı verir, hem kendine hem o sırta bakana.sırta bakan kendini yalnız hisseder, sırtını dönen içine kapanmış demektir. kapılar kapanmalıdır, dünya güvenilmez bir yerdir çünkü.kapısını kapalı tutmayan kirli suyun içeri sızmasına,kendisini çürütmesine,yok etmesine razı demektir,ama belki de doğrusu budur, dünya yorucu bir yerdir çünkü.üç çocuklu bir aile olarak yaşadığımzı yılları hatırlıyorum da, mutsuz değildik, ama mutlu da değildik. iki halin arasında olmaktık, mutlu/mutsuz, zengin/yoksul, sağlıklı/hasta, çalışkan/tembel, yerleşik/göçebe ve daha bir çok sıfat. hayatla kaynaşmış insanları izliyordum; alışveriş yapıyorlar, acele ediyorlar,yük taşıyorlar, telefonla konuşuyorlar, öfkeli görünüyorlardı. öte yandan yazabilirsem kendim olacağım sanıyorum.bir gün herkes kendisi olsun.kendi hikayem hafif hatta basit geliyor bana, basit hikayelerle oyalanmış bir ömrün sahibi olmak ise ağır geliyor, eziliyorum. zorlu bir nehri geçebilmek için uzanacak eli beklemek yerine, oynak olduğunu bildiğim taşlara basabilmeliydim. basamadım, olduğum yerde kaldım....
-------------- -------------------------------------------------------
ayfer tunç'tan (taş-kağıt-makas ve evvel otel)

29.08.2008

bazı şeyler


- kafadan söyleyim. benim gibi rehavet'ler, oblomov'lar ve daha bilimumlar için yıllık izin en az bir buçuk en çok on iki ay olmalı! öyle.

- tatil önü ve sonralarında çok farklı iki kişilik oluyorum ben. normalde dayanamadığım çocuk vızıltısı, sinek ısırtısı vs. şeyler tatil öncesi dokunmuyor bilakis sado mazoşist bir keyif veriyor.
a acayip iki yüzlü yapıyor insanı. misal otobüste arkada uslu durmayan, zırlayan çocuğunu güya korkutmak için "beyfendi kızar mısınız çocuğa dediğinde bir bayan "... " aa olur mu hanfendi kızılır mı bu çocuğa. çocuktur yapar" diyebilecek genişlikte oluyorsun. lakin dönüşte ise tam tersi psikozda, suyu zamanında getirmeyen muavini dövecek kıvamda oluyorsun misal!

- beni en çok şaşırtan şey. kırmızı ışıkta duran cumhurbaşkanına şaşan yurdum insanı timsali 4 senedir görmediğim kuzey ege'nin aynı temizliğinde kalması. vallahi bravo. adamlar tutmuş. temiz tutmuş. valla.

- büyükşehir, iş yaşamı monotonluğu, dakikliği o kadar işlemiş ki bünyeye, denize gir-yağlan-güneşlen-sallan-yuvarlan- kitap oku- denize gir-yağlan-güneşlen-kitap oku hede hödölerini uzmanlara da kulak vererek sabah ona kadar akşam dörtten sonra yerine getiriyorsun. tatil mi yapıyorsun organize işler mi belli değil..

- buranın (kuzey ege hava ve yer sahası) insanı garip. ya kimseyi rahatsız etmek istemediklerinden ya da bu şehirli insana güvenmediklerinden olsa gerek en arkadan en öne koşar adım gelip dolmuş ücretlerini kendileri veriyorlar. ha şimdi bana uzatacak, ordan verecek diye tetikte bekletip ayar ediyorlar boş yere insanı. ama bak şoförler her yerde aynı, orası ayrı.

- en hüzünlüsü de, konakladığın ya da pineklediğin yerde bu kısa tatilin boyunca şezlongda lobide, yemekte karşılaştığın, muhabbetin olmasa bile gizli bir yakınlık sağladığın insanların her geçen akşam birer birer eksilmesini farkediyorsun. ve bir akşam senin eksildiğini de farkeden birisi olacak mı acaba diye düşünüyorsun. salakça belki ama öyle.

- sonra şey var bi de. matah bir şeymiş gibi. yaptığı üç paralık tatili ballandıra, sulandıra anlatanlar, bloguna anatomisini, kardiyografisini yazanlar var. kıl olurum bunlara ben.
evet...

1.08.2008

hayat beni neden yoruyorsun?

niye bakar ki bir insan tanımadığı bir insanın yüzüne dik dik. okul yahut askerlik arkadaşlarından birini çıkarmaya çalışıyor desem yüzümde, akranım değil. herhangi bi yarışma ya da magazin programına da çıkmış değilim bu yaşıma dek ki ordan hissetsin, tabloyu süzsün kırmızıları mavileri ayıklasın diyeceğim yok değil? son ihtimal gay desem, sabah gibsli traşımdan mütevellit parlak ve pürüzssüz cildimi tövbe tövbee.... dayanamadım "ne bakıyon lan yiyecek gibi" dercesine bi ters bi düz baktım. hemen az önce yanıma oturan bayanı kesmeye başladı bu sefer. öyle ki, abi hatim indirdi. ben utandım o utanmadı. höstt ayı önünden ye diyeceğim kahretsin ki solumdaki hatun tam önünde ayının. hem öyle böyle bakma da değil. bakmanın da bi zerafeti, bi inceliği olur di mi? ama bildiğin öküz bakışı... hayır neye bakıyorsun hem öyle. ben o kadar bi skarlıt'a bi de bizim ancelina'ya bakarım. ulan burası türkiye yoksam dedim ricoys yumuşaklığı ve ani bir hareketle soluma döndüm. lakin kıliır kararlığında oldu sağa dönüşüm.

sağ cenah böyle de sol cenah çok mu iyi. trenin camlar kapılar açık vaziyet hareketinden ötürü çakka da çakra da sesi yetmiyormuş gibi kulağımda bryan ayrı inliyorken iki emekli olamayan emekli bağıra çağıra kulağım zarına tecavüz etmezler mi. duymamak için daha da açtım cihazın sesini. madem tecavüz kaçınılmaz o halde tanıdık bir ses yapsın istedim.

işte o kargaşada ömrümün en uzun ömrümün en kısa diye sürüp giden yılmaz erdoğan şiirini çağrıştıracak biçimde ömrümün en uzun şarkısını dinledim. bir şarkı cevizli'den erenköy'e sürer mi arkadaş?(takribi yirmi dakika) all for love diyor bryan abi. ben abi ile etraftakilerle cebelleşiyorum bryan oll for lovvv diyor ha bire. bostancı da işkillendim ama. erenköy'e geldiğimde jeton düştü tabi. unforgiven için şarkıyı tekrarla modunu açmıştım ama yeni listeye geçince değiştirmemiştim. bin kunduz aşkına bu da böyle bi anımdı işte.

