31.12.2006

oyun

the truman show (jim carrey) ve the game (michael douglas) 
beni oldukça etkilemiş 
filmlerin başında gelir. 
bazen düşünüyorum da; acaba biz de böylesi bir oyunun parçaları, piyonları mıyız yoksa?

.

24.12.2006

big fish-2003



-insan hayatının aşkıyla karsılaştığında zamanın durduğunu söylerler. bu doğru ama söylemedikleri bir sey var. zaman tekrar basladıgında arayı kapatmak için çok daha hızlı hareket eder...

ekmel bey

daha ilk satırlarında kıskanmıştım ekmel bey'i. ya da gıpta etmiştim diyelim. bu kadar güzel yazıyor olabilmesini, çözümsüzlüğünü belki. hayallerini ya da. sonra ruh hallerini bir de. ölümle olan anlaşmasını dahi sevmiş, benimsemiştim hemen! fakat en çok şu cümlesinde takılı kalmıştım o'nu ilk okuduğumda; 
"hayatım acı bile vermeyen upuzun bir sıkıntıdan ibaret" demiş ve sonrasında devam etmişti.. 

"bir türlü tadamadığım yakıcı bir duygunun pençesine düşmek istiyordum, böylece yaşadığımı hissedebileyim, günah, şehvet, acı, pişmanlık, suçluluk kavursun içimi. içimdeki ve evimdeki boşluk dolsun.."


anlamsız bir sıkıntıyla uyandım bu sabah. puslu bir pazardı. zaten hiç bir zaman yıldızım barışmadı haftanın bu kimileri için en güzel, benim içinse sadece son günü ile. bana verdiği iki duygu vardı yalnızca; sıkıntı ve yazma hissi.  içimdeki bu sıkıntıyı dağıtmak için, çıktım dolaştım sessiz sakin sokaklarda. neden bilmem geçmiş günlerdeki çılgın kalabalıktan eser yoktu caddelerde. kendimle konuştum. şehrin bu halini daha çok sevdiğimi söyledim kendime. fakat yüreğimi sıkan o sıkıntı hali geçmemişti hâlâ . uykulu bir tezgahtarın bulunduğu markete girdim sonra. alışveriş yaptım içimdeki sıkıntı dağılsın diye. yine olmadı. gitmedi sıkıntım. gittiğimin aksine başka bir yoldan eve döndüm. o da işe yaramadı. ekmel beyi anımsadım. sonra bunları yazdım.
.

18.12.2006

the usual suspects (1995)


"kişi özünü asla değiştirmez. etrafındakileri başka birisi olmaya ikna edebilir ama kendini asla."

son sahnelerinde "n'oluyo lan" deyip pause'a basmaktan bitap düştüğüm film. 
manyak film. olağan-üstü film. 
bu arada spacey abimiz de tam anlamıyle döktürmüştür. tebrik eder, başarılarının devamını dileriz.

8.12.2006

1 gün

arada sırada olurdu önceden. şimdilerde ara sıra dinlemiyor ne vakit aklına eserse uğruyor bana. öyle izin almak falanda yok ha. ansızın alakalı alakasız çat kapı dalıyor içeri. "ne oluyor ne yapıyorsun böyle paldır küldür girilir mi içeri?" dedim bir seferinde.
"sen istemeseydin ben burada olmazdım" dedi cevabı hazır bir şekilde.
"ama" diyecek oldum, diyemedim. kaldım öylece. haksız sayılmazdı çünkü.b en izin vermesem, giremezdi içeri. esir alamazdı ruhumu ve bedenimi.
tuhaf şey.

evet kabul ediyorum ben de tuhafım ama o benden tuhaf, standart üstü hatta. hep en olmadık zamanlarda dahası keyfimin az çok yerine geldiği vakitler vurup gitmiyor mu deli ediyor beni! son zamanlardaki zayıflığımı kullandığının farkındayım. o da güçlü olduğunun farkında!

öyle bir duygu ki bu ; iki kişi veya iki kararın arasında kalmak değil ama. karışık bir şey. nasıl desem hani böyle pek çok şeyin özellikle zıt anlamlar arasında kalmak gibi. evet evet sanırım böyle bir şey. iyi ile kötü , siyah ile beyaz , yaşamla ölüm , sessizlik ile çığlık atmak vb. anlamlar , olaylar arasında kalmak gibi işte.

birkaç gündür birkaç ay önce aldığım ama henüz bakabildiğim bir kitabı okuyorum. çoğu birbirinden bağımsız hikayelerden oluşuyor. ama derin, bir o kadar da etkileyici hikayeler. yazarı kadın lakin ve ilginçtir kahramanları erkek. onların ağzından aktarıyor yaşananları. yine ilginçtir ki her kahramanda kendimden bir şeyler buluyorum. işte o kahramanlardan biri hatta birkaç tanesi şu cümleyi tekrarlıyorlar arada ;

“bir gün herkes kendisi olsun”

sanırım yukarıdaki arada kalmışlığım da bu cümlede gizli. derinlerdeki kendimi, beni bulamadığımdan belki de tüm bu karışıklık! kim bilir.

