15.12.2007

istanbul

akşamki olağanüstü trafikten sonra bilmem kaçıncı defa artık bir şeyler yapmak lazım, istanbul'dan gitmek, tayland görmek lazım dedim kendime. trafik, gürültü, patırtı, kirlilik tak etti artık tak etti canıma dedim. ama işte sadece kendime dediğimle kaldım. zira yürümüyor peynir gemisi lafla. maalesef ülkemin avrupa birliği'ne girmesi olasılığında benim gitme olasılığım da.
ama olsun üstadın dediği gibi; gitmek istemek de güzel.
evet güzel.

3.11.2007

seçim

doksanaltınoktaikiyi de çok seviyorum yüznoktaaltıyı da lakin son tahlilde joy fm derim.

sezen aksu'nun da candan erçetin'nin de ayrı hastasıyım. ama sezen baştacım, vazgeçemem.

ayfer tunç mu yusuf atılgan mı dediler. atılgan, aylak adam gibi hayatımın kitabını yazmasına rağmen sanki her hikayesinde beni yazan ayfer tunç derim hiç çekinmeden.

bir yanda lost öte yanda prison break? bir ay önce olsa belki 4.5 sezonunu izlediğim lost derdim amma sezon 2'nin yarısında olduğum prison break diyorum. sara tancredi kate austen tercihinde sara tercihimin bu seçimle ilgisi yok tabi.

türk sineması deyince iki film aklıma gelir. yavuz turgul'un eşkiyası, demirkubuz'un masumiyet'i.
ama masumiyet film değil başka bir şey!

istanbul'u da çok sevdim izmir'i de. ama istanbul başka. her türlü "kahpeliğine" karşın bırakılıp gidilemeyen bir sevgili gibi. of course istanbul.

uzayan yollara inanıp trenle kısa-uzun seyahatlerin müptelası oldum lakin püfür püfür esen yan kenarı, iyot kokusu ile simit arsızı martıların eşlik etiği şehir hatları vapuru bambaşka.

eyvallah scarlett johanson blog tamlamalarımızın vazgeçilmezi oldu hep. lakin sandra bullock ilk göz ağrımız, her şeyimiz. öte taraftan robert de niro, al pacino tercihimde aslında öyle bariz bir ayrım yok. burun farkı ya da foto finishle daha çok içgüdüsel tercihle robert de niro diyorum. belki de o muhteşem filmde pacino, robert abiyi vurmayacaktı. kendi kaybetti!

son tahlilde olric'i de çok sevdim, maria'yı da. yok hayır burada tercih yok, seçim yok. hüzün var. sadece hüzün. allah kimseyi sophie'nin seçimini yapmak zorunda bırakmasın der küçüklerin gözlerinden büyüklerin ellerinden akranların yanaklarından öperim.

aloha.

28.10.2007

bugünüm yarın olsa ya da ..

özellikle akşamları, iş çıkışı trenle dönüyorsam ve de pinhani'nin o şarkısı varsa fonda tren hiç durmasın, dağ, bayır, dere, tepe dolaşsın uzaklara ama çok uzaklara gitsin istiyorum.
öyle.
lakin mevzu bu değil.
oldukça geç vakit binildiğinde bu trene ister istemez bir hatta iki kere obsesif oluyor insan. önce karşısındakiler sonra da kendisi için!
misal ben kendim böyle geç vakit bindiğimde trene, vagondaki canlıları şöyle bir kolaçan ediyor, süzüyorum. elbet karşılıklı oluyor bu süzüşme eylemi. sonra vagonun en sonunda gözüme kestirdiğim bir koltuğa sırtımı sağlama alacak ve tüm vagonu kesebilecek zaviyede oturuyorum.
bitmedi.
hemen akabinde en psikopat duruşumu sergiliyorum.
lakin bu oyun fazla uzun sürmüyor zira tutamayıp kendimi, halime gülüyorum olmayan bıyıklarımın altından. tabi böyle olunca karşı obsesifler, kafayı yemiş zavallı bakışı fırlatıyorlar hemen.
.
kafayı yemiş dedim de. bu akşam aynı şekil ve tekmil de bindik trene yine geç vakit. yukarıdaki ritüelleri yapmaya başladım ki. bir hanım abla; "bu insanlar manyak.. herkesin kendine göre derdi var.. kafayı yemiş hepsi " demeye koyuldu. yakın sayılmasa da çaprazdan bir göz teması olabilecek ve muhtemel "dert dinleme" mesafesinde bir mevkideydim abla'ya. ama kaçındım bu temastan. çünkü hakkımı bu öğlen ultramegasüper zeki ama bir o kadar sıkıcı türkiye istatistik kurumu memuru için kullanmıştım. belki başka zaman ama bu akşam değil.
su akar deli bakar moduna geçip kulakta müzik, gecenin ışıltılı karanlığına bakmaya başladım.
pinhani çalıyordu.
bugünüm yarın olsa ya da.....
.
pinhani - beni al

27.10.2007

25th hour




-hayat , belki de şu römorkörü kullanmaktır. her sabah nehirde olmaktır.