ama asıl korkuncu ne biliyor musun? küçükyalı ve bostancı da gördüğüm kedilerdi bu akşamüstü. gruplar halinde toplanmışlar istasyonlara, pür dikkat geleni geçeni en çok da trenleri kesiyorlardı. aha şuraya yazıyorum. bu kediler bi iş açacak bu insanlığın başına ya. hadi hayırlısı. o kadar yıl seyahat ederim trenle, ne öküzler ne mandalar gördüm içte ve dışta lakin treni böyle süzen gözler görmedim. dikkat diyorum sayın okuyucu. darbe yapmalarından endişe ediyorum ya da başka bir şey. ne olacaksa üç vakte kadar olacak. oldu oldu, olmadı seneye.
istanbul, parçalı bulutlu 25,5 C

7.07.2008

konnichiwa

bu kokuyu seviyorum. tatilim, dinlencem bitse de sıkıcı dönüş yolunda olsam da yine de heyecanlandırıyor, mutlandırıyor bu kekremsi koku beni. bu mavilik, bu deniz, bu martılar, bu japonlar!

ama japonlara bir kez daha hayret ettim. adamları en sonunda bize benzettik ya. elbet vapur peşindeki martıları çekmek ilginç gelebilir. lakin önceden simit atılırdı martılara. japon abiler ablalar olayı aşmış şimdi ülker çizi, biskrem, kaşarlı tost.... menüde yok yok. ama misal bana daha ilginç gelen bu martıları zamanında bir lokma simitle vapur peşine takan ilk türk kim? yoksa o da bir japon muydu? yahut evropalı bir turist.. ölmeden önce cevabını merak ettiklerime bunu da eklemem lazım evet.

dönüş yolunda otobüs içinde kıyameti koparan bir velet vardı. yarısı dolu otobüs sakinlerinin ben hariç hepsi veletin annesine sert bakışlarla müdahil oldular. ama kimse sözlü müdahalede bulunmadı. nedense her zaman rahatsız olan ben rahatsız olmadım. sanırım elimdeki öğretmen mori'nin duygusal etkisi olsa gerek.

kitap dedim de bu tatil kendi rekorumu üç kere kırdım desem yeridir. her tatil yarım düzine kitap götürüp hepsini yarım yamalak bırakan ben deniz bu kez çeyrek düzinesini bitirdim. mutluyum, gururluyum. önümüzdeki sene hedefim yarım deste....

ve bu kitaplarda hoşuma giden ilgimi çeken cümlelerin altını çizmeyi seviyorum. ama bu kesmiyor daha sonra kolay bulayım diye sayfa numaralarını önlerde bir yere kaydediyorum.
kolay oluyor evet.

tatilin bitmesi değil de tuğrul bey ve mukadder hanımla muhabbet edemediğime daha çok üzüldüm sanırım. son gün akşam indiler sahile. doğrusu ben aşağıda güneş - kitap banyosu yaparken set üstünde yaşlı yorgun bir ses tuuuğruul tuuğruul diye bağırıyor ama aşağıda ben zor duyuyorum. sesin yetmediğini anlayınca alkışla duyurmak istedi. o da yetmedi. tam ben kalkıp iskeleye yönelmek üzereyken başka bir arkadaş olayın farkına varıp tuğrul amcayı uyardı.
-tuğrul güneşte çok kaldın hadi denize dedi mukadder hanım.

evkaf memuriyetinden emekli tam bir istanbul beyefendisi kıvamındaki tugrul bey, ıssız adada kalmış ve uçan ya da yüzen bir kütle görmüş kazazedeler gibi iki elini sağa sola sallayarak mesajın alındığını belirtip hemen akabinde sağ kolunun tersiyle sen de güneşten uzaklaş işareti yaptı. onbeş dakika sonra bu sefer duşun önünde birbirlerini kollamaları ve evet mukadder hanım deyişi tuğrul bey'in. görülmeye değerdi. eski türk filmlerinden çıkmış gibiydiler. çok tatlıydılar. allah birlikte daha uzun ömürler versin. ne diyelim... biz de kerevetine artık....

5.07.2008

sıkılhan

iki gün oldu merkeze inmeyeli. teksire yazdıklarım birikti. ilginç olan bu birikenleri bir an önce postalama isteği ne kadar baskın olsa da aynı oranda ve daha ağırı içimdeki rehavet hislerimin kabarması ve otur oturduğun yerde demesi bana. garip bir çelişki.

yazarken hangisini gerçekleştireceğimi bilmiyordum. ama yok hayır biliyordum sanırım. sıkıldım. ve daha fazla dayanamadım. bir bahane uydurup kendime, indim işte şehre. evet rahatım yerinde yediğim önümde yemediğim arkamda. deniz-kum-güneş-rüzgar-müzik-kağıt-kalem ve kırk tilki hepsi mevcut. ama sıkıldım işte bir yerden sonra.

kış ve bahar boyu ahh ulan tatil zamanı gelse de gitsek dediği yerde de bir yerden sonra monotonluktan sıyrılamıyor insan. hem yaz yaz nereye kadar. bir de nedense acayip bir beklenti içinde oluyor insan buralarda. gurbete çıkmış gibi. uzun uzun mektuplar okumak istiyor. tanıdık tanımadık kim varsa. ama değişik bir istek bu şimdi nereden estiyse.. misal benim anlattığım gibi biri uzun uzun anlatsana kendini. ben soru sormasam, sadece okusam. sıkılmadan dinlesem o'nu mesela.
öyle işte.

2.07.2008

imkansız aşk

her gün merkeze inmek zor geliyor artık. gerçi çok uzak değil ama rehavet hislerim kabardı kaç gündür. yalnız kaya'nın üzerinde aklıma üşüşenleri okey yaz bozlarından bozma sarı teksirlere biriktiriyorum şimdilik. inersem bir gün toptan postalarım. telefon şarjının kifayetsiz kaldığı yerlerde mp3 ü bırakıp az sayıdaki radyo dalgalarına takılıyorum. burası kısa dalgadan yayın yapan türkiye polis radyosu derdi bir zamanlar nosatljik radyolarımız hani. bir nevi özel kanalımız gibiydi o vakitler. onu buldum şimdi. her telden çalıyorlar. kafa dağıtmaya bire bir. ben onları dinlerken denize bakıyorum yine. denizin içinde yürüyenler tuhaf görüntüler oluşturuyorlar. bir değil de beş altısı bir araya gelince neşınıl coğrafik izler gibi oluyorum ne yalan söyleyim.

sabah yine denizi izliyordum ve polis radyosu fonda... solistimiz " ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım " derken o da ne kıyıdan yaklaşık 150 m ilerde yeşil bir can simidi kurtarılmayı bekler havada rüzgar ve dalgalarla birlikte başı boş salınıyor. enteresan olan şu ki hemen 50 m gerisinden deniz makarnası denilen mavi uzun bir cisim sanki simidi kurtarmaya yahut ona kavuşmaya çalışıyor gibi. yeşil kaçıyor mavi kovalıyor. mavi inatçı. lakin imkansız bir kovalamaca bu. tıpkı imkansız aşklar gibi. bile isteye gidiyor mavi. yeşil hem olur hem olmaz der gibi süzülüyor. ama nafile. mavi'nin canı çok acıyacak bu aşk'ın sonunda. kim bilir belki yeşil'in de. vazgeçmiyorlar. yürüyorlar...

tüm rehavetimi, kitabımı, müziğimi bırakıp bir kenara bu imkansız aşkı izliyorum gölgede ve de hüzünle.

