13 Aralık 2008 Cumartesi

aklımın ipleri

düne göre daha bir soğuk hava. ama ben üşüyorum. trenin üçlü koltuk kombinasyonlarından tek olanına çörekleniyorum. cumartesi kalabalığında en uygun yer bu tekliler zaten. sırtımı cam kenarına dayıyorum yan oturarak ve hafif de kaykılarak. sağ omuz başımdan gelen sıcaklığı hissedebiliyorum. kaloriferler sağlam yanıyor. ama hala üşüyorum. radikal cumartesi günü bugün dolayısı ile kaan sezyum ve dolayısı ile erkan goloğlu, hafakan ruhu dolayısı ile. ama ne kitap ne de gazete okuyacak hal yok ben de. ve üşüyorum. kulağımda müzik ninni görevi yapıyor. teoman tanıdık bir melodiyi tuhaf seslendiriyor sanki. ama seviyorum yine de bu tınıyı. güzel bir koku duyumsuyorum o esnada. ama biraz ağır. yine de güzel, seviyorum bu kokuyu. bir satıcı bir şeyler geveleyerek malını satmaya çalışıyor. ama uzaklaşıyor sesi giderek. koku ağırlaştıkça güzelleşiyor sanki. vücudumu saran sıcaklık da cabası. bir barakadayım şimdi. iki derslikli bir baraka. sınıfın ortasında son sürat yanan odun sobası. hemen etrafında uzun siyah çizmeleri ve omuz başlarını aşan siyah saçları ile güzel bir kadın. yanında yakışıklı uzun boylu bıyıklı bir adam. tanıyorum bu adamı. ilkokul öğretmenim. yanındaki de eşi. bir şeyler konuşuyorlar. konuşuyoruz. yeni soyulmuş portakal kokusu var havada. yerli malı haftası olmalı. öğretmenimiz gülüyor, eşi de gülümsüyor. kitabımı karalayan resmiye'ye kızıyorum o sırada ben. derken kapı ziline benzer melodisi ile bir telefon çalıyor. öğretmenim elini cebine götürüyor ama bulamıyor telefonu. sahi ilkokula giderken cep telefonu yoktu ki. ama ısrarla ceplerine bakıyor. ses daha yakından geliyor şimdi. gözlerimi açıyorum. sol yanımdaki adam alo diyor. sağıma bakıyorum. bostancı'dayız.

12 Aralık 2008 Cuma

erken geldi faydasız

yağmur çok yağıyordu. şemsiyeme sımsıkı sarılmış adımlarımı sıklaştırmış merdivenlerden henüz çıkmıştım ki trenin sesi geldi. başka zaman olsa pavlov'un şartlanmış köpeği gibi koşardım. ki koşmuşluğum çoktur. kararsız kaldım. ters taraftaki peronun ortasında kıçıma neft yağı sürülmüş gibi koşmaya başladım. bunu niye yaptım bilmiyorum. evet, elbette trene yetişmek içindi ama yetişmesem de olurdu. işten atmazlardı, hesap sormazlardı. sanırım yirmi dakika beklememek, yahut yedi aylıklar gibi bir an önce gideceğim yere varmak. dakiklik hastalığı vardı galiba biraz da. yetişemedim tabi, start kararını geç verdiğim için. sanırım biraz da yaşlanmıştım. eskiden olsa üç beş saniye de fark atardım benzer yerlerden.
o kadar da kötü değildi aslında derecem. o derece ki; turnikeden geçtiğimde tren yeni hareketlenmeye başlamış ve kapılarını yeni kapatıyordu. hala istasyondaydı ve trenin ortasındaki vagondan kafasını uzatıp devam et diyen diğer görevliye ;

- hacı bi el et de dursun makinist abi yirmi dakika beklemeyelim şimdi dedim.