öte yandan aynı kahramanın hikayenin başka bir yerinde sarf ettiği başka bir cümle bana mantıklı dahası uygulanabilir geliyor.“hikayemi yazabilirsem kendim olacağım sanıyorum.”
evet. sanırım.
becerebilecek miyim bilmiyorum ama en azından deneyeceğim. burada değil elbet! gözlerden ırak başka bir yerde. bir gün diyorum  herkes kendisi olsun.

26.11.2006

leon (1994)



-hayat hep böyle zor mudur yoksa ben çocuk olduğum için mi bana öyle geliyor?

-hep böyledir.

12.11.2006

ben öyle bir insan mıyım doktor?

insan neden kendi hikayesini beğenmez doktor? 
kaç gündür bunu düşünüyorum. neden kendi hikayesinin başrolünü kabul etmeyip başka hikayelerin figüranı olmak ister? nedir bu memnuniyetsizlik, bu sorular, tüm bu sorgulamalar, kafa karışıklıkları, niye suyun akışına bırakmaz ki kendini? 
ha evet! ben mesela görünüşte kabul ettim bunu, işe gidiyorum eve dönüyorum. alışveriş yapıyorum elimde dolu poşetlerle. bir yerden bir yere koşarcasına hızlı adımlarla gidiyorum. acele ediyorum. sıraya giriyorum. bazen hatalı sollama bile yapıyorum. küfür ediyorum, sinirleniyorum çabuk. sonra dakikalarca telefonda konuşuyorum mesela. yüksek sesle hem de umursamadan etraftakileri bazen. anlayacağın görünüşte çemberin tam içindeyim. sıradanım. ama işte kafam dışarıda. başka hikayelerde. evet şarkıdaki gibi aynı. okuduğum kitaplar mı yoksa izlediğim filmler mi beni buna zorlayan. böyle yapan.
kim bilir belki de dinlediğim şarkılardır.
niçin şaire kulak verip basit yaşamaz ki insan. neden sınırları zorlar. uç noktalarda dolaşır ya da dolaşmak ister?
hayaller, duygular bir tarafta hayatın gerçekleri öte yanda
çıldırmamak içten değil aslında ve bir bakıma.
sonra lan acaba bizi bu melankolik hallere sürükleyen bunlar mı dediğimiz filmlere, kitaplara ve hatta şarkılara sığınıyoruz yine. nasıl bir kısırdöngüdür bu?
insan olmak ne tuhaf şey doktor!
onca kelimeyi niye yazıyoruz hiç düşündün mü, nedir bu kendini anlatma çabası?
hayatın yükünü hafifletmek diyebilir miyiz sadece
ya da nedir? bilemiyorum doktor. bilemiyorum
yıllar önceki hissiyatımdayım şimdi

bir varım bir yokum
bir gidip bir geliyorum
bir konuşup bir susuyorum
bir gülüp bir ağlıyorum
belki de büyümeyen bir çocuğum hala
bana ne olduğumu sorma
çünkü ben de bilmiyorum!
belki başıboş bir salım akıntıya kapılmış giden
belki bir ağacım ormanda hain bir baltayla devrilmeyi bekleyen
evet böyleyim ben

ayten alpman-ben böyleyim

.

11.11.2006

hayâl

peter l. hirsch'nin tutkuyla yaşamak isimli kitabını okuyorum.
bir bölümünde özetle şöyle soruyor hirsch;  yapmayı en çok istediğiniz 
beş adanma konusunu yani hayalinizi sırası ile yazın.
dondum kaldım. uzun süre yazamadım bir şeyler. hayır yazacaklarımın çokluğundan
değil elle tutulur bir hayalimi bulmakta zorlandığım için tüm bu tutulma ve kasılma.
o kadar çok pesimist olmuşum ki hayatta ve nasılsa gerçekleşmez diye o kadar çok 
derinlere atmışım ki ortaya çıkarmak zaman aldı biraz.

ama  ilginç bir beşli çıktı sonuçta hayal anketimden.

ilk ikisi işletmecilikle ilgili. 

son ikisi, yazmakla, yazarlıkla ilgili.


ortadaki, aslında nefret etmediğim ama yapmak için de bayılmadığım mevcut 
mesleğimin daha üst seviyelerinde yer almakla ilgili.

güzel bir deneyimdi.

27.10.2006

yaşamak

düşündüm de bir şarkının içinde yaşamak ne güzel olurdu. misal şu an radyo eksen'imde çalan temposu ne hareketli ne de yavaş olan ama bazen hüzün bazen neşe saçan huzurlu bir şarkının çine kaybolmak diyorum. hem yaşamak dediğin nedir ki gülüm...
 dörtdakikaonsaniyelik bir şarkıdan ibaret, göz açıp kapayıncaya kadar geçen.
.
the connels - seventy four seventy five
.