1.07.2008

önde zeytin ağaçları arkasında

kaptan ikide bir arkaya baktığına göre en arkadaki yolcu ücretini ödemedi sanırım. ama o kadar abarttı ki bu bakma işini peşin ödediğim halde kendimden şüphe etmeye başladım. zaten bir arkadaki bir ben varız şimdi dolmuşta. hayır alt tarafı bir lira için kaza yapacak ve niyazi olacağız bu güzelim kuzey ege kasabasında. ondan korkuyorum. tam borcu ben vereyim demeye hazırlanırken arkadaki müsait bir yerde dedi ama sanki düelloya davet eder gibi kaptanı. şöyle bir baktı kaptan bir şey demedi. faciaya  kılpayı...

neyse ki gerginlik az ilerden genç ve güzel bir hanım kızımızın dolmuşa binmesiyle yerini merak ve ilgiye bırakıyor. muhtemelen üniversite öğrencisi. asos'a gitmek istiyor ama oradan geçmiyoruz hanımefendi, üzgünüz. edebiyat veya gazetecilik okuyor olmasından yana tahminim. gözlemci bir yanı var. inceliyor, gözlemliyor etrafı.. temiz ve güler bir yüzü var ayrıca. yardımsever olduğunu da bir durak sonra binen ve biri görme engelli iki kişiye benle beraber yardım elini uzatmasından öğreniyoruz. lakin aynı anda geri çekiyoruz ellerimizi. zira kendi işlerini kendileri hallediyorlar. yine de kibarca teşekkür ediyorlar bize. hatta bana adres soruyorlar. maalesef o sihirli üç kelimeyi duyuyorlar benden. ben buraların yabancısıyım... kibarlıkları ile yine eziyorlar beni. yardımcı olamadığım halde teşekkür ediyorlar yine. ama dolmuş paralarının hem üstünü hem altını vererek altta kalmıyorum biraz sonra.
edebiyatçı güzelimiz de görev addedip para üstünde yardımcı oluyor hem onlara hem bana. asos'a gidecekmiş. eskiden olsa giderdim bu "sade" hikayenin peşinden. ama şimdi eve dönme zamanı! gidelim sadık!

19.06.2008

hasta la vista baby

audi üç. siyah. ama simsiyah. gördüm mü içimin yağı eriyor arkadaş. ben ki böyle dünya şeylerine pek tamah eden bir ademoğlu değilim bilirsin. lakin söz konusu audi üç oldu mu hemi de siyah, sankim il halk kütüphanesinde scarlett johansson ile çarpışmış gibi oluyorum. yaklaşık bir dakika uzaklaşıyorum ay üssü alfadan. bu akşam da öyle oldu işte. kendime geldiğimde çantamdaki bilimum telefon, anahtarlık, madeni yeteleler kucağımdaydı. minibüste yanımda oturan teyze de acayip bakıyordu bana. ki teyze boşuna bakma bana öyle dedim. seviyorum deli gibi. ama misal şu bizim milli takım teknik direktörünü günahım kadar sevmem. haz etmem. adamın itici olması için konuşmasına gerek yok. şöyle bir baksın yeter. polemik akıyor surattan.
şimdi bu imparatore yanal'a vücut çalımı atıp yerine geçtiğinden kelli epey soğuktum a ve hatta b millilere. ne zaman isviçre meydan muharebesi yaptılar ve bizim şifo günah keçisi ilan edilip ötekiler bırakıldı. ben de onları bıraktım... ve ne zaman ki "karizmatik olmayan" ama adam gibi adam olan şenol hoca gibi biri gelir o zaman iş değişir...

imparotore dedim de aklıma geldi.. geçen akşam italya-fransa maçını izliyorum. kameralar fransız teknik adam domenech'i izliyor ama ben arkadaki tv görevlisi aplayı izliyorum. muhtemel (ya da gönlümün favorisi diyelim) ispanyol. çok önemli değil nereli olduğu, çok güzel gülüyor. lakin bizim domenech tam bir fransız beyefendisi. kenarda beyefendi beyefendi durduğu için çok az ekrana geliyor ve dolayısı ile ispanyol dilber de az geliyor görüntüye. adam bir hoplar bir zıplar, akrobasi yapar di mi. bir taç için hakeme dediğini bırakmaz ya da. yahut elleriyle kendinden başka kimsenin anlamadığı hal ve hareketler sergiler. nerdee, bizim domenec kazık yutmuş gibi! ama böyle bir teknik adam var avroikibinsekizde. doksan dakikalık maçın kırk beş dakikasında bu hocayı gösteriyor kameralar. işte o an ilk ve son kez keşke o hocanın arkasında olsaydı bizim ispanyol dedim. şansızlık işte. topun da bizi sevmesi lazım. önümüzdeki maçlara bakıyoruz artık.

vee son tahlilde; reklamlarda, olmadık durumlarda, orda şurda burda burnumuza soksalar da, başımıza kaksalar da sevdiğim tek turka; karmaturka arkadaş. gerisi fasa fiso. e ne de olsa lale devri çocuklarıyız biz. sevmeyenler utansın.

14.05.2008

karışık

* tüm keşmekeşliğine, trafiğine, kalabalığına, gürültüsüne, kirine rağmen, her şeye rağmen istanbul is veri nays bi şehir. gidersem özleyeceğim hiç şüphesiz.

* in the name of the father belirli aralıklarla tekrar tekrar izlenesi bir film. gerry conlon’un babasının hapishanede öldüğü zaman mahkumların kağıtları yakıp hücre camlarından bıraktığı an unutulmayan film sahneleri kategorisinde zirveye oynar. kesin.

* kapkaçkaçısına, çetecesine, tinercisine rağmen insanı da bi numaradır bakmayın siz. sokakta bir sonraki adımınız için kararsız kalıp uzaklara daldığınız an da "nereyi aramıştınız" diyecek kadar yardımsever abileri, kardeşleri var bu şehrin. ayaz geceleri bi de. ama o ayrı.

* yüzyıllık yalnızlık’da marquez, kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız. sadece bunları sanatsal dille anlatmaya çalıştım diyordu.
işte şu satırların yazanı da bazen  "biraz mübalağa, biraz da yuvarlama sanatını” kullanarak karalıyor gerçeği. yalnızca gerçeği.