bir şey yapamam dercesine samimi ve de üzgün bir yüz ifadesi ile ellerini iki yana açtı. kabullendim durumu. geri döndüm, köşedeki banka hareketlenirken saatime baktım.
-bir dakika erken gelmiş şarapsız dedim sesli düşünerek...
güvenlik görevlisi duydu ama bir şey demeden yürüdü gitti. banka oturdum. yağmur şiddetini iyice artırmıştı. bu sırada bir abla gelip yanımdaki banka oturdu. çok güzel ıslanmıştı. kıskandım o'nu. niye şemsiye almıştım ki yanıma. belki o da beni görüp şemsiye almadığına hayıflanmıştır. sormadım ama eminim öyledir. üzgün görünüyordu. belki ıslandığından değildir ama bayağı üzgündü. çantamdaki kitabı okumadım. kulağımdaki müziği dinleyip yağmuru izledim bir sonraki tren gelene kadar.

neyse ki tam zamanında geldi sonraki tren. her zamanki vagonuma gidip her zamanki yerime tatil günü hasebiyle daha kolay oturdum. çantamı ve şemsiyemi karşıma koydum. canım yine okumak istemiyordu. uyumak da ama. suadiye'de bir genç geldi çaprazıma. teklifsiz ama bir iki saniye tereddütle elindeki defter ve kitabı çantamın üzerine özenle koydu. sevdim bu hareketi. daha çok cesareti. öyle ya koltuk benim değildi. her ne kadar pek çok yer boş olsa da. ben olsam koymazdım başkasının eşyasının üzerine kitabımı. belki de toplumsal bir mesaj vermek istedi. olsun şiddet içermedikten sonra her türlü mesaja açığız. ama dedim ya bu cesareti. lakin yine de işkillendim. " giderken çantayı da alıp gitmesin bu" dedim. hani cami avlularında kendi ceketini alırken , cüzdan çarpanlar gibi. olur mu olurdu. olmadı tabi öyle bir şey. hatta zaman zaman uyudum bile. efendi gibi gitti. ne bekliyordum ki...

3 Aralık 2008 Çarşamba

yağmur

bu sabah yağmur var istanbul'da. tıpkı şarkıdaki gibi. evet. anne sözü dinler gibi. ne güzel. çalıştığım ofis istasyona bakıyor. yağmur tık tık cama vuruyor. trenler geçiyor bir bir. o trenlerden birinde olmak istiyorum şimdi. uzaklara çok uzaklara gitmek istiyorum. ama şimdiki gibi yağmur yağsın giderken. hatta kar yağsın istiyorum. seviyorum böyle havaları. yağmurlar başlamadan önce hava kararır, şöyle bir kapanır ardından da bulutlanır ya. sonrasında biliyorsun ki yağmur gelecek. işte o anları çok seviyorum. misal adalar daha bir al benili gözüküyor gözüme o zaman. şarkılar daha bir içten geliyor kulağıma. ya yolculuk yapmalıyım böyle havalarda ya da sıcak bir mekanda camdan seyretmeliyim yağmuru. tatlı bir hüznün yanında garip de bir mutluluk veriyor yağmurlu havalar bana. ve biliyorsun artık. seviyorum yağmurlu havaları.

30 Kasım 2008 Pazar

112

otuz kasım pazar sabahı, daha karga bokunu yememişken....

geçen bayramdan bu yana ilk kez gidiyorum kadıköy'e. dolmuşa binmeyeli de uzun zaman olmuştu. ama şu para alışverişi ne tuhaf göründü gözüme. hatta gereksiz. elden ele, elden ele. yorucu bir de.

paramı tam uzatmıştım ki. acı bir fren sesi. arkasından büyük bir gürültü. hep beraber arkamıza dönerken dolmuş şoförü;
-höst
arkamdaki abi ise;
-oradan dönülür mü be kardeşim dedi..
neyse ki maddi hasarlı kazaydı. ama ilginçtir nadiren yaptığım empatilerin içinde buldum o an kendimi. güneşli güzel bir kasım pazarında adam, pazarının heba olduğuna mı yoksa arabanın hurda olduğuna mı yansın. üzüldüm. ki beş dakika önce hesapsız kitapsız ve de dikkatsiz biçimde direksiyondaydım ben de...