25.10.2007

biz üç kişiydik

sene kaçtı tam hatırlamıyorum. mevsimi hiç sormayın ama güneşli parlak bir gündü. apartman bahçemizin önüne bir kamyon dayanmış, birer ikişer eşyalar taşınıyordu. mahalledeki her taşınma ayininde olduğu gibi başta ilgili apartman sakinleri olmak üzere büyüklü küçüklü her boydaki mahalleli önce bir müddet olayı seyretmeye sonra ucundan kıyısından tutarak eşya taşınmasına yardımcı oluyordu. yine öyle oldu.
ben eşyalardan çok kendi yaşıtım iki ferdin daha apartman hanesine dahliyle ilgileniyordum. nasıl bir elektriklenme  yahut kaynaksa daha o an da çarptı bizi ve yüzük, kan, süt, ayran yeryuvaarlakta ne kadar kardeşlik varsa bir hafta içinde tüm prodesürleri tamamlayarak ayrılmaz bir üçlü oluverdik.
üç kişiydik biz. hafız, bir yaş büyük abisi fiko ve ben. selim. mithad selim.

mahşerin olmasa da mahallenin üç atlısıydık artık. insan bir defa da olsa kavga etmez mi ya? biz etmedik. üçümüzün birden aşık olduğu kız yüzünden bile. (hoş kıza tüm sınıfın erkekleri aşıktı o da ayrı konu.)

beraber ağaçtan düştük, mahalle maçının ardından elbet kavgaya tutuştuk beraber karşı mahallenin veletleri ile, sokaktaki fenni sünnetçiye beraber teslim olduk( her ne kadar fiko biraz uğraştırıp damlara tepelere çıksa da kaçınılmaz son o'nu da buldu) etek de giydik mecburen! 

sonra ilkokula da beraber gittik. orta 2 de biz anadolu yakasına taşınana dek. ayrılmaz üçlüydük. bir taşınma ile başlayan tanışıklığımız başka bir taşınma macerasıyla kopmadı elbet ama biraz sekteye uğradı. ama daha da güçlendi bu kesin. kim komşusunu, arkadaşını 60 km öteye kadar geçiriyor şimdi! fiko ve hafız avrupa'dan asya'ya geldiler benimle beraber. fiziki olarak ayrılıklar olsa da gönüllerimiz hep birdi.
bir üst çaprazımızda otururlardı. sırf biz değil ailelerimiz de çok iyi anlaşıyorlardı. çok yakın akrabalarımız gibi olmuşlardı. evde kimseyi bulamasam direk hafızlardaydım. tam tersi onlar içinde geçerliydi. kulakları çınlasın müstesna teyze çok cana yakın bir o kadar da tez canlıydı. tek sevmediğim yanı oğullarını benle karşılaştırmasıydı. ineklik mertebesinde olmasa da çalışkan bir öğrenciydim. bizimkiler ise biraz daha az çalışkan. "bakın mithad ne güzel çalışıyor derslerine notları da güzel sizin gibi tembel teneke değil" nutukları başlayınca bizimkilerden çok ben yerin dibine girer, ezilir büzülürdüm. ama onlarda vakit geçirmeyi de çok severdim. hali vakti yerinde olan teyze çocuklarının getirdiği kitaplar sayesinde texas, tommiksle ilk kez onlar da tanıştım. onlar da ilk futbol maçına rahmetli babam sayesinde gittiler. hiç unutmam. hafız'la fiko da unutmuyor. fiko daha sonra amatör futbola başladı.
 hafız; ortamdaki gürültüyü sevmeyerek bir daha futbol maçına gitmedi. hayır kendini güzel sanatlara da adamadı. tekvandoya yöneldi. askerden sonra da pazarlamaya. bir özel kuruluşta pazarlamacı şimdi.
fiko; güneydoğuda zor bir askerlik yaptı. sivile intibakı zor oldu. tam kendine geldiğinde bir darbe de aşkından yedi. neyse ki o'nu da atlattı. bir kaç iş değiştirdikten sonra sağlık sektörünün en aranılan ama en "fırlama" teknisyeni olarak şişli civarlarında cirit atıyor şimdi.

mithad; babasının yoğun isteği ve desteğinin altında zaman zaman ezilse de okudu. üniversiteyi bitirmeyi başardı. adam olup olmadığı hala tartışma konusu. kendisi ile mücadelesi devam ediyor, bunaldığında çocukluğuna sığınıyor ve uzunca bir müddet orada kalmayı yeğliyor.

müstesna teyze : yolda karşılaşanların fiko yahut hafız'a ablan mı diye sordukları müstesna teyze de zamana yenik düştü, yaşlandı artık. ama ilk günkü tezcanlılığı çocukları için çırpınışı hala taptaze. o bir anne. eli öpülesi anne. tıpkı benim canım annem gibi. tıpkı tüm anneler gibi.

.
ahmet kaya-biz üç kişiydik
.

10.10.2007

ran (985)


onuruna, gururuna düşkün olarak tanıdığımız japonların çoook eskiden ne kadar kaypak, ikiyüzlü ve kepekli olduğunu gözler önüne seren bir akira kurosawa filmidir efendim ran.

 
ulan hiç mi onurlu gururlu adam yok dediğimiz anda soytarı kuawi biraz adam gibi gözükürken o da hidetoraya ibnelik etmiştir. ne kadınları kadın, ne adamları adam. ufacık çıkarları uğruna hemen saf değiştiriyorlar. ya kepekli gero'ya ne demeli bir kuku uğruna babasını ve kardeşini sattı, öldürdü. bir tek gero'nun sağ kolu olan korigani delikanlı çıktı. 

ha birde 70' lik hidetora'nın 10-15 metrelik yükseklikten aşağıya atlayıp sapasağlam ayağa kalkması ve sonrasında da red bull içmişcesine depara kalkması gözümüzden kaçmasa da görüntüler muhteşemdi. evet.

17.09.2007

tek

bugün pazardı.  hava da güzel.  güneş ise bir  harika.  ama ben ne yaptım?  çıkmadım dışarı.  çıkmak istemedim biraz da.  tek başımaydım.  fakat yalnız değildim!

ilk bakışta garip bir çelişki gibi gelebilir bahsettiğim ama değil.  üstelik  bugünkü  “tek başımalığımda” yaptığım en iyi şeylerden biri olan al pacino ve de niro’lu heat isimli üç saatlik filmdeki bir diyalog ilginç bir şekilde desteklerken beni.

profesyonel bir hırsızı canlandıran robert de niro’ya,  o'nu şehirden şehire dolaşan bir pazarlamacı sanan kız arkadaşı sorar;

-hiç yalnız hissettiğin olur mu?