* bir günde iki zeki demirkubuz filmi izlemek bünyeye zarar. hem de çok fena. yazgı ve kader’se adları daha da fena. masumiyet’i düşünemiyorum.

* yuroikibinsekizde soyunma odasında acun ılıcalı olmalı. topçular sahaya çıkmadan ondan geriye saydırmalı, hamdi bey’de tribünün görünmeyen bir bölümde konuşlanmalı mutlaka. dahası, mor ve ötesi haydi hisset marşını söylemeli. evet.

**** loreena mckennitt büyük ses, büyük yetenek. reeyyli...

lorenna mckennit-the old ways

.

5.05.2008

hisset

bursa dönüşü bizi feribota taşıyan otobüs şehrin dışına taşar taşmaz modernite izlerinin kaybolup da kırsalın yalnızlığının, sadeliğinin ve dahi kendine özgü sessizliğinin beraber ve solo şarkılar söylemeye başladığı ilk kilometrelerinde karşılaştığım manzara karşısında garip bir hisse kapıldım. hatta bu hislerimi yazdım da beğenmeyip çöpe attım sonra.
çünkü hissettiklerim yazdıklarımdan daha güzeldi.
hissedilir ve yaşanılırdı ama yazılamazlardı.
öyle de oldu zaten.
.

27.04.2008

mesela

satırlarıma başlamadan önce şehrin göbeğine ve dahi en işlek yolunun kenarına alışveriş merkezi kurma izni verenleri çok tebrik ediyor ve hemen ardından küçük maddi hasarla olmuş bitmiş ve yolu engellemeyecek şekilde emniyet şeridine çekilmiş kazazedeleri izleyerek trafiğin durmasına neden olan yurdum insanına en derin sevgi ve selamlarını iletiyorum bu kapalı ve sıkıcı pazar akşam üstünden. fitbol dünyasının en şen fenomeni her yerinizden öper ve dahi düdüklü tencereye sıkışırsınız inşallah! işte ben böyle bir akşamda zaruretten kazık çaktıkça bu memlekete, sanki o ve içindekiler inadına her türlü zulmü yapıyorlar ya bana. bir beşer kısmına yapılır mı bu hiç diyerek isyan edesim var nisyan olan hafızaya inat. sonra hızımı alamıyor pamela kızımızın o meşhum şarkısını söylüyorum kendi iç sesimden. istanbul'dan gitmek lazım. mardin görmek lazım. mesela.

ama ve lakin suç bizde tabi. sanki küçük bir sebep arıyoruz tutunmak için bir şeylere yahut bir yerlere. küçükken tutunurduk evet sebzeci arabalarının ardına. asım asım asılırdık. anladım da. bu hissettirdikleriyle yarışacak derecede sımsıcak, kısa süreli toplu taşımalarda tutunma çabası niye? dönüşü olmayacak ve durmaksızın devam edecek bir seyahatin umudunu taşımak, provalarını yapmak da neyin nesi hem? şarkılardaki nakaratlar gibiyiz. tekrarlıyoruz hep kendimizi. dörder şeritli çifter yönlü geniş otobanlarda bir ileri bir geri gidiyoruz fütursuzca.
sonra.
sonrası iyilik güzellik olsaydı keşke şairin dediği gibi.
hep yer değiştirmekten uzaklaşmaktan bahsediyoruz da her bahiste daha bir gömülüyoruz daha bir kök salıyoruz olduğumuz yere. zaman geçtikçe umut umutsuzluğa, heyecan korkuya bırakıyor kendini. ya hep böyle devam ederse diye. her seferinde midemden bademciğime kocaman ve de yassı bir o harfi çiziliyor içimde sonra. kısır döngü diyorlar. hani bir iğne olsa mesela. cesaret iğnesi tadında. ama hem zihne hem kalbe yapılsa. prangalarını kırabilse insan mesela. sonra bu sabah belgeselde gördüğü her yeri adım adım, karış karış arşınlasa geriye bakma ihtiyacı duymadan. yaşamdan dakikalara gerçekten tanık olabilse hani.
mesela, ekrandaki çakmalarına bakmasam, validemin sesi de kendi de şarkısı da pek bi güzel dediği türk müziği icracısını daha güzellerinin olduğunu bilmeme rağmen hııı diye onaylamasam. yapacak bir şey olmadığından sertab'ın gözleri kendinin mi yoksa lens imparatorluğunun mu diye saçma düşüncelere gark olmasam sonra mesela. iyi kötü çirkin'i başka gereksiz zaruretler yüzünden yeniden ıskalamasam ya da. yahut su olsam, ateş olsam oynar mısın yine de benimle?
mesela!

2.04.2008

lost mu yeditepe istanbul mu facebook mu jack mi?

sil baştan başlamak lazım bazen

son vakitler üzerimize çullanan hüznü, efkarı, karamsarlığı koyalım bir kenara. nasılsa bir müddet sonra tekrar teşrif edecekler. ama biz bu arayı değerlendirip dalgamıza bakalım hafız.
dün niye bu kadar fevri olduğumu bilmiyorum ama (yalana bak fırçayı kaydığın masum yavrucakların günahı neydi?) evet aynen parantez içindeki gibi önüme gelene kalayı basıp zor attım dışarı kendimi. her zamanki doğal, sürtünmeden kaynaklanan “tren çarpması” üç katına çıktı bu elektrikle. neyse dışarıdaki güzel hava aldı biraz gazımızı. eve gelince de feysbuk!
kullanmayı beceremediğimi beyan etmiştim bi'tarihte.. hala da becerebilmiş değilim ya. lakin doktorumun söylediğine göre kayda değer bir ilerleme varmış.
misal dün ilkokulumun sayfasını buldum sonra lise daha sonra ortaokul nihayet üniversite derken bayağı yol katettim. tabi milattan öncesi dönemde gittiğim için ilkokula bizim devreden değil bir kişi 5 sene öncesine yaklaşan birini göremedim. “dede ne ararsın sen burada git köyüne emekliliğini yaşa” demeden birisi zor attım kendimi dışarı…
o kadar tırsmışım ki, ortaokulu da atlayıp lise takımına bakayım dedim. biraz daha iyiydi orası…dedelikten amcalığına terfi ettik.. yakın devreler vardı ama ve lakin yine bir tanıdık cisme rastlayamadım. korka korka ortaokul yıllarıma indim.. bizim zamanımızda demeyi çok severim.. evet zamanımızda ilköğretim son öğretim yoktu.. ilk orta lise şansın varsa üniversite…
ortaokulu bulduk… mezunlara göre ayırmışlar..biz de kendimize göre açtık bi pankart bekliyoruz..
öyle işte… geç intibak ederiz böyle şeylere ama etti mi de tam ederiz…

ya yalnız ölürüz ya da birlikte yaşarız

tamam eyvallah saftiriğiz malız ama öyle süslü ağdalı sözlere kanacak kadar da değilizdir birader. lakin işte cekin yukarıdaki sözü bitirmiştir olayı. adam lider doğmuş bi'kere hem kahraman hemi de doktor. daha ne olsun ıssız bir adada. dördüncü sezona daha başlayamadım ama (fakiriz dedik ya yukarıda. dijimiz yok..) bi halt yemiş vicdan azabı çekiyordu sezon üç finalinde. ama ne yapmışsa ahali için yapmıştır ben kefilim adamıma.

daha önce birkaç arkadaşım dillendirmişti sonra birkaç yerde daha okumuştum ceke kıl oluyordu bazı abi ve aplalar. dar bir çevrede gözlemlemiş olabilirim ama yine de ceki benden gayri seven bulamadım.
bay anselmo' da fitili ateşleyince yazasım hatta feysbookda ceki sevenler klabı kurasım geldi. öyle ki iç sesim ceke sahip çıkmalısın hepimiz cekiz pankart ve dövizleri taşımamı enjekte ediyordu bana.