sıkılmıştım pek çok şeyden. tek bir yer paklardı beni. söğütlüçeşme caddesinden bahariye'ye çıkıp oradan her zamanki gibi sakızgülü'nden sahafların olduğu caddeye, oradan da balıkçılar çarşısına uzanacak ara sokaklarda kaybolacaktım. yürüdüm ayaklarıma kara sular inmedi belki ama çok yoruldum. sakızgülü'nden aşağı inerken reks'i geçer geçmez narin bir bayan sesi;
-yuusuuf yusuufff
megafondaki ergen sesi ise;
- buyur melahat abla
-bize iki çay

onları hemen geçince marakeş isimli cafeyi gördüm. daha önce de kaç kez gördüm ama bugün daha bir hoş göründü hem cafe hem ismi. bloga ismini bile vermeyi düşündüm. sonra bay yengeç'i, craze'yi , biberr cafe'yi görünce vazgeçtim.

sakızgülü'nden sahaflara, akmar'a oradan alkım'a geçtim. listemdeki iki kitabı aldım. birini bulamadım. tekrar sakızgülü'nden yukarı çıkıp bahariyeden durağa yürüdüm tekrar.

dönüşte ben otobüsteyken ziverbey durağında bekleyen uzun boylu endamı yerinde güzel bir kız gördüm. baktım. o da bana baktı. ama ben abartarak ve sanki tanıyormuşum gibi uzun uzun baktım hatta benim otobüs hareket ederken arkama döndüm bir daha baktım. o da bana baktı. çıkaramadı o arada gelen 112'ye bindi ve gitti...

26 Kasım 2008 Çarşamba

sen de bir gün elbet ferahfezâyı seveceksin

"...kimbilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi kaç kişi güzelliğini sevdi belki gerçek aşkla; belki değil ama bir tek kişi seni sevdi. bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi..."
insanlar gelip gittikçe köşedeki banka, william butler yeats'in asla unutamadığı satırları geldi hatırına. bank boş ve yalnız kalınca da o düştü aklına! hayat ne garip diye düşündü. hiç hesapta yokken nereden aklına oturmuştu şimdi. alakasız "boş bir banktı" o'na geçmişi ve kendini sorgulatan. hava soğuktu. adeta geçmişteki ve gelecekteki kışlardan fragmanlar sunuyordu. farklı olabilir miydi diye düşündü. keşke olabilseydi. ama olamazdı elbette. belki de çoktan unutmuştu kendisini. hele o cümlesi yok mu göz yaşartan. boğaz düğümleten. ama insanca. kararlıydı o unutmayacaktı. ve belki gerçekten güzel bir şeydir insan olmak!
ciao dedi mırıldanarak.
ciao!

20 Kasım 2008 Perşembe

the reader-2008



-sadece tek bir şey ruhun eksikliğini tamamlayabilir. bu şey de aşktır.

9 Kasım 2008 Pazar

bilmiyorsun ama

sabahtan beri içimde inanılmaz bir yazma isteği var sana karşı.
ama elim bir türlü kaleme gitmiyor.
nedenini bilmiyorum.
ince bir gurur mu?
sanmıyorum.
aslında ve daha çok bu yazma isteğinin nedeninin peşindeyim sanki.
evet böyle..

6 Kasım 2008 Perşembe

itiraf (2002)


Harun: benimle gelir misin?
Nilgün: ya olup bitenler?
Harun: olan oldu, her şey gelip geçiyor.
Nilgün: hiçbir şey geçmiyor. GEÇEN YALNIZCA ZAMAN

14 Ekim 2008 Salı

my life without me-2003



-sana hiç bir soru sormuyorum. çünkü sormamayı öğrendim. birisine baktığında o'nun kim olduğunu yüzde elli görebilirsin ve her şeyi mahveden ise geri kalanını öğrenmek istemektir. öğrendiğim işte bu...

