30.08.2006

beni bu güzel havalar mahvetti *


Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti


merhum şairin yukarıdaki şiirini bilenler bu şekilde hatırlıyorlardır mutlaka. bilmeyenlere zaten diyeceğimiz yok. ama üstadın dedikleri eskidendi. Şimdi hiç bir şey eskisi gibi değil artık!
yoo hayır! nerede o eski bayramlar demeyeceğim hemen. zira ben 7 yaşındayken de büyüklerimiz öyle söylerdi , yolun yarısına geldik hala öyle diyorlar, diyoruz. geçmişten bugüne bir tek bu mevzu değişmedi sanırım.

neyse konumuza dönelim biz , o zaman telefon, fax, cep telefonu, internet, enflasyon, hayat pahalılığı vs .kavramlar ya yoktu ya da gelişmemişti şimdiki kadar.

dolayısı ile üstadı ve beni mahveden havalar, ikimizi farklı yönlere sevk ediyor.

misal böyle havalarda en az üstad kadar istememe rağmen, evde elime bakan çoluk-çocuk aklıma geldikçe istifa edemedim özel sektördeki memuriyetimden. Bulaşmamak için, binbir türlü vücut çalımı atmak zorunda kaldığım, dalkavuklara, şaklabanlıklara, iğrençliklere katlanmak zorunda kaldım her Allah’ın günü ama istifa etmedim, edemedim. Kimbilir belki de cesaret edemedim.
ama sonuçta beni bu güzel havalar mahvetti. !!!

sıkıntı üstüne sıkıntı varken işte ve de evde.  Birçokları gibi tütüne sarıldım bende..
ama o da hem bünyeye hem keseye ağır geldi. Kepek yaptı tabi bir de.
alışamadık haliyle tütüne de...
ama beni bu güzel havalar mahvetti!!!

fakat en azından bu kadar ‘heyhey ve buhran ’ arasında “eve ekmek götürmeyi unutmuşsundur” mutlaka diyorsunuz ama nerdeee….

dedik ya canına yandığımın teknolojisi başka bir şey…
adamlar yapıyor kardeşim!

18:00 paydos ziliyle beraber padoktan start almış safkan ingiliz tayları gibi şirket turnikelerinden başlayan bir koşuşturma ile güç bela önce güzergahındaki otobüsü yakalayıp sonra da şansının yardımıyla oturacak yeri bulursun. Hazır oturmuşken ancak yollarda okuyabildiğin her daim çantanda taşıdığın kitaplarından birine göz atarken hoş bir melodi çalmaya başlar (sonradan öğrenirsin ki Bir İstanbul Masalı adlı TV dizisinin müziği imiş bu) ama telefonla konuşan zat telefonun müziği ile “rejoice” un saçlarla olduğu kadar ahenkli değildir hiç. amcam, tabiri caizse melodinin pasını aldığı kulağımızın zarına tecavüz eder… La havle çekip yumulursun kitabına yeniden. bu sefer ring ring ring önceki hoş müzikten sonra torna atölyesinde taşlanan metal sesi gibi gelir bu ses ama oralı bile olmazsın, amma ve lakin elinin çantana teması sırasında titreşiminden fark edersin ki ısrarla ve inatla seslenen emektar T -20 den başkası değildir.

etrafa gülümseyerek en muhlis ve en mutedil sesinle;

- ‘efendim’ dersin.

- “ n’oldu bir şey mi oldu, moralin niye bozuk. İşten mi çıkardılar yoksa. N’apcaz şimdi” istifa ettin en sonunda di mi, mutlu musun bari şimdi ?”  zincirleme sorularına cevabın çok kısa ve net olur;
- hayır hayatım. otobüsteyim.
- ha ben de sanmıştım ki! neyse gelirken eve ekmek almayı unutma emi.

gel de eve ekmek götürmeyi unut sen şimdi…
ama beni bu güzel havalar mahvetti!!!

ha olur ya telefon olayının da bir istisnası var elbet çoğu şeyin olduğu gibi.
insanlık hali, cep telefonun şarjının bittiği gün olur.(ben de hep olur mesela )
dolayısı ile şarjının bittiği anlar imdadına yetişir çoğu zaman insanın!

ama heyhat , bu ‘eve ekmek götürmeyi unutmak’ için mazeret olamaz hiç bir zaman..
niye çünkü ‘diyafon’ denen başka bir teknoloji harikası var hayatımızda. Ne alakası var demeyin dinleyin lütfen ;

kadıköy’ün göbeğinde oturuyouz ama 24 daireli apartmanın diyafonu daha yeni takıldı.  (ayıptır söylemesi başkan “elbette selami” (Öztürk) geldi açılışına!)
otobüsten iner inmez , o günün yorgunluğu atmak üzere 4 yaşındaki kızınla oynayacağın oyunları düşünerek ve o kendine has çocuk Türkçesiyle ‘hoşgeldin babacığım” sesini duymak için bu sefer keklik gibi sekerek apartman kapısına gelirsin bir çırpıda. Hıncal Uluç’a inat (bir programda evime geldiğimde kapının zilini çalmak istiyorum. Bıktım anahtarla kapı açmaktan vs. sözler söylemişti.) uzuun uzuuun çalarsın zili, ekmek, tuz hiç bir şey yoktur aklında. Bir an önce yemeğini yiyip, şeker kızınla oynamaktır amacın. ama ne mümkün ?