önceleri ilk cek muhalifleri ortaya çıkınca “marjinal olmaya çalışanlar” diye geçirdim aklımdan. lakin baktım marjinal kalan ben oldum anasını satiim. hayır adam lider ruhluysa bi de doktorsa ne yapsındı yani fırlama sovyıra mı teslim etseydi adayı. zaten keyti kaptırdı. acaba keyti kaptırdı diye mi bu öfke.

bilmiyorum ben adamın bir kötülüğünü görmedim şahsen. hatırlamıyorum yani....
adam iyi yahut iyi olmaya çalıştığı için mi bu öfke. ben ya çok sıradanım ya da çok safım sovyır ya da ötekiler gibim kıçı başı oynamadığı için adamı iyi zannediyorum. ne biliyim bize iyi adamları sevin demişlerdi küçükken. seviyoruz biz de. suç mu? ahh ulan orhan baba ahh...

gerçi ne derece ilintilendirilir , genelleme yapılır ama bilmiyorum işte aklıma takılıyor. zaman zaman daldığım blog günlüklerinde kimse yoğurdum ekşi demiyor. herkes bi iyi, bi iyi ki görseniz. melekler periler dolaşıyormuş sağımızda solumuzda da haberimiz yokmuş. o zaman niye onca tartışma kavga dövüş vesaire. ok. eyvallah ben çok kötü biriyim. kabul ediyorum. hatta benim yaşlılığım da çekilmez itiraf ediyorum. ama cek iyidir. sevelim koruyalım. sevmesek de sayalım birader.

aşkın kar zarar defteri yoktur alacağın varsa yüreğine yazacaksın…

geçen sene avarelik dönemlerimde lostun üç sezonunu (yetmiş iki bölüm tekmili birden boru mu) izlerken aynı zamanda yeditepe istanbul’un da kırk yedi bölümünü izliyordum. ortaya karışık yapıyordum yani. öyle iki lost'tan,  bir istanbul'dan izliyordum.
avareyiz ya. kel alaka bağlar kuruyordum bir de. hem bedava nasıl olsa. nerdeyse tüm karekterleri eşleştirmiştim ama bir havva ana bulamamıştım. yaş olarak siyahi teyze olabilirdi ama o da pek ortalarda yoktu.

neyse efendim yukarıyla bağlantılı olarak kendimce bir bağ kurmuştum işte. mantık aramayın o yüzden.
misal yusufla-cek, olcayla keyt – rüstemle-sovyır – ömerle-çarli, duruyla-kıler, renkleri uyuşmasa da karakterleri, rolleri açısından ferhanla-sayid, yusufa aşık pembe ile-ceke yazılmaya çalışan ena lusia falan oynamıştım işte karakterlerle.

bir gün kapatıp kendimi kırk yedi bölümünü de aralıksız izlemeyi düşünüyorum tekrar. öyle valla.


anlamını bilmeden söyleyip sevdiğimiz şarkılar var ya işte biz böyleyiz. sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz.
the end

1.03.2008

bir ilkbahar sabahı

güneşle uyandım, uzun zaman olmuştu koşmayalı.... yazmakla yazmamak arasında kalıyorum bazen. asıl dün başlayacaktım koşmaya ama önce yılların yorgunluğu ile kanka olmuş rehavet hallerim sonra da pireler izin vermedi.... ama bazen de şimdi olduğu gibi hemen aklımdan uçup gideceklermiş gibi her şeyi yazmak istiyorum. sabahın yedisi ve haftanın pazarı olmasına rağmen yüksek binalar arasında, rayların kenarında kalan özgürlük parkımız yoğun sayılabilecek kalabalıkta.... yazmasam deli olmam ama yazarsam kendim olabilirim sanırım. parkın en sakin bölümünü seçiyorum kendime koşmak için.... farkındayım bir şeyler iyi gitmiyor ama çözemiyorum. sergen yalçın temposunda yirmibeş dakika koşuyorum aralıksız, peki tamam itiraf eyliyorum 1-2 dakikalık küçük aralıklar verdim koşarken.... avunmak adına yalandan kuleler inşa ediyorum kendime ve sonra tek tek yerle bir ediyorum onlarıkolay mı en son bir ay önce bir banliyönün peşinden koşmuştum.... işe gidiyorum, eve dönüyorum zoraki merhaba diyenlere aynı zorakilikte selam veriyorum. koşmaya uzun süre ara vermek iyi olmuyor, dalak şişiyor, nefes tıkanıyor, sırta ve omuza bir basınç biniyor falan.... bazılarını ben es geçiyorum, bazıları ise beni.iki şey dikkatimi çekti koşarken, hareket halindeyken ve kafada yann tiersen usta gıygıylarken pek bir şey düşünemiyor insan, sadece koşmanın ve müziğin dayanılmaz hafifliğine kaptırıveriyor kendini ve hakeza ceylan gibi olmasa da seke seke köprüden geçiyor.... sıkılıyorum yapaylıktan, dostlarıma gitmek istiyorum ama akşam olduğunda aynı kararlılıkta vazgeçiyorum gitmekten.ikincisi koşanların, yürüyenlerin yüzde doksanı kilolu, eyvallah azimleri için onları patronundan önce işten çıkanlar gibi alkışlamak lazım ama yine de şimdiye kadar nerdeydin be apla ve abi diyesi de geliyor insanın ve bittabi 4 kilo 250 gr. fazlalığım olan şahsım da dahil buna.... dışarıya çıkıyorum, son sürat yaşıyor insanlar, bakıyorum etrafıma hep bir yerlere yetişme telaşındalar, koşarcasına adımlar ama sonra dikkatle bir daha bakıyorum ki onların arasında hatta en başında kendimi görüyorum. lakin fit olanlar hep eski topraklar..

pavlov'un leoparı

sabah işe gitmek için yola koyuldum. (bakmayın buralarda sürttüğüme birinci işim her sabah işe gitmektir benim.) lakin eskiden kalma rehavetlikle geciktim bu sabah. ilk treni kaçıracağım kesin gibi. aslında ilk trene yetişmesem de olur ama. ama işte...
yine de hiç istifimi bozmadan her zamanki sert adımlarla yürüyorum yeri göğü inleterek!

neyse uzatmayalım istasyona ters istikametten girip rayların genleşme sesini duyar duymaz ne olduğunu anlamadan pavlov'un köpeği timsali koşmaya başladım. koşarken de düşünüyorum bir yandan geç kalma derdim yok niye koşuyorum ulan ben. sonra içimdeki öteki ben dedi ki; bakalım eski günlerdeki kadar hızlı mısın. nostalji olur hem fena mı olur. pergelleri daha bir açarak tamam ulan varım dedim. son salisede vagonun kapısından attık içeri kendimizi.

soluk soluğa ağzımdan ve başka bi tarafımdan nefes almayı bırakıp beyne oksijen gitmeye başladığında acı gerçek çalındı yüzüme. geçen senelerde 3,5 saniye önce girerdim bu kapıdan ve tüm vagon beni alkışlardı. şimdi yüzüme bakmıyor kimse.