12 Eylül 2008 Cuma

eylül 12

ufuk – tan – doğan ve güneş isimli hayat bilgisi kümelerimiz vardı. barakadan bozma bir sınıfımız, yerli malı yurdun malı haftalarımız ve simsiyah önlüklerimiz bir de. on iki eylüle vardı daha. . atmaca soyadlı gençten bir öğretmen gelmişti. o zamanlar solcu nedir, sağcı kimdir bilmiyorduk. ama kim, niye, nasıl dedi bilmiyorum. solcu öğretmenmiş dediler. erkekler ve kızlar haremlik selamlık oturuyorduk. erkekler ve kızlar bundan sonra karışık oturacak dedi. sevdim bu öğretmeni. karışık oturttu bizi. lakin başta ben olmak üzere tüm afacanları iki cadalozun arasına oturtunca bir de üstüne üstlük sarışın mavi gözlü kız da defterimi yırtınca sevmekten vazgeçtim bu solcu öğretmeni. net olmaya yakın az karıncalı hatıralar bunlar. flu olan ise o gün evimizden yaklaşık bir km uzaklıktaki okulda değil de bütün bir sınıfça hatta neredeyse okulca (hepi topu dört sınıftık zaten) bizim evin sokağında ne arıyorduk ve ne diye bağırıyorduk onu hatırlamıyorum. yılmaz’ın babası sendikacı hasan amca’nın minibüs durağında üzerinde gazete kağıtlarıyla niye yattığını, niye vurulduğunu da bilmiyorduk haliyle. küçüktük daha o zaman. ama şimdi büyüdük ve öğrendik ki küçükken de kirliymiş dünya.

1 Ağustos 2008 Cuma

hayat beni neden yoruyorsun?

niye bakar ki bir insan tanımadığı bir insanın yüzüne dik dik. okul yahut askerlik arkadaşlarından birini çıkarmaya çalışıyor desem yüzümde, akranım değil. herhangi bi yarışma ya da magazin programına da çıkmış değilim bu yaşıma dek ki ordan hissetsin, tabloyu süzsün kırmızıları mavileri ayıklasın diyeceğim yok değil? son ihtimal gay desem, sabah gibsli traşımdan mütevellit parlak ve pürüzssüz cildimi tövbe tövbee.... dayanamadım "ne bakıyon lan yiyecek gibi" dercesine bi ters bi düz baktım. hemen az önce yanıma oturan bayanı kesmeye başladı bu sefer. öyle ki, abi hatim indirdi. ben utandım o utanmadı. höstt ayı önünden ye diyeceğim kahretsin ki solumdaki hatun tam önünde ayının. hem öyle böyle bakma da değil. bakmanın da bi zerafeti, bi inceliği olur di mi? ama bildiğin öküz bakışı... hayır neye bakıyorsun hem öyle. ben o kadar bi skarlıt'a bi de bizim ancelina'ya bakarım. ulan burası türkiye yoksam dedim ricoys yumuşaklığı ve ani bir hareketle soluma döndüm. lakin kıliır kararlığında oldu sağa dönüşüm.

sağ cenah böyle de sol cenah çok mu iyi. trenin camlar kapılar açık vaziyet hareketinden ötürü çakka da çakra da sesi yetmiyormuş gibi kulağımda bryan ayrı inliyorken iki emekli olamayan emekli bağıra çağıra kulağım zarına tecavüz etmezler mi. duymamak için daha da açtım cihazın sesini. madem tecavüz kaçınılmaz o halde tanıdık bir ses yapsın istedim.

işte o kargaşada ömrümün en uzun ömrümün en kısa diye sürüp giden yılmaz erdoğan şiirini çağrıştıracak biçimde ömrümün en uzun şarkısını dinledim. bir şarkı cevizli'den erenköy'e sürer mi arkadaş?(takribi yirmi dakika) all for love diyor bryan abi. ben abi ile etraftakilerle cebelleşiyorum bryan oll for lovvv diyor ha bire. bostancı da işkillendim ama. erenköy'e geldiğimde jeton düştü tabi. unforgiven için şarkıyı tekrarla modunu açmıştım ama yeni listeye geçince değiştirmemiştim. bin kunduz aşkına bu da böyle bi anımdı işte.