17.10.2006

set

özgürlüğe giden yolda kendimizden başkası değil aslında önümüzdeki engel. ama,
ama işte. . .
.

16.10.2006

nadejda

geçen hafta tam bugün ve tam da bu zamanlar klasik müzik bağlamında bir şeyler karalamıştım deftere.  radyo 3'ten falan bahsetmiştim de bir şeyden bahsetmemiştim sonra yazarım diyerekten.  ilginç bir hikaye dinlemiştim klasik müzik yüklü bu radyoda.
bir piyanistin ilginç ve de ilham veren aşk hikayesiydi bu.
ben tembelliğimden sıyrılana kadar aynı programı dinleyen “elin gazetecisi”  yalçın doğan
olayın öznesi arkadaşla röportajı patlatmış bile. 
dün hürriyet pazar da okudum.  radyodaki kadar çekici gelmedi bana. ben yazmadım ya!

şimdi efendim  “gizli gizli”  gelip çaktırmadan günlüğümü okuyanların olduğunu biliyorum.  zira uğradıkları zaman salt okumuyorlar kokularını ve hafif kıvrılmış yaprakları bırakıyorlar giderken arkalarında.  o yüzden onlardan merak edenleri fazla bekletmeden aslında pek çoğumuzun aynı olmasa da benzer maceraları yaşadığını düşündüğüm anekdotu aktarayım hemen.

kendi deyimi ile üç yıldır aşık olmadığından beste yapamayan piyanist hakan toker internet aracılığı ile rus kızı nadejda ile tanışıyor.  zaten yanmaya hazır olan yüreği nadejda’nın fotoğrafına eklenen duygu yüklü kelimelerle iyice tutuşuyor.  yine kendi deyimi ile mantığı karşındakini görmüyorsun,  dokunmuyorsun ya erkekse vs.  vesveselerle engel olmak istemişse de bu aşka  o yüreğinin sesini dinlemiş. yangına körükle gitmiş.  gel zaman git zaman bir gece yolculuğunda araba kullanırken ziyaret etmiş ilham perisi toker’i.
ve nadejda isimli fevkalade bir eser çıkmış ortaya.  şahsen dinledim ve beğendim ben.

lakin aşk gangsteri rahat durmamış.  en mutlu an da zıplamış ortama. meğerse güzeller güzeli nadejda rus mafyasının kadrolu elemanıymış. olayı anladığında mantığı toker’le dalga geçmiş ama o hem magrur hem de gururluymuş. zira bu aşk’dan  nur topu gibi bir beste kalmış toker’e.

o da finali pek bir afili cümleyle yapmış:

"oradaki hanım veya bey; size kızgın değilim. yaşattığınız duygular sayesinde üç yıldır beste yapamayan  bana ilham verip yeni bir beste yapmama neden oldunuz.
sizi AŞK ADINA AFFEDİYORUM."

9.10.2006

klasik

ne ilginç!  daha düne kadar klasik müziğin bir notasına bile katlanamayan ben.  şimdi müzik setinin başına oturmuş klasik müzik çalan radyo kanalı arıyorum. 
evet daha dün tek kanallı  trt’li  pazarlarda deli gibi hareketler yapan siyah smokinli adamı görür görmez  televizyonu kapatan ben,  “zap”lı yıllarda keza aynı şekildeki bir melodide bir görüntüde kanal,  frekans değiştiren yine ben.  heyhat halime bakın  şimdi.
geçtiğimiz mart ayıydı sanırım.  eski ortağımın eski bilgisayarında kayıtlı mozart ve beethoven’ları dinledikten sonra cezbetmeye başladı bu müzik beni ilk kez.  büyülüydü sanki.. evet evet büyülü müzik.  öyle ki bazılarının içine dahi girebiliyordum yahut onlar benim içime girebiliyordu.

radyo3 de buldum aradığımı.
robert casadesus isimli fransız piyanisti tanıtırken bir yandan bestelerini dinletiyorlar. seviyorum bu müziği.  ve dinliyorum.

öte yandan msn’de yakalandığım eski iş arkadaşımla ingilizce saçmalaşıyoruz karşılıklı.
ingilizce kursuna başladı da yeni.  çok fazla iyi olmadığından benimkisi,  kısa zamanda çok iş başarmış gibi görüyorum o’nu.  konuşmasını bilemem ama akıcı yazıyor.  görmediğim, bilmediğim kelimeleri yazıyor.  küfür mü ediyor yoksa doğru şeyler mi yazıyor bilmiyorum(!) kontrol etmeye ne niyetim ne de zamanım var şimdi.  bir yandan da bu sevgili satırlarımı yazıyorum zira.

trende vapurda onyedi  parça eşya satan işportacılar gibi tüm bunları yaparken bir yandan da günlük programımı yapmaya çalışıyorum.  aslında karar vermeye çalışıyorum.
özgürlük güzel şey de.  sorumlulukları olmasa insanın,  çok daha güzel olacak eminim!

ha evet karar aşaması demiştim.

dün ortak bir iş için görüşebileceğimizi söyleyip telefonuma çıkmayan adamı bugün tekrar arasam mı acaba ?
 ya da geleceği flu gözüken  ortaklığımız için eski patronumu mu arasam?
yahut  arrivederci özgürlük deyip baştan aşağı kokuşmuş özel sektör çamuruna mı saplansam yeniden.

ne kadar çok seçeneğim var ama di mi?
şanslı saymalıyım mı acaba şimdi  kendimi ?
boş versene sen.