-yalnız değilim. tek başımayım
.

….

işte ben de  çoğu zaman yaşadığım kalabalık yalnızlığımı terk edip çok az başarabildiğim tek başımalığımın o eşsiz, huzur veren keyfini çıkardım bugün.  iyi de oldu.

15.09.2007

birinci mevki

bu sabah sanki ben geç geldiğine küsmüşüm de ve geldiğini farketmiyormuş gibi oralı bile olmayarak bulunduğum yere bir yılan gibi yaklaşmasını bekledim sessizce. tam önümde durdu. içinden bir makinist abi kafasını çıkarıp sordu;

-hava nasıl?
-!?
-kaloriferi yakacam da ondan soruyorum.
-parçalı bulutlu ama yaklaşık onyedi onsekiz derece. bana sorarsan ki sordun. gerek yok yakma. yetim hakkı vardır falan şimdi. gereksiz israf.
-oldu iyi yolculuklar
-iyi mi kötü olacağı tamamen size bağlı.
-!?
-güvenli sürüşler diyorum.

kalorifer sorusu hariç diğerleri benim abartılı kelime israfım.
her zamanki gibi ilk vagonun ilk sıralarına kurulduk. 1.mevki müdavimleri de birer ikişer dakika arayla istasyon değiştirdikçe damladılar bizim vagona.
artık çoğu istasyonu tabeladan değil de binen yolcularından tanıyorum. misal milliyet okuru abi bindi mi kızıltoprakta olduğumuzu anlıyorum, evkaf memuru ortayaşı az aşkın abileri görünce anlıyorum ki göztepedeyiz. lost'un can lakına benzeyen her daim eli kitaplı saçı sıfır traşlı abiyi görünce de suadiye'de olduğumuzu anlıyorum. liste daha uzuyor aslında da gerek yok şimdi.
işte bugün ilk defa gördüğüm biri. yaklaşık 50-55 yaşlarında, beyaz saçlı beyaz bıyıklı saçları hafif dökük oduncu gömlekli abi. bir elindeki koca poşeti ile karşısındaki koltuğu diğer elindeki bulmaca ekiyle yanındaki koltuğu işgal etti. yetmedi bacak bacak üstüne attı. posta gazetesini açtı.

bir onu bir gazeteyi izliyorum. "kıskançlık cinneti bir aileyi yok etmiş...." yazık... hemen yanında bi haber; "madonna boşanıyor...." ne zaman evlendi ki.. valla haberim yoktu. bilseydim bi çeyrek alıp koşardım düğününe.
neyse asıl abinin işgaliyesine bozuğum ben ve bakıyorum dik dik. gelen de şöyle bir bakıyor, geçiyor. sonra iki kişi geldi suadiye'de. eli kitaplı abi benim yanıma oturdu. genç olanı bu ak saçlı abiye "gasteni al da oturalım beybaba" bakışı attı. beybaba oflaya puflaya aldı gazetesini. üç kişilik ödedi ya da jetonu! ama bacaklar hala üst üste. genç cumhuriyetini açtı o da bacak bacak üstüne attı. sonra eski türkiye güzeli olmaya aday abla girdi vagona. bostancıydı burası. aksaçlı amcaya baktı iki saniye kadar. bulaşmak ve uğraşmak istemedi arka koltuklara yöneldi. peşinden gelen orta yaşlı abi alacaklı gibi dikildi ak saçlı abinin başına. abi, ağır hareketlerle torbayı oturduğu koltuğunun altına aldı. şemsiyesini de üst rafa koydu. orta yaşlı abi bana karşı şöyle bir yayıldı koltuğuna. ve hafif müstehzi bir ifade yüzünde. anladı mı bilmem sabahtan beri bu hikayeyi yazdığımı ve kendisinin mutlu son kişisi olduğunu. bilemem.

lakin o sırada sezen, " sigaramın dumanına sarsam seni" yi harika söylüyorken ve ben çok keyif alıyorken bu şarkıdan hemen yan taraftan kesif ve bir o kadar iğrenç sigara kokusu gelmez mi? nasıl bir çelişki ya da kurgu veyahut embesil haldır bu. başarabilrsem bloga yazmalıyım dedim bunu. ama işte bu aralar hâl ve gidişat iyi olmadığından ve yazıp yazmamakta sancılar çekerken. tamamen yazmayı ve blogu bırakmayı hayal ederken sigara gibi seni bırakmıyor işte bu işler.

hani yağmurlar yağar ya bazen....

1.09.2007

eylül


eylül, en sevdiğim ay

en çok sevdiğimle geldin
.....hoşgeldin.
hoş geldin yağmur
.........hoşgeldin hüzün..

18.08.2007

film gibi

- ama filmlerde öyle değil anne dedi hareket halindeki arabanın bir özelliğinden bahsederken.
-hayat, bir film değildir oğlum dedi annesi en otoriter sesini kullanarak.
bu kez kendinden beklenmeyecek hazır cevaplılıkla yapıştırdı yanıtı ergen.
-ama hayatımız da bir film değil mi anne?
sessizlik oldu bir süre.
aslında haklıydı ergen bir bakıma hepimizin hayatı ayrı bir filmdi başı ve sonu olan. kiminde müziğin kiminde dramın kiminde ise korkunun ağır bastığı mutluluğun ve hüznün nöbetleşe görev aldığı, iyilerin ve kötülerin olduğu. lakin hayatın filmden ayrı tek önemli gerçekliği beğenmediğimiz sahneleri çıkartıp yeniden çekemeyişimiz olması!