ama asıl korkuncu ne biliyor musun? küçükyalı ve bostancı da gördüğüm kedilerdi bu akşamüstü. gruplar halinde toplanmışlar istasyonlara, pür dikkat geleni geçeni en çok da trenleri kesiyorlardı. aha şuraya yazıyorum. bu kediler bi iş açacak bu insanlığın başına ya. hadi hayırlısı. o kadar yıl seyahat ederim trenle, ne öküzler ne mandalar gördüm içte ve dışta lakin treni böyle süzen gözler görmedim. dikkat diyorum sayın okuyucu. darbe yapmalarından endişe ediyorum ya da başka bir şey. ne olacaksa üç vakte kadar olacak. oldu oldu, olmadı seneye.
istanbul, parçalı bulutlu 25,5 C

14 Mayıs 2008 Çarşamba

karışık

* tüm keşmekeşliğine, trafiğine, kalabalığına, gürültüsüne, kirine rağmen, her şeye rağmen istanbul is veri nays bi şehir. gidersem özleyeceğim hiç şüphesiz.

* in the name of the father belirli aralıklarla tekrar tekrar izlenesi bir film. gerry conlon’un babasının hapishanede öldüğü zaman mahkumların kağıtları yakıp hücre camlarından bıraktığı an unutulmayan film sahneleri kategorisinde zirveye oynar. kesin.

* kapkaçkaçısına, çetecesine, tinercisine rağmen insanı da bi numaradır bakmayın siz. sokakta bir sonraki adımınız için kararsız kalıp uzaklara daldığınız an da "nereyi aramıştınız" diyecek kadar yardımsever abileri, kardeşleri var bu şehrin. ayaz geceleri bi de. ama o ayrı.

* yüzyıllık yalnızlık’da marquez, kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız. sadece bunları sanatsal dille anlatmaya çalıştım diyordu.
işte şu satırların yazanı da bazen  "biraz mübalağa, biraz da yuvarlama sanatını” kullanarak karalıyor gerçeği. yalnızca gerçeği.

* bir günde iki zeki demirkubuz filmi izlemek bünyeye zarar. hem de çok fena. yazgı ve kader’se adları daha da fena. masumiyet’i düşünemiyorum.

* yuroikibinsekizde soyunma odasında acun ılıcalı olmalı. topçular sahaya çıkmadan ondan geriye saydırmalı, hamdi bey’de tribünün görünmeyen bir bölümde konuşlanmalı mutlaka. dahası, mor ve ötesi haydi hisset marşını söylemeli. evet.

**** loreena mckennitt büyük ses, büyük yetenek. reeyyli...

lorenna mckennit-the old ways
.