26.09.2006

ae fond kiss (2004)



şu sıralarda sinemalarımızda duygudan da öte  adıyla gösterimde.  bu akşam seyrettim.  seyretmek ne kelime nefes almadan izledim.  evet bir macera filmi olmamasına rağmen nefesimi kesen bir filmdi.  aslında konu tanıdık. günlük hayatta çevremizdekiler sayesinde tanıştığımız hatta bazen bizzat kendimizin karşılaştığı aile, din, toplum baskısı nedeniyle yaşanması güçleştirilen ya da tamamen engellenen aşkı ele alıyor.

böyle bilindik bir konu olsa da yönetmen öyle şaşaalı, alengirli anlatımlara başvurmamış.  derdini oldukça sade ve izleyici yormadan anlatmış.  belki de bu kadar soluksuz izleyip beğenmemin nedeni de bu sadelik.  o kadar basit o kadar sade ve de samimi işleniyor ki konu film sizi içine  alıyor adeta.  sarıp sarmalıyor.  kullanılan müzikler ruhunuza işliyor. hüznü, sevgiyi, mutluluğu oyuncularla birlikte yaşıyorsunuz.  o kadar doğal yani.  elbette pek çok filmde olduğu gibi bir çok satır arası mesajı var filmin, izlerken alıyorsunuz mesajları bir şekilde ama bu sıkmıyor sizi.  hem zaten güzel, insancıl mesajlar bunlar.

neticede  sıkı bir aşk hikayesinin oldukça gerçekçi bir dilde anlatıldığı güzel bir film  
fond  kiss.  
sevdim ben filmi. 
hem de çok.

23.09.2006

bir istanbul vapuru



hava kapalı ve de yağmurlu. dışarıya oturulmaz şimdi.  zaten martılar da gözükmüyor ortalıkta.  keza simitçi de.  içerideki favori yerim üst kata çıkıp bir cam kenarına sıvışmak en iyisi. canım nedense kitap okumak istemiyor.  ilginç olan müzik de istememesi.
e o zaman tek bir seçenek kalıyor geriye, çoğu zaman yaptığım gibi.
evet tam karşımda özene bezene form dolduran beyefendi başlangıç için ideal. 
sanırım önemli bir iş toplantısı var.  çok da fiyakalı giyinmiş.  ama bir dakika yanında bir kaç vesikalık var.  hmm iş başvurusu yapacak da olabilir.  kim bilir!  her ne olursa olsun onun için çok önemli bir gün olduğu belli.

takım elbiseli bu beyefendinin üç popoluk yan tarafında hulki cevizoğlu’nu çağrıştıran bir başka adam gazete okuyor.  cevizoğlu değil elbet.  gazeteyi bıraktı cebinden dergiye benzer başka bir şey çıkardı şimdi.  küçük not kağıdı var bir de elinde. ötekinde ise kalem.  mesele anlaşıldı. at yarışı bülteni bu. son düzlükte öne çıkması muhtemel safkan ingilizleri  işaretliyor sanırım. kim bilir hangi hayaller eşliğinde yapıyor bunu.  ev, araba, dünya turu ve muhtaçlara yardım değil mi?  hani her sene yılbaşında nimet abla’nın önünde ya da sayısal loto devir rekoruna koşarken sorar da televizyoncular  “yardımsever vatandaşımız” şunusunu bunusunu aldıktan sonra yoksullara, çocuk esirgeme kurumuna bir miktar bağışlar da okul yaptırır ya.  merak ederim işte ben de.  bugüne kadar bu son şıkkı yerine getiren olmuş mudur diye!  öylesine bir merak benimkisi.  bir de şeyi merak ederim.  ben böyle vapurun, otobüsün bir kuytusuna oturup  eksenim etrafındakiler hakkında sallama senaryolar yazarken  benim hakkında da birileri hikaye uyduruyor mudur acaba?

iki sıra arkada beyaz saçlı pamuk yüzlü bir bey amca çok dalgın bakıyor denize.  kim bilir neyi düşlüyor o da?  askerdeki oğlunu sağ salim görebilmeyi umuyor belki. belki askerden çoktan geldi de mürüvetini göreyim diyor.  ya da ne bileyim mürüvetini gördüğü oğlundan/kızından gelecek bir torunu düşlüyor.  kim bilir? ben bilmiyorum!

sol tarafa çeviriyorum başımı bu sefer.  en uçta ve köşede genç bir kadın az önceki yaşlı amcaya nazire yaparcasına ama sanki daha bir hüzünlü bakıyor mavi sulara.  kim bilir onun da neler geçiyor aklından.  neye sıkıldı canı?  malum eylül hüzün ayı.  yaz sonu. kış başlangıcı. belki sevgilisinden ayrıldı.  belki isteği bir iş de çalışamadı.  belki ?  diye düşünürken beyaz gömlek siyah pantolonlu muhtemelen  ikisi okula giden üç çocuklu garsonun yaratıcılığın sınırlarını zorlayan sesi ile gerçek dünyaya döndüm.