üzgün ve küskün oturdum her zamanki koltuğuma. lakin nah işareti yaptı bana hayat tam da göztepe istasyonunda. istisnasız her sabah bizim vagona gelen migros yahut başka bir hipermarkette çalıştığını tahmin ettiğim apla gelmedi. beynimde şimşekler çakarak sağıma soluma önüme arkama baktım o da ne şok üstüne şok. evkafta çalışan çok yaşlı ve orta yaşlı amcalar da yok vagonda. kimsesiz, çıplak , çok yalnızım be atam oldum birdenbire. herşey birdenbire oldu zaten. kız birdenbire, oğlan birdenbire; yollar, kırlar, kediler, insanlar...
o hengamede her zamanki vagonuma binememiştim. kendi yatak ve yastığında uyuyamayanların huzursuzluğu sardı beni. sağa sola dönmekten popom ağrıdı. kulaktaki müzik de fayda etmiyor, oyalamıyor. istasyonlar demir parmaklıklarla alcatraz'a çevrildiğinden beri biletçi de yok ortalarda çatacak, deşarj olunacak. çaresizdim. sonra çare bendim. oturdum iş bu yazıyı kaleme aldım.
evet böyle.
.

21.02.2008

nasıl anlatsam ner'den başlasam

şubatın yirmibiri gecenin onbirbuçuğu topçular iskelesindeyim yahut eskihisar. bi türlü öğrenemedim şunların hangisi, hangisi. öğrenmek istemedim aslında daha çok. yeterince boş bilgi var zaten dimağda. ismini vermek istemediğim bir otobüs firmasındayım. patron ve yandaşları ısrar edip "12-13 saat otobüs çekilir mi kardeşim bin uçağa git bi saatte" dediler de ben peygamber demedim. bu otobüsle gidilir kardeşim. tekli koltuklar, kişiye özel kısıtlı sayıda da olsa müzik seçenekli kulaklıklar, hizmette kusur yok, sınır yok falan.

tamam, eyvallah uçak bir saatte götürüyor da benim ömründen kaç saat kaç sene gidiyor kimse bilmiyor. hala kendime o demir yığının havada nasıl asılı kaldığını izah edememişken ve en ufak bir sarsıntıda bir carpenter, bir kubrick, bir hitchcock halt etmişse benim gerilim ambianslarımın yanında. binilir mi o demirden kanata? binilmez elbet.

o yüzden otobüsün uçağa yönelik üstünlüklerini say say bitmez abicim. ayrıca ufak bir kültürazzi hesabı yaparsak uçak kalktı mı, boşluğa ne zaman girecek, girerse ne zaman çıkacak, iniş takımları açılacak mı, açılırsa nasıl açılacak, sancılı mı olacak sancısız mı olacak derken elindeki dergi yahut kitaba odaklanamıyor insan. evet ödleğin tekiyim ben abicim itiraf ediyorum. yıllarca dönis berkamp arsınılla deplasmanlara gitmedi de ne kaybetti topçuluğundan. neyse dönülmez ufuklara daldık yine.

kitap gidiyorduk huşu içinde okunacak yegane mekanlardır, yolculuklardır otobüsler falan feşmekan. öyle olmuyor işte her zaman! sağ ön çaprazda bir bey abi ve yanındaki çocuğu mütemadiyen bıdı bıdı, vıdı vıdı kafamız oldu pres ütü. hadi çocuk, çocuk da be adam afedersin sen ne halt yemeye yüksek volumden şeyedip okuduğunu anlamayı bırak dinlediğinden şüphe ettiriyorsun insanı. saat gecenin üçünü vurmamış ama yine de uyuyanlar var. misal hemen arkadamki hoş bayan, sağımdaki altın kızlar falan.

neyse müziğin sesini yükseltip kitaba gömüldüm otobüs de gidiyor kendince..
sonra ne olduysa her şey birdenbire oldu orhan veli timsali!
önde gençten bir adam ama bizim baba değil. lakin en az bizimkisi kadar kıl. yüksek sesle ve nefes almaksızın bir şeyler anlatıyor yanındakilere. hayır o bi derece de. yanımdan geçip arkamdaki hoş bayana yazılmaz mı. "hoop n'oluyo lan o'nun yazılmışı var burda" demeye kalmadan yine ön tarafta 13-15 yaşlarında bir ergenin peyda olmasıyla elinde çanta dışarı fırlaması bir oldu. olayın tanığı ben de peşinden atladım tabi. koş koş peşinden tık nefes olduk neyse tenhada kıstırdık bunu bi abi ile. tam "naptın lan çantayı" diye sorgularken olay mahalline gelen polis anlamadığım bir sebepten beni dürtmeye başladı beni.
o sırada gözlerimi açtım.
muavinin sivilceleri gözümü aldı ;
-abi uyan bodrum otogara geldik.
- haa. eyvallah gözüm.
.
mfö-bodrum bodrum
.

