26.09.2006

ae fond kiss (2004)



şu sıralarda sinemalarımızda duygudan da öte  adıyla gösterimde.  bu akşam seyrettim.  seyretmek ne kelime nefes almadan izledim.  evet bir macera filmi olmamasına rağmen nefesimi kesen bir filmdi.  aslında konu tanıdık. günlük hayatta çevremizdekiler sayesinde tanıştığımız hatta bazen bizzat kendimizin karşılaştığı aile, din, toplum baskısı nedeniyle yaşanması güçleştirilen ya da tamamen engellenen aşkı ele alıyor.

böyle bilindik bir konu olsa da yönetmen öyle şaşaalı, alengirli anlatımlara başvurmamış.  derdini oldukça sade ve izleyici yormadan anlatmış.  belki de bu kadar soluksuz izleyip beğenmemin nedeni de bu sadelik.  o kadar basit o kadar sade ve de samimi işleniyor ki konu film sizi içine  alıyor adeta.  sarıp sarmalıyor.  kullanılan müzikler ruhunuza işliyor. hüznü, sevgiyi, mutluluğu oyuncularla birlikte yaşıyorsunuz.  o kadar doğal yani.  elbette pek çok filmde olduğu gibi bir çok satır arası mesajı var filmin, izlerken alıyorsunuz mesajları bir şekilde ama bu sıkmıyor sizi.  hem zaten güzel, insancıl mesajlar bunlar.

neticede  sıkı bir aşk hikayesinin oldukça gerçekçi bir dilde anlatıldığı güzel bir film  
fond  kiss.  
sevdim ben filmi. 
hem de çok.

23.09.2006

bir istanbul vapuru



hava kapalı ve de yağmurlu. dışarıya oturulmaz şimdi.  zaten martılar da gözükmüyor ortalıkta.  keza simitçi de.  içerideki favori yerim üst kata çıkıp bir cam kenarına sıvışmak en iyisi. canım nedense kitap okumak istemiyor.  ilginç olan müzik de istememesi.
e o zaman tek bir seçenek kalıyor geriye, çoğu zaman yaptığım gibi.
evet tam karşımda özene bezene form dolduran beyefendi başlangıç için ideal. 
sanırım önemli bir iş toplantısı var.  çok da fiyakalı giyinmiş.  ama bir dakika yanında bir kaç vesikalık var.  hmm iş başvurusu yapacak da olabilir.  kim bilir!  her ne olursa olsun onun için çok önemli bir gün olduğu belli.

takım elbiseli bu beyefendinin üç popoluk yan tarafında hulki cevizoğlu’nu çağrıştıran bir başka adam gazete okuyor.  cevizoğlu değil elbet.  gazeteyi bıraktı cebinden dergiye benzer başka bir şey çıkardı şimdi.  küçük not kağıdı var bir de elinde. ötekinde ise kalem.  mesele anlaşıldı. at yarışı bülteni bu. son düzlükte öne çıkması muhtemel safkan ingilizleri  işaretliyor sanırım. kim bilir hangi hayaller eşliğinde yapıyor bunu.  ev, araba, dünya turu ve muhtaçlara yardım değil mi?  hani her sene yılbaşında nimet abla’nın önünde ya da sayısal loto devir rekoruna koşarken sorar da televizyoncular  “yardımsever vatandaşımız” şunusunu bunusunu aldıktan sonra yoksullara, çocuk esirgeme kurumuna bir miktar bağışlar da okul yaptırır ya.  merak ederim işte ben de.  bugüne kadar bu son şıkkı yerine getiren olmuş mudur diye!  öylesine bir merak benimkisi.  bir de şeyi merak ederim.  ben böyle vapurun, otobüsün bir kuytusuna oturup  eksenim etrafındakiler hakkında sallama senaryolar yazarken  benim hakkında da birileri hikaye uyduruyor mudur acaba?

iki sıra arkada beyaz saçlı pamuk yüzlü bir bey amca çok dalgın bakıyor denize.  kim bilir neyi düşlüyor o da?  askerdeki oğlunu sağ salim görebilmeyi umuyor belki. belki askerden çoktan geldi de mürüvetini göreyim diyor.  ya da ne bileyim mürüvetini gördüğü oğlundan/kızından gelecek bir torunu düşlüyor.  kim bilir? ben bilmiyorum!

sol tarafa çeviriyorum başımı bu sefer.  en uçta ve köşede genç bir kadın az önceki yaşlı amcaya nazire yaparcasına ama sanki daha bir hüzünlü bakıyor mavi sulara.  kim bilir onun da neler geçiyor aklından.  neye sıkıldı canı?  malum eylül hüzün ayı.  yaz sonu. kış başlangıcı. belki sevgilisinden ayrıldı.  belki isteği bir iş de çalışamadı.  belki ?  diye düşünürken beyaz gömlek siyah pantolonlu muhtemelen  ikisi okula giden üç çocuklu garsonun yaratıcılığın sınırlarını zorlayan sesi ile gerçek dünyaya döndüm.