-buyruiennn baylar bayanlaarrr
-taze sıkılmış egzotik portakal suyu
-buyruieenn

15.09.2006

musluk

bu sabah çok ilginç bir şey oldu. hani her sabah elimizi yüzümüzü yıkadığımız aslında hayatımızda çok yer kaplayan ama ciddi anlamda öneminin belki de farkında olmadığımız o cansız,  metal yığını, ağzı olup  ama bir türlü dile gelemeyen varlık!  müthiş bir hayat dersi verdi  bana.

şöyle ki ;  efendim söylemesi ayıp,  evdeki ufak tefek tamirat işlerinden az çok anlarım,  arada küçük çaplı zayiatlar olsa da genelde başarılı sayılırım bu konuda.  bugüne kadar elektrik kontağından yangın çıkarmışlığım ya da evi su bastırmışlığım yoktur çok şükür.  sicilim temiz yani.

kaç zamandır mutfaktaki bataryanın ağzındaki süzgeç bozulmuş. her kullanmaya kalktığımızda küçük çaplı duş almak zorunda kalıyorduk.  kadıköyüm'deki hırdavatçılardan gerekli malzemeyi ve malumatı aldıktan sonra dün,  bu sabah işe koyuldum.

elimdeki ayarlı pense ve boru anahtarı ile çıktım tezgahın üzerine.  tüm vidalı aletlerin açıldığı yöne yani sola doğru bastırıyorum ayarlı pense ile.

-    hah olacak galiba bir iki milim kımıldadı.  paslanmış mı ne ?  ne kadar çok sıkmışlar bunu canım.
-     galiba pensenin ayarı bozuk.  boru anahtarı ile deneyeyim bir de.
-    cık cık! olmuyor. adamlar yenisini satmak için tamir imkanı tanımamışlar herhalde. böyle mi sıkılır kardeşim bir aparat.  sıkmamışlar japonla yapıştırmışlar sanki.
-     dur bakayım.  bir de ingiliz anahtarı ile deneyeyim , hiç sanmıyorum ama.. 

bu şekilde söylene,  küfür ede yaklaşık onbeş dakikada  maymun oldun mutfak tezgahının üzerinde.  ama aparatı açmak ne mümkün.  açılmadı bir türlü.

derken hayatımızda belki yapmayı çok az düşündüğümüz en azından benim fazla kullanmadığım bir şeyi denedim.  bilinenin,  genel kabul görenin aksine davranmak!  sabit fikrimden arınmak!
arındım da.  ve  "ya yanlış yöne çeviriyorsam" dedim.  aslına bakılırsa mücadelenin  beşinci dakikasında aklıma gelmedi değil bu düşünce.  lakin bildiğim gördüğüm vidalar,  civatalar hep sağa doğru sıkılır,  sola doğru açılırdı.   on beşinci dakikada pes ettim artık.  
denemekten ne çıkardı bir de ters yöne deneyecektim şansımı.
 
denedim.
açıldı. 
hem de çok kolay. 
evet böyle işte.. musluk efendi'den aldigim bu dersi einsten'in söylediği rivayet edilen  bir sözle tamamlamak günün mana ve önemine uygun düşecek sanırım.
insanlardaki ön yargıyı parçalamak , benim atomu parçalamamdan çok daha zor!

14.09.2006

the lake house (2006)



aşk gibi bir film. evet filmde mantık yok, aşk da da yok. o halde  (bkz. düz mantık)

valla sonbahar heyheylerimin üstümde olduğundan mıdır yoksa sandra hayranlığım mıdır bilemiyorum ama ben filmi cok beğendim. 


filmde ne mantık ne de bilim aradım. yalnız bir istisna ile o da   bu "mantıksız" kurgu içinde yine de ölmeliydi keanu abimiz.... sıralama açısından zira!
öte yandan filmi benim gibi duygu gözü ile izleyenler keanu'nun ölüm haberi alındığında sandra gibi bir titrediler, bir "dikenlendiler" sanırım! 
dolayısı ile ölecekti abi sonunda keanu... ya da biraz daha çalışılmış, daha çok kasılmış bir son  daha anlamlı olurdu sanki. gibi. bilemiyorum. ben her şeyi bilemem.
güzeldi ama güzel. sevdim ben filmi...