1 Mart 2008 Cumartesi

bir ilkbahar sabahı

güneşle uyandım, uzun zaman olmuştu koşmayalı.... yazmakla yazmamak arasında kalıyorum bazen. asıl dün başlayacaktım koşmaya ama önce yılların yorgunluğu ile kanka olmuş rehavet hallerim sonra da pireler izin vermedi.... ama bazen de şimdi olduğu gibi hemen aklımdan uçup gideceklermiş gibi her şeyi yazmak istiyorum. sabahın yedisi ve haftanın pazarı olmasına rağmen yüksek binalar arasında, rayların kenarında kalan özgürlük parkımız yoğun sayılabilecek kalabalıkta.... yazmasam deli olmam ama yazarsam kendim olabilirim sanırım. parkın en sakin bölümünü seçiyorum kendime koşmak için.... farkındayım bir şeyler iyi gitmiyor ama çözemiyorum. sergen yalçın temposunda yirmibeş dakika koşuyorum aralıksız, peki tamam itiraf eyliyorum 1-2 dakikalık küçük aralıklar verdim koşarken.... avunmak adına yalandan kuleler inşa ediyorum kendime ve sonra tek tek yerle bir ediyorum onlarıkolay mı en son bir ay önce bir banliyönün peşinden koşmuştum.... işe gidiyorum, eve dönüyorum zoraki merhaba diyenlere aynı zorakilikte selam veriyorum. koşmaya uzun süre ara vermek iyi olmuyor, dalak şişiyor, nefes tıkanıyor, sırta ve omuza bir basınç biniyor falan.... bazılarını ben es geçiyorum, bazıları ise beni.iki şey dikkatimi çekti koşarken, hareket halindeyken ve kafada yann tiersen usta gıygıylarken pek bir şey düşünemiyor insan, sadece koşmanın ve müziğin dayanılmaz hafifliğine kaptırıveriyor kendini ve hakeza ceylan gibi olmasa da seke seke köprüden geçiyor.... sıkılıyorum yapaylıktan, dostlarıma gitmek istiyorum ama akşam olduğunda aynı kararlılıkta vazgeçiyorum gitmekten.ikincisi koşanların, yürüyenlerin yüzde doksanı kilolu, eyvallah azimleri için onları patronundan önce işten çıkanlar gibi alkışlamak lazım ama yine de şimdiye kadar nerdeydin be apla ve abi diyesi de geliyor insanın ve bittabi 4 kilo 250 gr. fazlalığım olan şahsım da dahil buna.... dışarıya çıkıyorum, son sürat yaşıyor insanlar, bakıyorum etrafıma hep bir yerlere yetişme telaşındalar, koşarcasına adımlar ama sonra dikkatle bir daha bakıyorum ki onların arasında hatta en başında kendimi görüyorum. lakin fit olanlar hep eski topraklar..

21 Şubat 2008 Perşembe

nasıl anlatsam ner'den başlasam

şubatın yirmibiri gecenin onbirbuçuğu topçular iskelesindeyim yahut eskihisar. bi türlü öğrenemedim şunların hangisi, hangisi. öğrenmek istemedim aslında daha çok. yeterince boş bilgi var zaten dimağda. ismini vermek istemediğim bir otobüs firmasındayım. patron ve yandaşları ısrar edip "12-13 saat otobüs çekilir mi kardeşim bin uçağa git bi saatte" dediler de ben peygamber demedim. bu otobüsle gidilir kardeşim. tekli koltuklar, kişiye özel kısıtlı sayıda da olsa müzik seçenekli kulaklıklar, hizmette kusur yok, sınır yok falan.

tamam, eyvallah uçak bir saatte götürüyor da benim ömründen kaç saat kaç sene gidiyor kimse bilmiyor. hala kendime o demir yığının havada nasıl asılı kaldığını izah edememişken ve en ufak bir sarsıntıda bir carpenter, bir kubrick, bir hitchcock halt etmişse benim gerilim ambianslarımın yanında. binilir mi o demirden kanata? binilmez elbet.

o yüzden otobüsün uçağa yönelik üstünlüklerini say say bitmez abicim. ayrıca ufak bir kültürazzi hesabı yaparsak uçak kalktı mı, boşluğa ne zaman girecek, girerse ne zaman çıkacak, iniş takımları açılacak mı, açılırsa nasıl açılacak, sancılı mı olacak sancısız mı olacak derken elindeki dergi yahut kitaba odaklanamıyor insan. evet ödleğin tekiyim ben abicim itiraf ediyorum. yıllarca dönis berkamp arsınılla deplasmanlara gitmedi de ne kaybetti topçuluğundan. neyse dönülmez ufuklara daldık yine.

kitap gidiyorduk huşu içinde okunacak yegane mekanlardır, yolculuklardır otobüsler falan feşmekan. öyle olmuyor işte her zaman! sağ ön çaprazda bir bey abi ve yanındaki çocuğu mütemadiyen bıdı bıdı, vıdı vıdı kafamız oldu pres ütü. hadi çocuk, çocuk da be adam afedersin sen ne halt yemeye yüksek volumden şeyedip okuduğunu anlamayı bırak dinlediğinden şüphe ettiriyorsun insanı. saat gecenin üçünü vurmamış ama yine de uyuyanlar var. misal hemen arkadamki hoş bayan, sağımdaki altın kızlar falan.