- kim o ? diye hafif sinirli biraz da “volume”u yüksek bir ses duyulur diyafondan. (Anlaşılan o ki, bizim prematüre yine canından bezdirmiş bugün annesini)
- benim der demez.
- cebin niye kapalıydı!! ekmek almanı söyleyecektim.

- şarjım bitti, alırım cevabıyla birlikte soluğu 10 m ötedeki bakkalda aldığımda     “bakkal efendi”yi  ekmeği poşetin içine koymuş hazır kıta beni bekliyor buldum.
- ama nasıl olur telefon mu etti eşim sana dedim.
- yok, yeni diyafonunuz hayırlı olsun dedi bana Bakkal efendi sırıtarak!

velhasılkelam dün akşamda “ekmek almayı unutamadan” döndük eve.
ama beni bu güzel havalar mahvetti!!!

Akşam hüzünlenip , odama çekildim bir şiir yazayım dedim eski günlerdeki gibi ve Joy Fm’i açtım çoğu zaman yaptığım gibi. ama yazabilene aşkolsun!
bryan Adams “please forgive me”  derken cadaloz ev sahibi geldi aklıma birden her nedense. malum ay sonu  ‘elektronik fon transferi’  yapmam lazım.  iki ay sonra da kiraya zam.  yalnız ev sahibi olsa iyi apartman aidatı ile yakıt parası isteyen yönetici de geldi akabinde aklıma. bu şartlarda konsantre olamazdım. olamadım da zaten.

dolayısı ile şiir yazmayı da beceremedim.
ama beni bu havalar mahvetti !!!

 .
* orhan veli kanık

29.08.2006

kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı




siyah. simsiyah bir dere. kağıthane deresi. haliç’in bittiği sadabad’ın başladığı yerde. okmeydanı ssk’ya gidebilmek için derenin üzerinde bir değil iki köprüden birden geçmek gerekiyor. biri oldukça güvenli, taş bir köprü. ötekisi ise indiana jones filmlerinden kalma, derme çatma tahtadan bir asma köprü. fena sallanıyor. üstelik bazı tahtaları ya yerinden çıkmış ya da oynuyor. çocuk yüreğimdeki korkuyu anlatamam. keşke bu köprü de ilki gibi taştan olsaydı diyorum her seferinde. ama kardeşimin düzenli tedavisi için bu yolu katetmemiz gerek. ne otobüs, ne de minibüs var ulaşım için. taksi de bize gelmiyor. mecburen tabanvay. annem tüm dikkatini kucağındaki kardeşime vermiş durumda. bense sallanan köprüdeki oynak tahtalara. ama buna rağmen tökezliyor, çürük bir tahtaya basıp simsiyah dereye bodoslama düşüyorum. bir kaç çırpınıştan sonra tam boğulmak üzereyken uyanıyorum kan ter içinde.
yanılmıyorsam böyle 8-10 kez düştüm ben bu simsiyah kağıthane deresine. rüyamda elbet. çocukluğumun kabusu olmuştu bu boklu dere.
lakin yine de kıyısından ayrılamıyor, gerek atmacasporumuzun kendimizce kros idmanlarında ve gerekse başka oyunlar nedeniyle çoğu zaman iç içeydik bu boklu dere ile.
kaldı ki yalnız değildik. bizim gibi dere ile iç içe olan daha büyük bir topluluk vardı o zamanlar. yanılmıyorsam levazım bölüğü idi. evet evet! her sabah sadabad’dan kopup gelerek sokağımızı yaylalar diye inletip komşularımıza kızlarını zapteylemesini söyleyen beyaz fanilalı askerlerin bölüğü. o zamanlar bilmediğimiz sonradan idrakine vardığımız çarşı izni dolayısı ile sokağımızdan geçen her birimizin “asker abi meraba” selamına üşenmeden, gülümseyerek selam duran hakili abilerin bölüğü. sonra, çok sonraları o ilk zamanlar güzergâhımızdan bir türlü gelmeyen, geçmeyen otobüsün durağı oldu bu yerler. hoş evimize yaklaşık 1 km uzakta da olsa bizim durağımızdı yine de. şimdi bambaşka yerler olmuş oraları. hiç olmadık bir anda gogıl amca sayesinde öğrenilen ve anıları depreştiren yerler. ne güzel yerler..
.
the beatles - yesterday
.

28.08.2006

tutamak

"dünyada hepimiz sallantılı korkuluksuz köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaylardaki tutamaklar gibi. kimi zenginliğine, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. herkes kendi tutamağının en iyi en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü farketmez!"
*yusuf atılgan - aylak adam


sanırım benim gülünçlüğüm de "yazmak" ve bu blog olacak bundan kelli...