12.09.2006

keyifsiz

keyifsizim.  keyifsizdim.  dün, bugün.  belki yarın ve belki bir sonraki günde böyle olacak.
öyle ki yazmak istemeyecek kadar.  o yazmak ki nefes almak gibi bir önem payesi vardir hayatimda.  işte bazen onu bile istemeyecek duruma geliyor,  getiriliyor insan.  üstelik daha iki gün önce  "optimizm"in doruklarında kanat çırparken.  ama oluyor işte.   leon'daki o replik geliyor aklıma.  hayat hep böyle zordur.   evet böyledir hep.

böyle ağıt yakıp,  ağlanmayı,  sızlanmayı sevmem ama yaşanan da bir gerçek var ortada.  kaldı ki bu yola çıkarken günlüğümle söz vermiştik birbirimize!  
 “ iyi günü de kötü günü de yazacağız...” diye.   
dün oyun bozanlık yaptım yazmadım.  ayıp ettim farkındayım.

sezen’in dediği gibi ;  zaman sadece birazcık  zaman.

10.09.2006

pazar

bu sabah nihayet, sıkkın ve bıkkın yanıma galip gelip kaç zamandır yapmayı istediğim sabah koşusunu yaptım.  pazar ve sabahın erken vakti olmasına aldırmadan fırlattım kendimi yataktan.  zaten işin en zor kısmı da burasıydı.  kac sabahtır ne mücadeleler verdiğim bir bilinse.  iyi ki de atmışım kendimi yataktan.  küçük de olsa yeni umutlar , yeni ufuklar açıldı düşünce dünyamda.

özgürlük parkında özgürce koşmanın ne kadar keyifli olduğunu unutmuşum.  tadına vardım yeniden.  hem yalnız da değildim!  saat onlara onbirlere kadar hantalca uyuyup bir taraflarımızı büyütmekten başka bir şeye yaramayan meşhur  “pazar keyfi”nden daha keyifli olduğuna karar verenlerle birlikte koştuk,  yürüdük,  tenis oynadık!  kimilerimiz futbol oynadı.  daha ilginci normal bir zamanda çarşıda,  pazarda,  durakta gördüğümüz asık suratlar yoktu etrafta.  isteyerek geldikleri bu alanda içinde bulundukları an’ın mutluluğunu yaşıyorlardı sanki.

işte o anların birinde olan ben de bir dizi kararlar aldım.  evet daha önce pek çok kez almış istikrar tutturamamıştım belki  ama tekrar denemekten zarar gelmezdi.  üstelik başarabilirsem kişisel gelişimim için  oldukça yararı olacaktı.  başaramazsam da şu an içinde olduğum hayattan daha kötü olamazdı zaten.  kaybedecek fazla bir şeyim yok  ama kazanacağım çok şey var.  evet bir yandan koşarken bir yandan da bunları düşündüm.  ve az önce düğmeye bastım!  küçükte olsa bir nevi yaşam projesi geliştirdim kendime.  hatta şey de denilebilir buna.  hani çokça okduğumuz,  okurken ne kadar ne güzel ne kadar doğru yazılmış deyip bir türlü uygulayamadığımız kişisel gelişim anahtarlarının bir özeti.  kimbilir belki kişisel misyon bildirimimi bile yazabilirim ileride.  şimdilik basit küçük şeyler.

ne bileyim işte her sabah ve akşam dişlerimi fırçalıyorum ya . bu eylemi alarm gibi kullanıp sabah akşam en az onbeşer dakika kitap okumak.  mümkünse iki değişik kitap.  yine günde en az yarım saati mesleki bir yayına,  makaleye ayırmak.  her sabah düzenli egzersiz ve kahvaltı tabi ki.  beni bu projeye ortak eden sabah koşularını nasıl unuturm.  elbette her sabah değil ama haftada en az üç gün kros.  en az bir sinema filmi.   vayy be gıpta ettim şimdi yazarken kendime.  gerçi bir kısmı halihazırda tam veya yarım yamalak yaptığım diğer kısmı da hep yapmak istediğim fakat kahrolası ataletim yüzünden yapamadığım şeyler.  güzel şeyler ama.

bir de şu var ki günlüğü tutmaya başladığımdan beri minik de olsa kipirdanmalar, bir ışık görüyorum kendime dair yaşamaya dair.  hani insanların zor anlarinda hatta hayatının tümünde yaşam alanları, bir nefeslenme yerleri vardır ya.  işte bu günlük de o alanlarimdan biri oldu.

teşekkürler sevgili günlüğüm.  ne iyi ettin de girdin hayatıma! 

grazie.

8.09.2006

seviyorum

trende yahut otobüs de ineceğim durağa metreler kalıncaya kadar elimdeki kitabı okumaya, kulağımdaki müziği dinlemeye devam edip dönerin son lokması ile ayranın son fırtını denkleştirdiğim gibi ama pek bir apar pek bir topar vaziyette ve de tam da otobüs durağa, tren istasyona intikal ettiğinde kitabı çantaya koyup telefonun kablosunu muntazaman sarmaya muvaffak olmayı seviyorum.