15.08.2007

piyango

şu saat itibariyle ama yok hayır geçtiğimiz pazartesi gecesi itibariyle şimdikinden çok daha zengin olabilirim. lakin artı para hesabımdan çekilen otomatik fatura ve kredi kartı ekstresi yüzünden eskisinden daha fakir de olabilirim. hem ayrıca aşık değilim, olabilirim. yüzde elli sevebilirim en azından ve en kesirlisinden. pazartesi akşamı beni evime götürecek olan otobüs gelene kadar içeride tıkılmayayım parkta oturayım bari dedim. sen kuş beyinlinin teki gel kafama sıç affedersin. inanmam aslında böyle şeylere ama içimdeki meraklı kediyi de öldüremedim. ve sırf test etmek için en yakın şans oyunu bayiisine gidip en yakın zamanlı mp idaresindeki çekilişe iştirakçi oldum. kaç gündür cebimde on numara kuponu dolaşıyorum. neden bilmem ama hala bakmadım neticeye. umut fakirin ekmeği geyiği mi yoksa inanmadığım şeyin mucizeye dönüşme gerçeğini kaldıramama ihtimali mi yahut bir ihtimal daha var mı? inan hiç bilmiyorum usta. hiç bilmiyorum.
ama ihtimal dedim de aklıma geldi şimdi. ondan o mailin gelmeyeceğini bile bile neredeyse her gün, olmadı gün aşırı bakıyorum mail kutuma. bir ihtimal daha var mı diye. biliyorum yok. dedim ya umut, fakir ve ekmek. ye memedim ye. yerse tabi.
sonra teoman'ın kelimeler şarkısında büyülü bir şey var sanki. her dinleyişimde ayrı bir duygu kaplıyor bünyemi. pek çok şarkı var bu benim diyebileceğim ama tüm zamanlarımın en iyisi bu diyebilirim sanırım. evet...
ayrıca normalde bunalım yaptıracak gelişmeler varken dahi bu ne gamsızlık ve tepkisizlik bilemiyorum. karamanın oyunu değildir inşallah.
aman canım okuyucu ankara'dan hala ortaya çıkmayan bir talihli varsa pazartesi on numarasından bil ki o benim. hani allah rızası için haber verin de bi'koşu gidip alayım kavaklıdere ziraat çekimi. ha talihsizsem de vatan sağ olsun. umutlar ölmez!

8.08.2007

istasyon

bir istasyon bu kadar mı huzur verir, bu kadar mı relax eder. tüm günün sinirini stresini bu kadar mı alır insanın? o derece yani. allah sizi inandırsın gebze'den haydarpaşa'ya neredeyse tüm istasyonların (peki tamam yüzde altmışını diyelim) her iki yönünde pineklemiş bir rehavet olarak istanbul istanbul olalı böyle relax bir istasyon görmedi.tabi bence. siziz bilemem.

indi dikkat buyrun. koordinatları veriyorum! kartal istasyonu rakım seksen beş votkam yüz yirmibeş, haydarpaşa istikametinde özellikle akşam saatleri son vagona tekabül eden ağaçların altında tren beklemek pek bir keyifli oluyor birader. o kadar ki gelen trene binmeyip bir sonrakini bekleyesi geliyor insanın. valla.

kulakta hafif mi hafif bir müzik, yüzü adeta okşayan meltemvari bir rüzgar. seviyorum ulan ben burayı. ne pendik ne bostancı da ne erenköy ne de feneryolu'n da alıyorum o hazzı ben.
öyle ama.

23.07.2007

deli mavi

gelmedi. boşuna bekledim. her istasyonda işte şimdi bizim vagona binecek diye boş yere ümit besledim sabah boyu. bizim selamsız "iş akrabalarını" yazdığım gün gördüm o'nu ilkin. hatta kavaleros'a bahsettim de üzerinde durmadı, sıradan hikayelerimden zannetti. değildi. ilk kez görmüştüm o'nu. farklıydı sanki. evet evet ilk kez gördüm bu güzergahta ve vagonda. daha önce görsem çıkarırdım kesin. böyle bir güzellik unutulmaz. en azından ben unutmam. demek ki standart bir saati yoktu. belki de bir akraba ziyaretine geldi şehir dışından. yahut işsizdi iş görüşmesine gidiyordu. ama sabahın sekizi görüşme ve ziyaret için çok erken. çalışan biri kesin. belki de gece nöbetinden dönen bir doktordu kim bilir? sanki biraz yorgun gözüküyordu. makyajı yoktu. kendine has çekiciliği olan bir güzel. ama nasıl sade ve nasıl duru bir güzel. hele o deli mavi gözler yok mu. o sabah tam karşıma oturdu. karşıma derken beş metre ötemde ve yüzü bana dönük. gazete okuyordu. bense sabahları hiç birşey okuyamam insanlardan başka. ya o gün olduğu gibi etrafı veya pencereden dışarıyı izler yahut uyumadığım halde gözlerimi dinlendirirdim. bostancıyı henüz geçmiştik bir adalar'a bir o'na bakıyordum. adalar kaybetti elbet düelloyu! hem nasılsa her gün görüyordum adalar'ı. al işte bak bugün gelmedi. sanırım yarın da gelmeyecek. ertesi gün de. tren güzelyalı'da durduğunda o gün burda indiğini hatırladım ve telaşla başka vagona binmiş olabilir mi diye açık penceremden kafamı uzatıp geriye doğru baktım son bir umut. görevliden başka hiç kimse inmedi. zati o da gördü benim gördüğüm boşluğu ve uzayan yollara inat tereddütsüz çaldı devam düdüğünü.... ama seni ben unutmak istemedim ki...