neyse müziğin sesini yükseltip kitaba gömüldüm otobüs de gidiyor kendince..
sonra ne olduysa her şey birdenbire oldu orhan veli timsali!
önde gençten bir adam ama bizim baba değil. lakin en az bizimkisi kadar kıl. yüksek sesle ve nefes almaksızın bir şeyler anlatıyor yanındakilere. hayır o bi derece de. yanımdan geçip arkamdaki hoş bayana yazılmaz mı. "hoop n'oluyo lan o'nun yazılmışı var burda" demeye kalmadan yine ön tarafta 13-15 yaşlarında bir ergenin peyda olmasıyla elinde çanta dışarı fırlaması bir oldu. olayın tanığı ben de peşinden atladım tabi. koş koş peşinden tık nefes olduk neyse tenhada kıstırdık bunu bi abi ile. tam "naptın lan çantayı" diye sorgularken olay mahalline gelen polis anlamadığım bir sebepten beni dürtmeye başladı beni.
o sırada gözlerimi açtım.
muavinin sivilceleri gözümü aldı ;
-abi uyan bodrum otogara geldik.
- haa. eyvallah gözüm.
.
mfö-bodrum bodrum
.

4 Şubat 2008 Pazartesi

ışınla beni skati

çok iyi biri değilim kabul. ama çok kötü de değilim. hani şu klişelenen "özünde iyi bir insanım" aslında. valla. lakin işte sanırım farkında olmadan kırıyorum bazen bazı insanları. ya da insanlar çok alıngan. ya da bazen ben. nerden esti şimdi bunlar. öyle bir yerde çalışıyorum ki işe konsantre olmak çok zor. iki kanat pencereden yukarıdaki karayolunda bir sağa bir sola giden arabaları, yolun kenarında sallanan kavak ağaçlarını, az aşağıda banliyö trenlerini, şansım varsa adapazarı, doğu expreslerini, sokakta koşturan tek tük insanları gören bir konumdayım. bir dakika iş, beş dakika manzara-i umumiye. işte bu ahval ve umumi manzarada kah bir trenin peşinden, kah koca koca ağaçları savuran rüzgarla birlikte gidiyorum. misal beş dakika önce köyümün yağmurlarında yıkandım da geldim. sahi o ne soğuk ve yağmurdu öyle temmuz ayında. siz bilmezsiniz akdağ böyledir işte. sene seksenler.. çocuktum o zaman daha. her sene sektirmeden giderdik memlekete. şimdi sadece hastalıkta ve ölümde. manzara diyorduk, telefon çaldı. hata yapmış çocuk. insanız. yaparız hata. ama ben ne yaptım. biraz çıkıştım. derken manzara... mesleğe ilk başladığım günlere gittim. muhasebe, hesap kitap vicdan. bak şimdi de yük treni geçiyor. neyse, arkadaki firma sekreteri denetim yapmadığımı anlamadan çıkayım günlükten. ışınla beni skati...

22 Ocak 2008 Salı

changing lanes - 2002


- sahilde denize gireceksindir ama su soğuktur, tereddüt edersin. yanına güzel bir kadın gelir. o girmek istemiyordur, seni izler. ve sen biliyorsundur o'na adını sorsan oradan onunla birlikte gideceksin. hayatını, oraya birlikte geldiğin insanları unut sahilden o'nunla ayrıl.... ayrılmazsın. o günden sonra hep o'nu hatırlarsın. belki her gün, her hafta. yaşayabileceğin başka bir hayatın hatırasıdır o. yaşadığımız bugün de tıpkı o kadın gibi işte....

7 Ocak 2008 Pazartesi

ecza-hane

-nasıl kestiniz parmağınızı
-kesmedim. kapıya sıkıştırdım.

işte o an her daim gülümseyen yüzü acımtırak bir hüzne büründü. üzüldüğüne üzüldüm. ama ilgisi hoşuma gitmişti. esnafımızda görülmeyecek derecede sıcakkanlıydı. muhtemelen de çok iyi biri. en azından güleryüzlü. gülen yüzlü insanları hep sevmişimdir. o'nu da sevdim.
belki yine giderim.