30.08.2006

beni bu güzel havalar mahvetti *


Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti


merhum şairin yukarıdaki şiirini bilenler bu şekilde hatırlıyorlardır mutlaka. bilmeyenlere zaten diyeceğimiz yok. ama üstadın dedikleri eskidendi. Şimdi hiç bir şey eskisi gibi değil artık!
yoo hayır! nerede o eski bayramlar demeyeceğim hemen. zira ben 7 yaşındayken de büyüklerimiz öyle söylerdi , yolun yarısına geldik hala öyle diyorlar, diyoruz. geçmişten bugüne bir tek bu mevzu değişmedi sanırım.

neyse konumuza dönelim biz , o zaman telefon, fax, cep telefonu, internet, enflasyon, hayat pahalılığı vs .kavramlar ya yoktu ya da gelişmemişti şimdiki kadar.

dolayısı ile üstadı ve beni mahveden havalar, ikimizi farklı yönlere sevk ediyor.

misal böyle havalarda en az üstad kadar istememe rağmen, evde elime bakan çoluk-çocuk aklıma geldikçe istifa edemedim özel sektördeki memuriyetimden. Bulaşmamak için, binbir türlü vücut çalımı atmak zorunda kaldığım, dalkavuklara, şaklabanlıklara, iğrençliklere katlanmak zorunda kaldım her Allah’ın günü ama istifa etmedim, edemedim. Kimbilir belki de cesaret edemedim.
ama sonuçta beni bu güzel havalar mahvetti. !!!

sıkıntı üstüne sıkıntı varken işte ve de evde.  Birçokları gibi tütüne sarıldım bende..
ama o da hem bünyeye hem keseye ağır geldi. Kepek yaptı tabi bir de.
alışamadık haliyle tütüne de...
ama beni bu güzel havalar mahvetti!!!

fakat en azından bu kadar ‘heyhey ve buhran ’ arasında “eve ekmek götürmeyi unutmuşsundur” mutlaka diyorsunuz ama nerdeee….

dedik ya canına yandığımın teknolojisi başka bir şey…
adamlar yapıyor kardeşim!

18:00 paydos ziliyle beraber padoktan start almış safkan ingiliz tayları gibi şirket turnikelerinden başlayan bir koşuşturma ile güç bela önce güzergahındaki otobüsü yakalayıp sonra da şansının yardımıyla oturacak yeri bulursun. Hazır oturmuşken ancak yollarda okuyabildiğin her daim çantanda taşıdığın kitaplarından birine göz atarken hoş bir melodi çalmaya başlar (sonradan öğrenirsin ki Bir İstanbul Masalı adlı TV dizisinin müziği imiş bu) ama telefonla konuşan zat telefonun müziği ile “rejoice” un saçlarla olduğu kadar ahenkli değildir hiç. amcam, tabiri caizse melodinin pasını aldığı kulağımızın zarına tecavüz eder… La havle çekip yumulursun kitabına yeniden. bu sefer ring ring ring önceki hoş müzikten sonra torna atölyesinde taşlanan metal sesi gibi gelir bu ses ama oralı bile olmazsın, amma ve lakin elinin çantana teması sırasında titreşiminden fark edersin ki ısrarla ve inatla seslenen emektar T -20 den başkası değildir.

etrafa gülümseyerek en muhlis ve en mutedil sesinle;

- ‘efendim’ dersin.

- “ n’oldu bir şey mi oldu, moralin niye bozuk. İşten mi çıkardılar yoksa. N’apcaz şimdi” istifa ettin en sonunda di mi, mutlu musun bari şimdi ?”  zincirleme sorularına cevabın çok kısa ve net olur;
- hayır hayatım. otobüsteyim.
- ha ben de sanmıştım ki! neyse gelirken eve ekmek almayı unutma emi.

gel de eve ekmek götürmeyi unut sen şimdi…
ama beni bu güzel havalar mahvetti!!!

ha olur ya telefon olayının da bir istisnası var elbet çoğu şeyin olduğu gibi.
insanlık hali, cep telefonun şarjının bittiği gün olur.(ben de hep olur mesela )
dolayısı ile şarjının bittiği anlar imdadına yetişir çoğu zaman insanın!

ama heyhat , bu ‘eve ekmek götürmeyi unutmak’ için mazeret olamaz hiç bir zaman..
niye çünkü ‘diyafon’ denen başka bir teknoloji harikası var hayatımızda. Ne alakası var demeyin dinleyin lütfen ;

kadıköy’ün göbeğinde oturuyouz ama 24 daireli apartmanın diyafonu daha yeni takıldı.  (ayıptır söylemesi başkan “elbette selami” (Öztürk) geldi açılışına!)
otobüsten iner inmez , o günün yorgunluğu atmak üzere 4 yaşındaki kızınla oynayacağın oyunları düşünerek ve o kendine has çocuk Türkçesiyle ‘hoşgeldin babacığım” sesini duymak için bu sefer keklik gibi sekerek apartman kapısına gelirsin bir çırpıda. Hıncal Uluç’a inat (bir programda evime geldiğimde kapının zilini çalmak istiyorum. Bıktım anahtarla kapı açmaktan vs. sözler söylemişti.) uzuun uzuuun çalarsın zili, ekmek, tuz hiç bir şey yoktur aklında. Bir an önce yemeğini yiyip, şeker kızınla oynamaktır amacın. ama ne mümkün ?