15.07.2007

temmuz


ay başından beri yeni bir iş yerinde, yeni bir sistem kurmak üzere hummalı bir çalışmanın içerisindeyim. lakin işverenler kurumsallaşmanın, departmanların bir bir ayrılıp , kapılara da bölüm isimleri yapıştırılıp, üzerlerindeki angaryaların başkalarına aktarılmasından ibaret sanıyorlar.

ve ben red kit misali evimden uzaktayım bir haftadır. bulunduğum koordinatta akşamları internete ulaşmak zor. vayırlesi açıp define avcıları gibi oda oda dolaşıp bulamadığım kablosuz bağlantıyı geçen akşam tuvaletin yakınında yakaladım. internete giriyorum ama bloguma giremiyorum. üstelik yorum da bırakamıyorum. tabi ki denedim. ama hayır tuvalette de hiç çekmiyor. ben de sadece okuyorum. okuyorum. bi'de wördde yazıyorum.

oysa istanbul yine yeniden çok çok hem de çok sıcak. rutubet de çok. bir de arı çok buralarda sevgili şinasi. lakin ufukta görünen bir tatil yok. ama umudum var yine de. mazotun bir yetele olması olasılığından biraz daha fazla tatile çıkabilme ihtimalim. yazlar boyu o ihtimali sevdim zaten hep ben.

şimdi ne mi yapıyorum?
 eski bir cmylmz filmini izliyorum.
her şey çok güzel olacak. evet.

30.06.2007

bazı şeyler


blog yazılarımı not defteri, word defteri bulaştırmadan direk blogun yeni yazı gönder bölümünden yazarım. genel de o an aklıma gelenleri spontane ederim. sanki wordde,not defterinde yazarken aklımdakiler uçuyor çok fazla oyalanıyorum bir de oralarda. bak şimdi yine aynısı oldu. adsl de sorun var bağlanamıyorum. mecbur vörd yapacağız.
**
yaz geldi, pir geldi aslında istanbul için kıştan beri hep vardı yaz. habire son yılların en sıcak kış, ilkbahar, yaz, sonbahar rekorları kırılıyor. moda dünyası izliyoruz sankim. ne olacak kuzum bu dünyanın hali?
**
görmemişin kliması olmuş tutmuş bi'de vantilatör almış. ikisini birden çalıştırıyor. kuzum az kısın şu aletleri olmayanları falan düşünün. bak sizin yüzünüzden iki kelam blog yazamıyoruz kaç gündür!
**
büyükşehir çalışıyor habire. ama bir de zamanını ayarlayabilse, akşam iş çıkışı bilmem kaç yılın sıcak rekorunun kırıldığı gün hem yol inşasında çalışanlara hem de yolda kontrollü olarak tek şeritten gitmeye çalışanlara yazık. hakeza trafiğin prime time saati çiçek böcek sulamak da neyin nesi sayın başkanım. olmuyor. lütfen!
**
seçim dönemi ya. tivilerde söyleşiyorlar, röportaj yapıyorlar ve mutlak surette oyunuza sahip çıkın diyorlar.. iyi de sahip çıksak da çıkmasak da her şekilde “tecavüz” etmiyorlar mı oyumuza? kanımca oydan çok evvela kendimize sahip çıkmalıyız. önce biz erdemli olalım ki, sonra vekillerden bunu isteme hakkımız olsun. biliyorum çok beylik, çok klasik hatta hijyenik bir kelam oldu ama öyle.

14.06.2007

huzur


akşamın yedisinde olabilecek en ateşli güneş ve olabilecek en cilveli, en şehvetli rüzgar birlik olup yüzümde dans ederlerken bendeki keyfi görmeliydin usta. benden önce istasyon bankına kurulmuş ve yer konusunda oldukça cimri davranan yoldaşıma rağmen yasladım kafamı geriye ve demirlere doğru. kapattım gözlerimi. ohh mis... açık hava tiryakilerinin dumanının bile bozamadığı bir lükstü. üstelik o ara taammüden planlamış gibi ismini ve cismini bilmediğim ama içinde bulunulan ana ve ruha uygun müzik de devreye girince kulak zarımdan içeri. değmem benim gamlı yaslı gönlüme oldum! dakikalarca saatlerce orada, o anda kalma isteği peyda oldu ki sorma gitsin. hatta sonsuza dek. lakin işte oyunbozan bir çocuk gibi düdüğünü çala çala geldi kara tren. üstat gibi, dün gibi kaçırmayı göze alamadım bu sefer. başka sefere dedim. başka sefere...

1.06.2007

bundan çook çok uzun zaman önce bir gün evde tv izliyoruz. olayın baş kahramanı rahmetli babamı hatırlıyorum önce. aslında o, en iyi yardımcı erkek oyuncu. lakin işte terslik başrol oyuncusunu çıkaramıyorum şimdi. eskilerden mesut mertcan mıydı orhan ertanhan mı yoksa zafer kiraz mı bilemiyorum? bu üçlüden biri ama… belki de değil. fakat olay mahali trt 1 ana haberler bu kesin. bi de bizim evin orta yeri.

işte babamla pür dikkat haberleri izlerken bizim spiker abi birden dondu kaldı… sanırım kameradaki yazı dondu ya da yok oldu. bir şey oldu kesin ve sus pus oldu abi. nereden esti bilmiyorum babam da geyiğine "konuşsana be adam" dedi. işte o an bişi oldu ve spiker abi televizyondan babama cevap verdi. " ne konuşayım."

zamanlama, tayming, sıçrayış kavrayış hepsi on numero. saniyelik bir şaşkolozluk, bir sessizlik ve sonra bastık kahkayı evde… bu kadar olurdu ve olmuştu işte nasıl olduysa. sanırım yönetmen abi de babamla aynı hissiyatı paylaşmış olacak ki bizim evin oscarları o akşam sahibini bulmuştu.

neyse. niye anlattım bu netameli hikayeyi. sevgili okuyanlar, dostlar, romalılar, akranlar, ve akrabalar diyorlar ki; yahu mithadcım sen bi acayip oldun bu aralar. nen var kuzum? eskiden yazmaya ara verdiğin günler iki-üç günü nadir geçerdi, şimdi ise haftada bir yazmana da razıyız. bir susuyorsun üç ya yazıyorsun ya hiç yazmıyorsun.

biliyorum ve kibarca diyorlar ki rahmetli babam gibi
-yazsana lan!

spiker abiyi anarak ben de diyorum ki;
- ne yaziim!

işte canım sıkıldıkça, aklıma estikçe boşluk doldurmacasına yazıyorum ötesini beklemeyin.
sayın ki; in the name of the father’daki gerry gibi sanık kürsüsünde adam asmaca oynuyorum.
öyle yani.