13.02.2008

z raporu

sanırsın monaco prensesi. iki adım önümde. işe yetişmeye çalışıyorum. geçme mesafesi yok. burun ve fit vücut dim dik havada. sanki kraliyet serenomisindeymişcesine ağır ve minik adımlar. on metre ötedeki gökdelenler gibi insanları tepeden süzmeler falan.
ama bi dakka ya! az önce aynı metrobüsten indik biz. ve muhtemelen aynı dolmuşa bineceğiz. bu kibir, bu kadar ağda niye ki? nasıl ben siyah bir takım elbise ile adam olmuyorsam sen de üzerine bezendiğin o tüm maddiyatınla olmuyorsun genç hanım. kusura kalma ama biber acıdır. gerçekler de!
.
sanırım bir yirmi dakika olmuştur o camın kenarında heykel gibi dikileli. karşı villanın bahçesinde gözüm. zaman zaman da hemen bahçenin yanındaki iki insanın yan yana zor geçtiği dar sokakta. dün de oradaydı. önceki gün de. daha önceki günlerde. bu sıkıcı ofisin en çekilir yanı karşı sokağa açılan bu küçük penceresi. işten bunaldıkça küçük pencere imdadıma yetişiyor. sanki nefes egzersizleri yapıyorum burada. şimdi sezen markizi söylerken yine buradayım. her daim bir hareketlilik var oralarda.

gün içinde her zaman farklı kişilerden oluşan 3-4 kişilik topluluk eksik olmuyor bahçedeki tahta masanın etrafında. kılık kıyafetlerinden ne iş yaptıklarını çıkaramıyorum. fakat villanın bir iş yerine ait olduğu kesin. seslerini duyamıyorum ama bir gerginlik hakim el, kol hareketlerinde. tiyatro sahnesine çıkar gibi 28-30 yaşlarında bir bayan giriyor ilkin bahçeye. arkasında astı olduğu her halinden okunan ve ezilen yağız bir delikanlı. kızın iki eli de dolu. biri kulağındaki telefonda. sigara olanı ise sinirli bir biçimde sallıyor sağa sola. kara yağız delikanlı mahçup, ezilmekle meşgul. sonra onlar çıkıp kadrajdan ispanyol-türk ortak yapımı filmde oynayabilecek tip ve kıyafette dört adam giriyor. ahşap masanın etrafındalar. telefonlar kanser değil daha çok sinir hastası yapıyor sanırım insanları. telefonu alan bir değişim geçiriyor gibi. delleniyor. işte bakın ceyar şapkalı tombik abi de çok gergin. gerginliği hareketlerine yansıyor. saçı olmayan tıknaz adam ise daha sakin. ama oturmuyor. ceyar abiyi dinliyor can kulağı ile ayakta. sanırım az önce yumruklarını da sıktı. belli ki o da hiddetli. diğer iki eleman ayaktakilere nazaran çok daha sakinler ve oturuyorlar. benim gibi olanı biteni izliyorlar. tam o sırada gözüm sokak arasına kayıyor. liseli bir ergen acemice yaktığı sigarasını aynı acemilikte nefesliyor. hızlı adımlarla bir çırpıda geçiyor sokağı boydan boya. hemen arkasındaki iki kızda bir tuhaflık var. gülüşüyorlar. önce arkalarına bakıyorlar sonra önlerine. saçları iki yandan örgülü olanı duvara aceleyle bir şeyler yazıyor. takım elbiseli uzunca bir adam girince sokağa kızlar sohbet pozisyonunu alıyorlar. takım elbiseli geçer geçmez duvar yazılarına devam ediyorlar.

bu arada sezen hala istanbul hatırasını söylüyor. az önce vinampa sadece bu şarkıyı tekrarla diye komut vermiştim çünkü. hava çok güzel görünüyor. liseli kızlar ise görünmüyor artık. şubat ortasında mayıs havası. gün, güneş, hava, su yaşamak bedava. ama ha deyince olmuyor. sadece züğürdün çenesini yoruyor. burada olmamam gerektiğini düşündüğüm an ahşap masanın altından turuncu tüylü iri yarı bir köpek çıkıyor, ceyar şapkalı şöyle bir irkiliyor önce ve hemen akabinde köpeğe doğru boş bir tekme sallıyor. tıknaz adam birden ayağa kalkıp ceyara kafayı koyuyor. diğer iki eleman koşup biri ceyarı kaldırırken öteki tıknaz adama sarılıyor. köşedeki hamakta sallanmakta olan sinirli abla düşer gibi telaşla atlıyor salıncaktan, peşinde mahçup delikanlı. ceyarın burnu kanıyor. tıknaz abi alnına bakıyor kanıyor mu diye. etkisiz elemanlar şaşkın. tekmeden son an da kurtulan turuncu köpek bahçenin uzak köşesinden oh olsun der gibi iki patisini ağzına götürüp dil çıkarıyor. ama bu nasıl olur derken patronun tok sesini duydum.
"mithad bey raporlar hala hazır değil mi?"

9.02.2008

koku

köşeyi dönerken inanılmaz lezzetli bir koku. anlatamam. sanki bilim kurgu filmlerindeki gibi bir çip takıldı o an beynime ve çok çok uzaklara götürdü beni. muhteşemdi. kısa sürdü her güzel şey gibi. hemen köşedeki çiçekçiyi işte o an gördüm. taze kır çiçekleri. bu mevsimde pek inandırıcı gelmedi ama. hemen solumdaki otların yeni biçildiğini fark ettim. lezzetin kaynağı orasıydı işte. dönüş yolumu uzatarak aynı köşenin güzergahını seçtim özellikle. bir kaç saniyeliğine aynı duyguları yaşadım yeniden. muhteşemdi yine. ama yetmiyor işte!

4.02.2008

ışınla beni skati

çok iyi biri değilim kabul. ama çok kötü de değilim. hani şu klişelenen "özünde iyi bir insanım" aslında. valla. lakin işte sanırım farkında olmadan kırıyorum bazen bazı insanları. ya da insanlar çok alıngan. ya da bazen ben. nerden esti şimdi bunlar. öyle bir yerde çalışıyorum ki işe konsantre olmak çok zor. iki kanat pencereden yukarıdaki karayolunda bir sağa bir sola giden arabaları, yolun kenarında sallanan kavak ağaçlarını, az aşağıda banliyö trenlerini, şansım varsa adapazarı, doğu expreslerini, sokakta koşturan tek tük insanları gören bir konumdayım. bir dakika iş, beş dakika manzara-i umumiye. işte bu ahval ve umumi manzarada kah bir trenin peşinden, kah koca koca ağaçları savuran rüzgarla birlikte gidiyorum. misal beş dakika önce köyümün yağmurlarında yıkandım da geldim. sahi o ne soğuk ve yağmurdu öyle temmuz ayında. siz bilmezsiniz akdağ böyledir işte. sene seksenler.. çocuktum o zaman daha. her sene sektirmeden giderdik memlekete. şimdi sadece hastalıkta ve ölümde. manzara diyorduk, telefon çaldı. hata yapmış çocuk. insanız. yaparız hata. ama ben ne yaptım. biraz çıkıştım. derken manzara... mesleğe ilk başladığım günlere gittim. muhasebe, hesap kitap vicdan. bak şimdi de yük treni geçiyor. neyse, arkadaki firma sekreteri denetim yapmadığımı anlamadan çıkayım günlükten. ışınla beni skati...

22.01.2008

changing lanes - 2002


- sahilde denize gireceksindir ama su soğuktur, tereddüt edersin. yanına güzel bir kadın gelir. o girmek istemiyordur, seni izler. ve sen biliyorsundur o'na adını sorsan oradan onunla birlikte gideceksin. hayatını, oraya birlikte geldiğin insanları unut sahilden o'nunla ayrıl.... ayrılmazsın. o günden sonra hep o'nu hatırlarsın. belki her gün, her hafta. yaşayabileceğin başka bir hayatın hatırasıdır o. yaşadığımız bugün de tıpkı o kadın gibi işte....