-buyruiennn baylar bayanlaarrr
-taze sıkılmış egzotik portakal suyu
-buyruieenn

15.09.2006

musluk

bu sabah çok ilginç bir şey oldu. hani her sabah elimizi yüzümüzü yıkadığımız aslında hayatımızda çok yer kaplayan ama ciddi anlamda öneminin belki de farkında olmadığımız o cansız,  metal yığını, ağzı olup  ama bir türlü dile gelemeyen varlık!  müthiş bir hayat dersi verdi  bana.

şöyle ki ;  efendim söylemesi ayıp,  evdeki ufak tefek tamirat işlerinden az çok anlarım,  arada küçük çaplı zayiatlar olsa da genelde başarılı sayılırım bu konuda.  bugüne kadar elektrik kontağından yangın çıkarmışlığım ya da evi su bastırmışlığım yoktur çok şükür.  sicilim temiz yani.

kaç zamandır mutfaktaki bataryanın ağzındaki süzgeç bozulmuş. her kullanmaya kalktığımızda küçük çaplı duş almak zorunda kalıyorduk.  kadıköyüm'deki hırdavatçılardan gerekli malzemeyi ve malumatı aldıktan sonra dün,  bu sabah işe koyuldum.

elimdeki ayarlı pense ve boru anahtarı ile çıktım tezgahın üzerine.  tüm vidalı aletlerin açıldığı yöne yani sola doğru bastırıyorum ayarlı pense ile.

-    hah olacak galiba bir iki milim kımıldadı.  paslanmış mı ne ?  ne kadar çok sıkmışlar bunu canım.
-     galiba pensenin ayarı bozuk.  boru anahtarı ile deneyeyim bir de.
-    cık cık! olmuyor. adamlar yenisini satmak için tamir imkanı tanımamışlar herhalde. böyle mi sıkılır kardeşim bir aparat.  sıkmamışlar japonla yapıştırmışlar sanki.
-     dur bakayım.  bir de ingiliz anahtarı ile deneyeyim , hiç sanmıyorum ama.. 

bu şekilde söylene,  küfür ede yaklaşık onbeş dakikada  maymun oldun mutfak tezgahının üzerinde.  ama aparatı açmak ne mümkün.  açılmadı bir türlü.

derken hayatımızda belki yapmayı çok az düşündüğümüz en azından benim fazla kullanmadığım bir şeyi denedim.  bilinenin,  genel kabul görenin aksine davranmak!  sabit fikrimden arınmak!
arındım da.  ve  "ya yanlış yöne çeviriyorsam" dedim.  aslına bakılırsa mücadelenin  beşinci dakikasında aklıma gelmedi değil bu düşünce.  lakin bildiğim gördüğüm vidalar,  civatalar hep sağa doğru sıkılır,  sola doğru açılırdı.   on beşinci dakikada pes ettim artık.  
denemekten ne çıkardı bir de ters yöne deneyecektim şansımı.
 
denedim.
açıldı. 
hem de çok kolay. 
evet böyle işte.. musluk efendi'den aldigim bu dersi einsten'in söylediği rivayet edilen  bir sözle tamamlamak günün mana ve önemine uygun düşecek sanırım.
insanlardaki ön yargıyı parçalamak , benim atomu parçalamamdan çok daha zor!

14.09.2006

the lake house (2006)



aşk gibi bir film. evet filmde mantık yok, aşk da da yok. o halde  (bkz. düz mantık)

valla sonbahar heyheylerimin üstümde olduğundan mıdır yoksa sandra hayranlığım mıdır bilemiyorum ama ben filmi cok beğendim. 


filmde ne mantık ne de bilim aradım. yalnız bir istisna ile o da   bu "mantıksız" kurgu içinde yine de ölmeliydi keanu abimiz.... sıralama açısından zira!
öte yandan filmi benim gibi duygu gözü ile izleyenler keanu'nun ölüm haberi alındığında sandra gibi bir titrediler, bir "dikenlendiler" sanırım! 
dolayısı ile ölecekti abi sonunda keanu... ya da biraz daha çalışılmış, daha çok kasılmış bir son  daha anlamlı olurdu sanki. gibi. bilemiyorum. ben her şeyi bilemem.
güzeldi ama güzel. sevdim ben filmi...