13.05.2007

dar alanda kısa paslaşmalar (2000)



- hayat futbola fena halde benzer. futbol şahsi beceri gerektirir ama aslında ayakla oynanan bir spordur. aynı zamanda toplu halde oynanan bir oyundur. dört doğru pas, yüzde doksan goldür.
hayat da öyle değil mi?
.


5.05.2007

vapurda

çok yorucu olmasa da kafa karıştırıcı bir gün.
akşam oldu. artık şehrime dönmem lazım.
saat 17:00, on beş dakika sonra bir vapur var kadıköy’e.
...
şu uzaklardan dalgaları yararak salına salına gelen vapur olsa gerek bizi karşıya geçirecek olan.
..
bulduğum ilk koltuğa yığılıyorum.
karşımdaki genç kadın nefes almaksızın kitap okuyor. yanımdaki yakışıklı delikanlı kâh denizi kâh kızı kesiyor. bense üçünü birden.
fazla uzun sürmüyor bu durum.
zira kafam allak bullak. ağrıyor üstelik sağdan sağdan.
şöyle iyice geriye yaslanıp aşağıya kaykılıyorum. gözlerimi kapatıyorum sonra.
radyomda fransızca bir şarkı, aralardan sıyrılıp gelen hoş bir esinti tatlı talı okşuyorlar
yüzümü. tüm benliğimi.
işte mutluluk.
bir tutam huzur, bir parça coşku.
hepsi bu.
.

15.04.2007

caro diario (1993)


- sevgili günlüğüm;  her şeyden fazla yapmak istediğim bir şey var....

4.04.2007

4 x 4

onları her sabah hep aynı saatlerde hep aynı bölgelerde görüyorum istisnasız. bedenlerimizin sessizce selamlaştığı ilk kişi; otuz, otuz beş yaş aralığında artık saçları olmayan, tepeden bakan bir adam. ama kibrinden dolayı değil bir doksanbeşi bulan boyundan ötürü. aşağı yukarı aynı yerde karşılaşıyoruz her sabah. önceleri o'nun evinin bulunduğu sokağın başında karşılaşıyorduk. şimdilerde bizim sokağın köşesinde karşılaşıyoruz. her iş günü görüyoruz ve artık tanıyoruz birbirimizi. bir günaydınımız eksik. üstü başı düzgün hatta jilet gibi ütülü. muhtemelen bekar ve annesi ile yaşıyor. saçları bu kadar çabuk tükettiğine göre stresli bir işi olsa gerek. hakeza benim gibi sadece pazartesileri laptop çantası taşıdığına göre de sadece haftasonları eve geliyor laptop. mali işler ve finans ağırlıklı bir işte çalışıyor muhakkak. trafikten nefret ettiği için özel arabasını kullanmayı pek sevmiyor. servis veya toplu taşım araçlarını kullanıyor o yüzden. biraz sinirli mi ne? ama özünde iyi birine benziyor. evet.

sabahları istikrarlı bir biçimde gördüğüm ikinci kişi; istasyon ve havarisinin temizliğinden sorumlu elli yaşlarında akça pakça bir amca. işini severek yapıyor belli. gerçek bir emekçi o. bir ressam titizliğinde çalıyor süpürgeyi her sabah merdivenlere. bazen kolay gelsin bazen günaydın diyorum. bazense hiç bir şey demeden geçip gidiyorum yanından. zaman zaman istasyonun diğer görevlilieriyle konuşmalarına da şahit olduğum efendice bir adam. bir baba. bir insan.

idealtepe'den her sabah elinde kitabı ile değişmez vagonuma dahil olan minyon esmer güzeli var bir de. kitabı sadece aksesuar olarak kullanmıyor, okuyor da ayrıca. aslında ne okuduğunu merak etsem de öğrenmek için çok da ısrarcı olmuyorum. duruşundan, kılık kıyafetinden bir firmanın satın alma yahut lojistiğinden sorumlu bir izlenim ediniyorum daha çok. lakin indiği istasyona yakınlığı bakımından ssk memuru olma ihtimali de kuvvetle muhtemel. her sabah aynı vagondayız. ve benim gibi tekli koltuğu tercih ediyor çoklukla. yakın teması sevmiyor insanlarla. ama insanları seviyor. yüzünden az çok okuyabiliyorum bunu.

sabah maratonunun son teması, ofise yakın bir yerde her sabah aynı vakar ve ciddiyetle ve elbet şık gözlüğü ile servisini bekleyen otuzlu yaşların henüz ilk yıllarında olduğunu tahmin ettiğim bakımlı hanım kişiyle oluyor genelde. güya çaktırmadan bakıyoruz saklandığımız güneş gözlüklerimizin arasından birbirimize. farkındayız ama. zaten bir süre sonra selamlaşma biçimimiz oldu sanki bu kaçamak bakışlar. ama sizi temin ederim aramızda bir şey yok. daha önce bir vesile ile söylemiştim hatta "hikaye karakterlerimle" çıkmam ben diye! ayrıca bu zarif ve bakımlı duruşunun yanında kendini belli eden bir mesafe, bir soğukluk hali de gözlerden kaçmıyor değil hani. muhtemelen kamu sektöründe çalışıyor ve kamunun duvarlarındaki o soğukluk kendisine yansımış gibi sanki. bir kez olsun değil güldüğünü, gülmeye yakın bir girişimine şahit olmadım günlerdir. ama şu hayat gülümseden yaşanmaz ki....
bitmez ki hem...