19.01.2008

alışveriş

portakal, elma ve kepek ekmek almam gerekmiş. ama meşgulüm o sırada. metrobüsteyim cumartesi kalabalığında ve biraz da zordayım. kırmızı ojeli kızın not defterinde bir yandan gözüm. ayıp biliyorum ama yasak olan şeyin çekiciliği mevzu hani. kepek, portakal, nar unutma. iki hafta önce ofisin penceresinden gördüğüm liseli kızlar geliyor aklıma. iki kişinin zor geçeceği darlıktaki uzun sokağın bir başına bir sonuna bakıp gizlice ve kikirdeyerek yazılar yazmalar. portakal, elma, mandalina. belki çok önemli şeyler değildi yazdıkları ama en az onlar kadar heyecanlanıp merak ettim yazdıklarını. deli gibi merak ettiğim halde ve sadece üç dakikamı alacakken okumak, üşenip gitmedim o gün. sonraki gün de ve aklıma geldiği dün de. artık bir daha okuyamayacağım yazdıklarını. istifa etmem gerek bugün. sonra müstakbel iş yerimle görüşme. bize biraz kendinizden bahseder misiniz. elma,portakal,nar. o yasak çekiciliğin meyvesini yiyor okumamam gerekeni yapıyor bir başkasının mahremiyetine göz atıyordum. yazısı gayet güzel. ben misal bazen okuyamıyorum kendi notlarımı. hep merak ederim acaba doktorlar da okuyabiliyor mu kendi yazdıklarını. elma,armut,mandalina. ama çok düzgün kırmızı ojelinin yazdıkları. hem kendisi hem meraklılar rahatlıkla okuyabilir. bir nevi ders notları olduğunu anladığım an eski ilgim kalmıyor. ben okumayı kestiğimde okuyan var mı diye bakınıyor etrafına. çok fazla kontrol etmeye başladı. ya da niye okunmuyorum bakışları mı acaba? mandalina, nar, ayva. unutma. sonra boğaz köprüsünü geçerken sırtı şoföre yüzü bana dönük ablanın şarkı söylediğini fark ettim. fark ettiğimi fark etti güldü. güldüm. portakal, mandalina, greyfurt.

10.01.2008

sürpriz

telefonumun arka fonunda ortaköy resmi var. gökyüzü masmavi. ama bembeyaz bulutlar elverdiği ölçüde bu mavi hakimiyeti. hangisi çok bilmiyorum yine de. hem çok da umrum değil açıkçası. ama mesela o masmaviliğin ya da bembeyazlığın ortasına bir çizgi şeklinde dalan bir jet uçağı mı yoksa kayan bir yıldız mı karar veremedim. ve bu durum ötekinden çok daha umrunda sanki. sonra o fon resmi akşam olunca kararıyor gündüz olunca aklaşıyor. tıpkı benim yolculuk anlarım gibi. dün sabah giderkenki ve bu akşam dönerkenki hallarım, bu aklaşma ve karalaşma gibi taban tabana zıt. fazladan yer ve ağırlık teşkil edip de feribotta bir türlü okuyamadığım kitabım ve yasak olmasına rağmen açık olan telefonun radyosundaki müzikle avunmaya çalışmam tüm bu zıtlığa rağmen kesişen ortak kümeleriydi bu gidiş-dönüşlerin. olmak ve durmak istemediğim yer ve toplulukların arasındaki zaman kaybını hiç saymıyorum bile. bana kitap okutmayan, uyutmayan, kımıldatmayan önce toz pembeli sonra kömür karalı düşüncelerle dolu gidiş gelişlerdi belki de önemli olan. geçmişe ve şimdi durduğun yere bakınca bazı şeyler daha kolay anlaşılıyor belki. nefes almak muamma, yaşamak ayrı muamma. ama işte. uzun hikaye sevgili.... şehre bir film gelir belki. içimi kemiren kursağımı sıkan kara kaplıyı açtırtma bana şimdi. bir vapurun iç kenarında yazıyorum bunları. ve orhan veli haklıymış. bu akşam bunlardan konuşalım istemez misin hem? gemlik'i geçince deniz görünüyor gerçekten. hem kim bilir belki gelecekte çok daha güzel şeyler olur onları yazarım. hayat süprizlerle doludur öyle değil mi? o kadar filmi boşuna mı izledik hem? ya okuduğumzu kitaplar? bana yanılmadığımı söyle. hala bir umudun olduğunu, yanılmadığımı.

7.01.2008

ecza-hane

-nasıl kestiniz parmağınızı
-kesmedim. kapıya sıkıştırdım.

işte o an her daim gülümseyen yüzü acımtırak bir hüzne büründü. üzüldüğüne üzüldüm. ama ilgisi hoşuma gitmişti. esnafımızda görülmeyecek derecede sıcakkanlıydı. muhtemelen de çok iyi biri. en azından güleryüzlü. gülen yüzlü insanları hep sevmişimdir. o'nu da sevdim.
belki yine giderim.

2.01.2008

senkronizasyon

başlığı doğru mu yazdım bilmiyorum ama bu sabah acayip bir zamanlama, tayming senkranizasyon adı her neyse uyum içindeydi sanki her şey. ya da sabah mahmurluğunda bana öyle geldi. bilmiyorum. başında yeni yazan hiç bir bozuk parayı kabul etmiyor artık hiç bir esnaf. dördüncü gün öğrendim. dolmuşta bu yüzden arbede çıkıyordu neredeyse. ama arbededen çok aklımda kalan ; hani böyle ayarlasan ve önceden söylesen aynı anda yapamayacakları bir zamanlama ile ben dahil dört kişinin 19 mayıs hareketlerindeki bir uyumla dolmuş ışıklara yaklaşırken aynı salisede hep beraber ayağa kalkmamızdı. nedense mutlu etti bu beni. salakça bir şey ama öyle. hani ağır çekimi olsa beş on defa daha izlerdim. sonra metrobüse koşar adım giderken ani bir hareketle beni durduran otuzluk delikanlı kızıltoprağı sorarken hemen peşindeki bey amca "tren pendikten geçer mi" dedi aynı otuz saniye içinde. ikisi de güzergahlarının tam aksi yönündeydi oysa ki. ben koşar adım devam ederken cevaplarını verdim. yüzlerindeki ifadeye bakılırsa sanırım anladılar beni. sonra yeni bir yılın ilk iş gününde yine erken geldim ofise. tabi metrodan iner inmez şirketin önünden geçen otobüsü yakalamanın payı büyük bunda. senkronizasyon evet. ha bir de tabi ki işi çok sevdiğimden değil erken gelmem. malum kıtalar arası gidiyoruz. trafiği, yağmuru, çamuru, lodosu karı, atamızdan yadigar atabarı var bunun. ki bu sabah kıçım dondu resmen. şimdi içerisi sıcak, çok sıcak.