12.09.2006

keyifsiz

keyifsizim.  keyifsizdim.  dün, bugün.  belki yarın ve belki bir sonraki günde böyle olacak.
öyle ki yazmak istemeyecek kadar.  o yazmak ki nefes almak gibi bir önem payesi vardir hayatimda.  işte bazen onu bile istemeyecek duruma geliyor,  getiriliyor insan.  üstelik daha iki gün önce  "optimizm"in doruklarında kanat çırparken.  ama oluyor işte.   leon'daki o replik geliyor aklıma.  hayat hep böyle zordur.   evet böyledir hep.

böyle ağıt yakıp,  ağlanmayı,  sızlanmayı sevmem ama yaşanan da bir gerçek var ortada.  kaldı ki bu yola çıkarken günlüğümle söz vermiştik birbirimize!  
 “ iyi günü de kötü günü de yazacağız...” diye.   
dün oyun bozanlık yaptım yazmadım.  ayıp ettim farkındayım.

sezen’in dediği gibi ;  zaman sadece birazcık  zaman.

10.09.2006

pazar

bu sabah nihayet, sıkkın ve bıkkın yanıma galip gelip kaç zamandır yapmayı istediğim sabah koşusunu yaptım.  pazar ve sabahın erken vakti olmasına aldırmadan fırlattım kendimi yataktan.  zaten işin en zor kısmı da burasıydı.  kac sabahtır ne mücadeleler verdiğim bir bilinse.  iyi ki de atmışım kendimi yataktan.  küçük de olsa yeni umutlar , yeni ufuklar açıldı düşünce dünyamda.

özgürlük parkında özgürce koşmanın ne kadar keyifli olduğunu unutmuşum.  tadına vardım yeniden.  hem yalnız da değildim!  saat onlara onbirlere kadar hantalca uyuyup bir taraflarımızı büyütmekten başka bir şeye yaramayan meşhur  “pazar keyfi”nden daha keyifli olduğuna karar verenlerle birlikte koştuk,  yürüdük,  tenis oynadık!  kimilerimiz futbol oynadı.  daha ilginci normal bir zamanda çarşıda,  pazarda,  durakta gördüğümüz asık suratlar yoktu etrafta.  isteyerek geldikleri bu alanda içinde bulundukları an’ın mutluluğunu yaşıyorlardı sanki.

işte o anların birinde olan ben de bir dizi kararlar aldım.  evet daha önce pek çok kez almış istikrar tutturamamıştım belki  ama tekrar denemekten zarar gelmezdi.  üstelik başarabilirsem kişisel gelişimim için  oldukça yararı olacaktı.  başaramazsam da şu an içinde olduğum hayattan daha kötü olamazdı zaten.  kaybedecek fazla bir şeyim yok  ama kazanacağım çok şey var.  evet bir yandan koşarken bir yandan da bunları düşündüm.  ve az önce düğmeye bastım!  küçükte olsa bir nevi yaşam projesi geliştirdim kendime.  hatta şey de denilebilir buna.  hani çokça okduğumuz,  okurken ne kadar ne güzel ne kadar doğru yazılmış deyip bir türlü uygulayamadığımız kişisel gelişim anahtarlarının bir özeti.  kimbilir belki kişisel misyon bildirimimi bile yazabilirim ileride.  şimdilik basit küçük şeyler.

ne bileyim işte her sabah ve akşam dişlerimi fırçalıyorum ya . bu eylemi alarm gibi kullanıp sabah akşam en az onbeşer dakika kitap okumak.  mümkünse iki değişik kitap.  yine günde en az yarım saati mesleki bir yayına,  makaleye ayırmak.  her sabah düzenli egzersiz ve kahvaltı tabi ki.  beni bu projeye ortak eden sabah koşularını nasıl unuturm.  elbette her sabah değil ama haftada en az üç gün kros.  en az bir sinema filmi.   vayy be gıpta ettim şimdi yazarken kendime.  gerçi bir kısmı halihazırda tam veya yarım yamalak yaptığım diğer kısmı da hep yapmak istediğim fakat kahrolası ataletim yüzünden yapamadığım şeyler.  güzel şeyler ama.

bir de şu var ki günlüğü tutmaya başladığımdan beri minik de olsa kipirdanmalar, bir ışık görüyorum kendime dair yaşamaya dair.  hani insanların zor anlarinda hatta hayatının tümünde yaşam alanları, bir nefeslenme yerleri vardır ya.  işte bu günlük de o alanlarimdan biri oldu.

teşekkürler sevgili günlüğüm.  ne iyi ettin de girdin hayatıma! 

grazie.

8.09.2006

seviyorum

trende yahut otobüs de ineceğim durağa metreler kalıncaya kadar elimdeki kitabı okumaya, kulağımdaki müziği dinlemeye devam edip dönerin son lokması ile ayranın son fırtını denkleştirdiğim gibi ama pek bir apar pek bir topar vaziyette ve de tam da otobüs durağa, tren istasyona intikal ettiğinde kitabı çantaya koyup telefonun kablosunu muntazaman sarmaya muvaffak olmayı seviyorum.