1.04.2007

new life


şehirlerarası yolculuklara bayılırım küçük yaştan beri. o uzun yol havası bir başka sirayet ediyor bünyeye. gece verilen molalar, sabahın üçünde içilen çorbalar, mola sonunda ne söylendiği anlaşılamayan ama hareket vaktini işaret eden otobüs anonsları. bazen sevgilim, keskin kolonya kokusunu bile özlüyor insan. hakeza sabah güneşle birlikte tutulmuş boyunla uyanıp gerinmek, radyo1'deki herhangi türkü veya sanat musikisinin dünyanın en güzel müziği hissini tattırması sevimli duygular işte en nihayetinde.
okumayı çok arzu ettiğim ve bir dostun önerisiyle dün siparişini verdiğim yusuf atılgan kitabı geldi az önce. aslında okumak için sabırsızlansamda on beş gün sonra yapacağım yolculuğa saklamak gibi bir niyetim var bu kitabı. birisi kötü olandan iyisinin sona bırakıldığı iki haber gibi yahut eldeki üç filmden en sevileninin en sona saklanması gibi kendimce en güzel zamanda okumak istiyorum bu kitabı. ama hemen akabinde bir zamanlar plaza insanıyken gelen forward maillerden biri aklıma düştü. o yüzden gelinlik kızın çeyiz saklaması gibi saklamayıp bir an önce ye yut kitabı diyor diğer yanım. hem kim öle kim kala...

16.03.2007

dumur

harun kolçak'la - sezen aksu'nun düet yaptığı biri var şarkısı var ya hani. değil işte! 
oardaki hanım kızımız ben deniz'miş. kaç aydır sezen diye dinliyorum ben.
allah "müstâkımı" versin benim. evet.




.
ben deniz-harun kolçak - biri var
.

27.02.2007

içimdeki deniz

hani hiç sebep yokken durduk yerde içini bir sıkıntını kaplar ve sanki görünmez bir el kalbini sıkıştırır da üzülür üzülür durulursun sonra yine üzer durursun kendini. ama bir de hiç sebepsiz bir sevinç, bir umut ışığı doğar ya içine birdenbire . öyle ki ve hatta sanki en sevdiğin şarkı çalmaya başlamıştır o an ve üstelik rüzgarların hası meltem esiyordur kıyısında durduğun denizden yüzüne yüzüne. cennet de sanırsın ya kendini bir anda. işte öyle. gayri safi toplamda bu üzüm üzüm üzülme durumlarının sayısı ne kadar çok olsa da ayda yılda bir gelen işte bu sevinç atakları bazen ömre bedel olabiliyor. 4-0 lık galibiyetin rövanşında 5-1 kaybedilmiştir ama deplasmanda atılan gol avantajı ile tur geçilir ve bu hezimete aldırılmaz, çocuklar gibi sevinilir ya. işte deplasmanda atılan o gol gibi şimdi içimdeki bu sebepsiz sevinç. evet.

26.02.2007

bu şehrin trenleri

her geçen gün, her geçen akşam daha bir mutsuz ediyor beni bu şehrin trenleri, ey sevgili.... aynı boylamda ya da aynı enlemde sabah akşam aynı tempoyla gitmek, aynı tempoda yaşamak. en kötüsü de ne biliyor musun? alışkanlık, evet. işte yine akşamın bu kör karanlığında, içinde bulunduğum trenin bilmediğim en uçsuz en bucaksız en ücra yerlere gitmesini ve oralarda kaybetmesini istedim beni. istedim de gitmedi namussuz tren! onun yerine peş peşe ve ardı ardına ve hemen akabinde olmak kaydıyle maltepe, süreyya, idealtepe, küçükyalı, bostancı, suadiye, erenköy istasyonlarını saydım. reklam arası genişliğindeki istasyon aralarında da alem göt olmuş ve herkes kendi aşkının ekmeğini yer gibi iki "veciz" duvar yazısını okuyup onlara hak verdikten ve dahi başımla onayladıktan sonra mahkeme duvarından hallice suratlarımızla baktık birbirimize vagondaki cemaatle. sonra ineceğimiz istasyona gelip evlerimize dağılırken ben yine mutsuz oldum. trenim alıp beni uzaklara götürmedi diye. belki niyetim yok gitmeye. yahut niyetim var da cesaretim yok. ya da işte öyle bir şey. ama bazen kapatıyorum gözlerimi bu işe gitme-eve dönme ritüellerimde uzun bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum kendimi yine de. nereye gittiği meçhul bir trenin içinde olmayı diliyorum açtığımda gözlerimi. ama olmuyor. hem senle ben farklı yönlere giderken aynı istasyonda karşılaşan iki trenin içersindeki birer yabancı gibiyiz. ve artık eminim bir çemberin içindeyim lakin kafam dışarıda. mut-lu-luk tam sekiz harf. keşke hiç keşke demek zorunda olmasaydım. bu yüzden kimseyi suçlayamam. tek taraflı bir duygu bu benimkisi hem de en karşılıksızından. ama bir insan ömrünü kendine acıyarak geçirebilir mi ya da buna ömür denir mi kalbim hiç bu kadar açık olmamıştı haykırmak istiyorum, konuşamıyorum....

18.02.2007

sıkılhan

hani bazı zamanlar vardır,
içinden hiçbir şey yapmak gelmez insanın..