- kim o ? diye hafif sinirli biraz da “volume”u yüksek bir ses duyulur diyafondan. (Anlaşılan o ki, bizim prematüre yine canından bezdirmiş bugün annesini)
- benim der demez.
- cebin niye kapalıydı!! ekmek almanı söyleyecektim.

- şarjım bitti, alırım cevabıyla birlikte soluğu 10 m ötedeki bakkalda aldığımda     “bakkal efendi”yi  ekmeği poşetin içine koymuş hazır kıta beni bekliyor buldum.
- ama nasıl olur telefon mu etti eşim sana dedim.
- yok, yeni diyafonunuz hayırlı olsun dedi bana Bakkal efendi sırıtarak!

velhasılkelam dün akşamda “ekmek almayı unutamadan” döndük eve.
ama beni bu güzel havalar mahvetti!!!

Akşam hüzünlenip , odama çekildim bir şiir yazayım dedim eski günlerdeki gibi ve Joy Fm’i açtım çoğu zaman yaptığım gibi. ama yazabilene aşkolsun!
bryan Adams “please forgive me”  derken cadaloz ev sahibi geldi aklıma birden her nedense. malum ay sonu  ‘elektronik fon transferi’  yapmam lazım.  iki ay sonra da kiraya zam.  yalnız ev sahibi olsa iyi apartman aidatı ile yakıt parası isteyen yönetici de geldi akabinde aklıma. bu şartlarda konsantre olamazdım. olamadım da zaten.

dolayısı ile şiir yazmayı da beceremedim.
ama beni bu havalar mahvetti !!!

 .
* orhan veli kanık

29.08.2006

kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı




siyah. simsiyah bir dere. kağıthane deresi. haliç’in bittiği sadabad’ın başladığı yerde. okmeydanı ssk’ya gidebilmek için derenin üzerinde bir değil iki köprüden birden geçmek gerekiyor. biri oldukça güvenli, taş bir köprü. ötekisi ise indiana jones filmlerinden kalma, derme çatma tahtadan bir asma köprü. fena sallanıyor. üstelik bazı tahtaları ya yerinden çıkmış ya da oynuyor. çocuk yüreğimdeki korkuyu anlatamam. keşke bu köprü de ilki gibi taştan olsaydı diyorum her seferinde. ama kardeşimin düzenli tedavisi için bu yolu katetmemiz gerek. ne otobüs, ne de minibüs var ulaşım için. taksi de bize gelmiyor. mecburen tabanvay. annem tüm dikkatini kucağındaki kardeşime vermiş durumda. bense sallanan köprüdeki oynak tahtalara. ama buna rağmen tökezliyor, çürük bir tahtaya basıp simsiyah dereye bodoslama düşüyorum. bir kaç çırpınıştan sonra tam boğulmak üzereyken uyanıyorum kan ter içinde.
yanılmıyorsam böyle 8-10 kez düştüm ben bu simsiyah kağıthane deresine. rüyamda elbet. çocukluğumun kabusu olmuştu bu boklu dere.
lakin yine de kıyısından ayrılamıyor, gerek atmacasporumuzun kendimizce kros idmanlarında ve gerekse başka oyunlar nedeniyle çoğu zaman iç içeydik bu boklu dere ile.
kaldı ki yalnız değildik. bizim gibi dere ile iç içe olan daha büyük bir topluluk vardı o zamanlar. yanılmıyorsam levazım bölüğü idi. evet evet! her sabah sadabad’dan kopup gelerek sokağımızı yaylalar diye inletip komşularımıza kızlarını zapteylemesini söyleyen beyaz fanilalı askerlerin bölüğü. o zamanlar bilmediğimiz sonradan idrakine vardığımız çarşı izni dolayısı ile sokağımızdan geçen her birimizin “asker abi meraba” selamına üşenmeden, gülümseyerek selam duran hakili abilerin bölüğü. sonra, çok sonraları o ilk zamanlar güzergâhımızdan bir türlü gelmeyen, geçmeyen otobüsün durağı oldu bu yerler. hoş evimize yaklaşık 1 km uzakta da olsa bizim durağımızdı yine de. şimdi bambaşka yerler olmuş oraları. hiç olmadık bir anda gogıl amca sayesinde öğrenilen ve anıları depreştiren yerler. ne güzel yerler..
.
the beatles - yesterday
.

28.08.2006

tutamak

"dünyada hepimiz sallantılı korkuluksuz köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaylardaki tutamaklar gibi. kimi zenginliğine, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. herkes kendi tutamağının en iyi en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü farketmez!"
*yusuf atılgan - aylak adam


sanırım benim gülünçlüğüm de "yazmak" ve bu blog olacak bundan kelli...