6.02.2007

öyle

hava buz gibi. keşke eldivenlerimi alsaydım. allah'tan otobüsün kaloriferleri yanıyor. soğuğun etkisinden mi ne radyoda çalan şarkı pek bir afili pek bi yanık geliyor kulağa. hisli adam şu kayahan. hem duyguyu hem coşkuyu vermesini iyi biliyor. ama hava gerçekten soğuk.. ne diyordu geçenlerde haşmet ağbi, filmi istediği gibi ileri geri sarıp sadece istediği sahnesini izlemekten dem vurup mutlu olduğunu falan söylüyordu... bak işte belediye’nin önündeki kara karga nasıl da dalga geçiyor karabaşla. ısınmak için iyi yol olsa gerek. az önce köprünün altındaki ak sakallı dedenin böyle bir şansı yoktu. ama başka bir şansı vardı… haline üzülüp tartılmaya hiç ihtiyacı yokken muhtemelen yüreğinde anne şefkati olan bir bayan kocasının asık suratına rağmen oldukça pahalıya tartıldı! dedenin yüzündeki gülümseme o an üçümüzün de içini ısıttı eminim.
diyordu ki haşmet abi, galata köprüsünden geçip karaköye gitmekse hayat, arada bir durup bakmak lazım, hızlı geçmemek lazım.

işte öyle bir şey.
.
kayahan-bin parçayım
.

2.02.2007

davulun sesi

bir elinde mikrofon ötekinde kamera yurdumun dört bir yanını hem gezip hem görenlerine, uzun yola çıkanlarına, bam teline basanlarına imreniyorum, özeniyorum, aşeriyorum! çok kıskanıyorum doktor. bildiğin gibi değil.

30.01.2007

durun tahmin edeyim balıksınız değil mi?

düşünme düşünme kim anlamış ki sen anlayasın diyor ya büyük düşünür teoman. düşünmeyince yok oluyorum canım sıkılınca yazıyorum düşününce var olduğumu sanıyorum.mesela dün durduk yerde karşımdaki meslekdaşıma dedim ki camdan bakarken boş boş, kar yağsa, çocuk olsak, kaysak, yuvarlansak, kar topu oynasak. çok basit ama ta içerlerden gelen masum bir istek. şimdi yağmur yağarken ince ince karla karışık, teo düşünme diyor inadına. haklı, ben de anlamadım. sırf kolaylık biraz da artizlik olsun diye yazdığım tek kelimelik başlıkları bırakıp böyle egzantrik başlıkları yazmayı özlemişim. seviyorum hem. özledim derken kulakları çınlasın diye bir şarkı vardı bilir misin? muazzez söylerdi. bizim şarkımız olsun demişti. düşünmeden, olsun demiştim. on sene olmuş. zaman çok hızlı geçiyor buralarda. ama tüm keşmekeşliğine, trafiğine, kalabalığına, gürültüsüne, kirine rağmen, her şeye rağmen istanbul güzel, kız kulesi güzel, adalar başka güzel.... gidersem özleyeceğim hiç şüphesiz. ve hiç umutsuz şeylere niye umut bağlar ki insan olmayacağını bile bile. ama anlamaya çalışıyorum yine de. niye bana bu kadar ince, nazik davranıyor. sonra ben biraz yaklaşınca bu sefer geriye çekiliyor sanki. düşünmeden olmuyor ama işte. hani böyle bazen tamamen nötr olduğunu hisseder misin hiç. hayata, akan zamana, her şeye karşı. hiç bir acının sana işlemeyeceğini hissedersin hani bir an gelir de. yok olmak istersin ortadan işte o an. yapacağın hatta yapmayacağın hiç bir şey işe yaramayacak bilirsin. sonucunda arada kalan, ezilen sen olacaksın yine. kaybeden de. istifa etmedim o yüzden. truman showuma kaldığım yerden devam ediyorum. iyi seyirler!
.
teoman - zamparanın ölümü
.

20.01.2007

blue in the face (1995)


- newyork'ta yaşayıpta şöyle demeyen çok az insan tanıyorum.
"ama bu şehirden gideceğim."
- ben de 35 yıldır buradan gitmeyi düşünüyorum!

15.01.2007

taxi

beş metre önümde ani bir frenle durdu. tabakhaneye yetişmecesine yandaki bakkala koştu. motor çalışıyor hatta kapı da açıktı. yanıma ne vakit geldiğini bilemediğim şeytan dedi ki; atla arabaya bas gaza sonra da dikiz aynasından izle peşinden koşan taksiciyi. hangi filmdeydi bu sahne anımsayamadım şimdi. belki de böyle bir film yoktur.

10.01.2007

soğuktu


"ben seni beni sevesin diye sevmedim sevmenin nasıl olduğunu gör diye sevdim" yazıyordu. her sabah andımızı okuyan çocuklar gibi okuyordum pendik'i geçip denizi görünce. inşaat alanını çevreleyen alüminyum levhalar üzerine yazılmıştı. levhaların yeri değişmiş trenin geçtiği yerden biraz daha uzaklaşmış daha kötüsü yarısı okunabiliyor artık. üzüldüm. kendi derdimmiş gibi. yazan da son halini gördü mü, üzüldü mü acaba? kim bilir belki laf ola beri gele diye yazdı. üçü bir arada kıvamındaki günümüz hazır mesajları gibi. bilemeyiz. bilemem. ama belki de hakkını verdi aşkının. onu da bilemem. gerçek. üzüldüm. niye bilmem. belki ibrahim sadri gibi duvarlara yazamadığım için fazla içselleştirdim ben de. kim bilir?

hem ne diyordu sadri.

sizin evin duvarına kahrolsun diye yazıyordum
ve hızla kaçıyordum

sizin evin duvarına bir kez olsun
seni seviyorum diye yazamadım

o zaman duvarlara öyle şeyler yazılmıyordu
dedim ya yetmiş dokuzun kışıydı sertti, soğuktu
istanbul'a kar yağıyordu....